Hocamız Ömer Küçükağa ile Röportaj - 2

omer kucukaga roportaj 2

(Ömer Küçükağa Hoca’mız ile sohbetimize kaldığımız yerden devam ediyoruz.)

Viranşehir'den peynirleri kamyona yüklüyoruz, dile kolay tam 12 ton peynir. Babam götürüp bunları Ankara'da satacak. Satacak ama pazarlıkta anlaşamıyor. Kimse istediği fiyatı vermiyor çünkü.

Bu sefer İstanbul’a geliyoruz, fakat burada da fiyatta anlaşamıyor. Tüccarlar peyniri çok görünce ölü fiyatına almak istiyorlar. Babam da o kadar emek vermişim, bari üç kuruş para kazanayım, diyor. Tekrar Ankara’ya dönüyor, orada da teklif edilen para maliyeti kurtaracak cinsten değil. Bunun üzerine babam peynirleri satmaktan vazgeçiyor... Peynir perakende 10 liradan satılıyorsa bunlar 5 lira dahi vermiyorlar, tutup 1 lira veriyorlar. Mümkünâtı yok, satmayacağım, diyor. Buradan orijinal bir şey çıkacak da onun için anlatıyorum bu kısımları. Peki ne yapıyor sonra? İnat edip satmıyor peynirleri, hayrıma olsun diyerek başlıyor tanıdığı tanımadığı herkese dağıtmaya. Gelene veriyor, gidene veriyor, çuval çuval. Medreselerdeki Risale-i Nur talebelerine veriyor. Fakir fukaraya, garip gurebaya veriyor. Fakat peynirin bitmesine imkân yok. 12 ton dedim de kaç çuval olduğunu bilmiyorum. Varın onu da siz hesap edin. Onlar kamyonda üst üste dura dura iyice çökmüş artık, kalıp gibi olmuşlar. Çıkardığın zaman kaşar gibi duruyorlar, işte o sene çok ama çok zarar etti babam.

Medeniyet: Biraz da hafızlık çalışmanızdan bahseder misiniz? Niçin tamamlayamadınız?

Küçükağa: Bu zarardan sonra tekrar evimize dönüp Kur'ân Kursu’na başlıyorum. Bütün her şeyi unutmuş olmama rağmen sanki hiç ara vermemişim, sanki hiç unutmamışım gibi muamele görüyorum. Kaldığım beş sayfadan devam... Nasıl olur bu? Oluyor işte. Tabi hâliyle aksıyorum; ezberlerimi bir veriyorum, bir veremiyorum. Bu arada babam peynirciliği bırakıp inşaatçılığa başlıyor. Evimizi yıkıyor, beni inşaatlarda günde muhtemelen yirmi saat çalıştırıyor. Dört saat uyku, yirmi saat iş. Yaş kaç? Onüç, ondört. Ondan sonra da git dersini ver diyor. Bu da ilginç, babam ya beni zorlamak için böyle yapıyor ya da kendi hafızlığını nasıl yaptığını unutmuş. Akıl alır gibi değil. Allah uzun ömürler versin, İhsan Hoca vardı, ezberimi ona verirdim. Bana çok bağırırdı, bağırması çok korkuturdu beni. Öyle bir bağırırdı ki korkmamak elde değil. Git çabuk, dersini çalış, şu zamana kadar ezberini vermiş olacaksın, derdi. Ben öyle bir konsantre oluyordum ki, unuttuğum beş sayfanın tamamını yeniden ezberliyordum. Hoca ondan sonra diyordu ki, “bak demek ki çalışınca oluyormuş...’ Öğrenciler İhsan Hoca'dan çok korkuyordu ama onun sayesinde çoğu kişi de hafız oldu. Maalesef, babam derslerimi sekteye uğrattığı için ben hafız olamadım.

Medeniyet: Hafız olamadınız, ama okula gitmeden okumayı öğrendiniz.

Küçükağa: Okula gitmeden okumayı öğrendim. Şöyle anlatayım: Kuran Kursu'nda okurken duydum ki, dışarıdan ilkokul bitirilebiliyormuş. Ümitlendim, heveslendim, hemen kalkıp Milli Eğitim Müdürlüğüne gittim, çocuğum daha. Orada çalışan bir akrabamız var. Milli Eğitim Müdürü bana güzel davrandı, tamam dedi dilekçe ver, şöyle şöyle yap. Fakat akrabamız olan zat beni orada tahkir etti, hor gördü. Sen dedi, sınavı nasıl vereceksin ki, üstelik hiç okumamış etmemişsin, yapamazsın, başaramazsın, git bu işten vazgeç. Olsun dedim, Allah’ın izniyle çalışır başarırım. Başladım Erzincan’da sınavlara hazırlanmaya... Ve sonunda ilk girişte ilkokulu bitirmeyi başardım. Daha önceleri okula gitmişliğim hiç yoktu; okul nedir, okuma nedir bilmezdim. Size ilginç gelecek belki ama, okumayı ben Teksas, Tommikslerden öğrenmiştim. Teksas, Tommiks insanlara Amerikan kültürünü aşılıyor, çok zararlar veriyor, bu çok doğru; fakat biliyor musunuz, bana bir faydası oldu o kitapların. Nedir o? Çok okumak. Kitap okumayı ben onlardan öğrendim. Gerçekten çok okuyordum. Sonra düşündüm, kendimce yorumlar yaptım, hayaller kurdum, merak ettim... Ve düşüncelerimi kâğıda dökmeye karar verdim. Böylece bir kitap yazdım. Ne yazık ki bu kitap sonunda kayboldu.

Medeniyet: İlkokulu dışarıdan bitirişinizi babanıza nasıl anlattınız?

Küçükağa: İlkokulu bitirince -ki yaşım 13,14- babama dedim ki... Babama bir şey demek öyle sıradan bir şey değildi. Cesaret istiyordu. Sadece benim için değil, herkes için bu böyleydi. O gün babama ilk defa bir isteğimi bildirdim. Babamın İslâmî duruşu çok güzeldi, İslâmî hizmetleri çok büyüktü, ama karşısında kimse konuşamazdı. Annem de dâhildir buna. Bu, hem o dönemin kültüründen kaynaklanıyordu, hem babamın mizacından. Ama bu özelliği çok aşırıydı. Kendisiyle rahat konuşamama, sadece o yıllara has bir durum değildi. Hep öyle devam etti. Babam vefat edinceye kadar kardeşlerimden hiç kimse karşısında rahat konuşamamıştım rahat oturamamıştır. Bunu sadece ben kırabildim.

Dedim ki: "Baba, ben ilkokulu bitirdim." Bir an durdu, şaşırarak, “Nasıl bitirdin?” diye sordu. Hiç haberi yok bitirdiğimden. Böyle böyle yaptım, çalıştım, dışarıdan sınavlara girdim ve başardım, artık ben okuyacağım, dedim. “Ben seni okutmuyorum.” dedi. “Kâfirlerin okulu-
na göndereyim de seni orada kâfir mi yapsınlar?” Dedim ki ona: “Ama sen bana hiç bakmıyorsun, benimle hiç ilgilenmiyorsun? Bırakıp gidiyorsun, ben burada ne yapıyorum ne ediyorum, hiç haberin yok senin. Başıboş dolaşıyorum." “Kur'ân Kursu'na gidiyorsun ya!” dedi. “Gidiyor muyum? Ne biliyorsun?”

Bazen de öyle yapıyor, kendisi çekip gidiyor, bana da sen de oraya git, diyor. Hafızlık zor iş. O yaştaki çocuk hiç gider mi? O yaşta başında baba olmadan, rahatlık da varken, hafızlık gibi emek isteyen zahmetli ve disiplinli bir işe nasıl gider? Zaten alışmışım Teksaslara, Tommikslere, sinemalara, gezmeye, tozmaya. Annem zaten bana otoritesini geçirecek bir kadın değildi.

Bunları söyledim, “Hayır.” dedi. “Göndermiyorum.” Kararlı bir şekilde dedim ki: “Ben okuyacağım, haberin olsun.”

Bir ara o yine gitti bir yerlere, tekrar geldi. Fakat kendisi yokken çalıştım, ufak ufak para kazandım.

Medeniyet: Ne işinde çalıştınız, nasıl para kazandınız?

Küçükağa: Nane şekeri, simit sattım. Yol parası hazırlıyorum, kaçacağım; başka yerde okuyacağım. Bir ara para kazanmak için o Teksas Tommiksleri (Onları babamdan saklamak için bir teneke içine doldurmuş, bahçeye gömmüştüm.) çıkardım ve Erzincan'da onlarla ilk defa bir iş yapacağım. Herkes onları ikinci el satıyor, ben satmayacağım, daha ucuz bir şekilde parayla okutturacağım. Birinci eli diyelim ki 10 kuruş, ikinci eli 5 kuruş, bense 1 kuruşa okutturacağım. Bu iş tuttu. Hamamın önünde bir duvara dizdim, gelen diyor ki bu kaç kuruş? Ben de diyordum ki alırsan 5 kuruş; okur geri verirsen 2 kuruş, sadece resimlerine bakarsan 1 kuruş... Kitaplar bende o kadar çok ki, alsa da yeniden bulabiliyorum. Al-sat yaparak para kazanıyorum. Bazıları, resmine bakacağım diyerek 1 kuruşluk para ödeyerek kandırmak isterlerdi. Tabi süresini ben bilirdim. Ama derdim ki bak sen okuyorsun. 1 kuruş daha alırım. Böyle böyle biraz para biriktirdim. Yol parasını hazırlamış oldum.

Medeniyet: Yol parasını hazırlayıp Erzurum'a gittiniz. O yaşta neyle, nasıl gittiniz?

Küçükağa: Çocuğum daha, yol parasını hazırlayıp trenle Erzurum'a gittim. O zaman üç türlü tren vardı. Birinci mevkii, ikinci mevkii, üçüncü mevkii. Posta, karma trenlerde vardı. Karma ne demek? İnsanlarla hayvanların birlikte gittiği tren. Benim karmaya gücüm yetiyordu. Erzincan'la Erzurum arası yaklaşık 200 km. O yolu on beş saatte gidiyorduk karmayla. Aynı zamanda yolda el edip de hayvanıyla binmek isteyenler için de duruyordu o tren. Bir nevi dolmuş gibi. Ama o zamanki demir yollarında yine de halka hizmet duygusu varmış yani. Duruyor, yolcusunu alıyor, iyi kötü halka yardımcı oluyor. Ulaşım çok zor. O şartlarda, eğer tren durmamış olsa adam hayvanla ne yapar, nereye gider bir başına? Ancak kucağında götürmesi gerekir. Nasıl götürsün onca ağırlıktaki bir hayvanı? Yani anlayacağınız sadece insanlar binmezdi trene. Vagonlar da o kadar büyüktü ki... Bir de trenler o zamanlar çok ucuzdu. Kolaylıkla tercih edilebiliyordu. Bugünkü parayla belki bir, bir buçuk liraya Erzurum’a gidebiliyorduk. Öbürleri ise yedi lira ila on lira arasında değişiyordu. Karma trenle Erzurum'a gittim.

Medeniyet: Erzurum'a gitme sebebiniz neydi?

Küçükağa: Okumaktı, İmam Hatip Lisesi’ne kayıt olmak istiyordum. Niye Erzincan değil de Erzurum? Erzincan'da imam Hatip yok çünkü, hem Erzincan'da okursam babam beni yakalar, bana engel olur, İmam Hatip o zamanlar sadece Erzurum’da var, henüz bugünkü kadar yaygınlaşmamış, ilkokul mezunuyum ya hevesleniyorum, okuyacağım. Erzurum'a vardım. Bir otel tuttum, kimseyi tanımıyorum, kocaman bir şehirde tek başına bir çocuk, yapa yalnız. On dördüme henüz yeni girmişim. Otelde kaldım. Ne yapacağımı da bilmiyorum. Velim yok, bir şeyim yok. Okula gittim. Kâmil Satıbeş isminde bir müdürü vardı.

Medeniyet: İmam Hatip’e gitmeye nasıl karar verdiniz? Düz lise veya herhangi bir lise değil de niçin İmam Hatip?

Küçükağa: Ben Teksas, Tommiks okusam da, okutsam da dinî duyguları güçlü bir çocuğum. Hem ondan, hem Erzincan dışına çıkma isteğinden, hem de daha Kur'ân Kursunda iken duymuştum İmam Hatip diye bir okulun olduğunu, çok merak ettim. Bu sebeplerden tercih ettim. Bir de kursta okurken Metin Özen diye bir arkadaş vardı. Duydum ki Erzurum’a gitmiş, İmam Hatip’te okuyor, İmam Hatip’in nasıl bir okul olduğunu da tam bilmiyorum aslında. Ama ben her ne olursa olsun okumak istiyorum. Böyle böyle kafama girdi İmam Hatip ismi.

Erzurum İmam Hatip’in müdürü Kâmil Satıbeş’e vardım, okula kaydolmak istediğimi bildirdim. Dedi ki talep çok fazla, girişler imtihanla olacak. Hiç unutmuyorum o anı biliyor musunuz? Hocam dedim kusura bakmayın ama “imtihan" ne demek? Daha önceden ilkokulu dışarıdan bitirmek için girmiştim imtihana ama bana hiç “imtihan” kelimesini kullanmamışlardı ki. Aramızda şöyle bir muhavere geçti:

- Sen imtihan nedir bilmiyor musun?

- Yok, hayır, bilmiyorum.

- Niye bilmiyorsun?

- Kusura bakmayın bilmiyorum.

- Ya hani işte sana bazı sorular sorulacak sen de cevap vereceksin.

- Haa, o zaman kolay, tamam anladım.

Nerden bileyim imtihan nedir? İmtihan deyince ben de başka bir şey anladım. Neyse imtihana girdim, çok iyi bir dereceyle okulu kazandım. İmam Hatip'e yazıldım ve otelde kalıyorum. Otel parasını çıkarmanın imkânı yok. Bir şeyler yapmam lazım. Ne yapayım? Tatlı mı satsam acaba? Kafama yattı. Tatlıcıya gitmeye karar verdim, hani şu halka tatlısı yapan tatlıcı. Çocuk aklı işte, tatlıcıyı gördüm ama utanıyorum sormaya. Bekledim... Saatlerce bekledim acaba nereye gidecek, diye. O gitti ben gittim, o gitti ben gittim. Sonra bir yere girdiğini gördüm. Peşinden ben de girdim oraya. Baktım orada arabalar sıra sıra dizili. “Ben tatlı satmak istiyorum, paraya ihtiyacım var.”dedim. Adam şaşırdı. Bir an duraladıktan sonra: “Tanıdığın var mı? Kimin oğlusun?” diye sordu. Ben de: “Buralı değilim, Erzincanlıyım, okumaya geldim ve otelde kalıyorum.” dedim.

Param da bitmek üzere, bir iki günlük ya var ya yok... Kolay değil, olancasını da o kadar kıt imkânlarla biriktirmişim ki... Otelde kalıyorum, hem okuyacağım hem çalışacağım. Okula kaydoldum ama henüz okullar açılmamış, galiba bir hafta falan var. “Yok!” dedi adam, “Olmaz, sen tatlıları alır kaçarsın. Üstelik sana ben arabamı da vereceğim. Böyle olmaz. Ya depozito vereceksin ya da bir kefil getireceksin.” Dedim ki ona: “Senin ne paranı yerim, ne de arabanı alır kaçarım. Benim sadece paraya ihtiyacım var, çalışmam lazım, bana güvenebilirsiniz. Sizi asla pişman etmem.” Yaşım da küçük olunca adamın çok hoşuna gitti bu sözlerim. Bana güvendi ve tatlı satmama razı oldu. Bir de araba tahsis etti bana. İstediklerim olmuştu. Şimdi para kazanma zamanı. Ben o zamanlar on üç on dört yaşındayım ama gerçekten çok olgundum. Daha orta birdeyken yirmi beş, otuz yaşların olgunluğunu taşıyordum. Asla çok aşırı, laubali, şımarıkça hareketlerim olmazdı. Tatlıcı bu hâlimi gördü ve bana inandı. Bir gün Erzurum'da bir hocaefendiyle konuştuk. Okul arkadaşım olurdu kendisi. Tabii, o çok ünlü birisi oldu sonradan. İsmini söylemeyeyim, bende mahfuz kal- sın. Yıllar sonra karşılaşıverdik onunla. “Seni hiç unutmuyorum.” dedi bana. Ben orta birdeyken o herhâlde lise birde falandı. “Küçüktün ama büyük bir insan gibi konuşuyordun.” dedi. Dediğim gibi, o şu anda çok meşhur birisi.

Medeniyet: Bu hocaefendi şu an yurt dışında mı yaşıyor?

Küçükağa: Hayır, yurt dışında değil. Türkiye’de...

Medeniyet: İsmi?

Küçükağa: Hayır, bu kadarla yetinelim isterseniz.

Küçükağa: İkna ettim adamı, tatlı satmaya başladım. Tatlı satıyorum ama kazandığım ancak otele yetiyor, yiyecek bir şey kalmıyor geriye. Yine de idare ediyordum Sonradan baktım ki burada biraz daha kalmam gerekecek, fiyat da yüksek. Ne yapayım ne edeyim, otelciye vardım. Dedim ki: “Ben öğrenciyim, okulum başladı.”

O zamanlar okul sabahtan akşama kadar sürüyordu. Sabahtan öğleye kadar birinci bölüm, öğleden akşama kadar ikinci bölüm. Ama okuldan çıkar çıkmaz hemen tatlıyı alıp satmaya gidiyorum, tatlı arabasını götürmüyorum tabi, otelin önünde bir yer var. Oraya bırakıyorum. Sabahleyin derse giriyorum, dersten çıkınca arabayı alıp tekrar tatlıcıya koşuyorum. Bütün günlerim böyle geçiyor. Arabayla koşmak da kolay değil hani. Arkasını kaldırıyorsun önde bir tane tekeri var. Onu sürekli kaldırmak ve yürütmek insanda güç kuvvet bırakmıyor.

İşte gidip otelciye dedim ki: “Bak okullar başladı, eskisi kadar da satamayacağım." (Biliyor benim tatlı sattığımı, görüyor çünkü.) “Bana biraz fiyatım kır, ben her gün burada kalıyorum.” “Yok.” dedi “Kıramam, zaten ucuz.” Bunun üzerine başka bir otele gideceğimi söyledim. Kararlı olduğumu görünce: “Otelimde ne kadar kalacaksın?” dedi. “Bilmiyorum.” dedim. “En az yirmi gün, belki bir ay. Belki de...” Böylece ciddi bir indirim yaptırdım ona. Ondan sonra bana yiyecek para da kaldı. Kaldı dediysem biraz ekmek, arasına biraz peynir falan alacak kadar yani. Öyle büyük bir miktar değil.

Medeniyet: Evde durumlar nasıldı? Hiç haber alabiliyor muydunuz? Ya da sizi arayıp soran olmuyor muydu?

Küçükağa: Evde durumlar nasıl, tam olarak bilemiyorum. Doğru dürüst haber almak da mümkün değil o şartlarda. Ne annem biliyor nereye gittiğimi ne babam ne de bir başkası... Ben bu şartlarda tahsilime devam ediyorum işte. Annem bile bilmiyor nereye gittiğimi. Ayrılırken sadece bir not bırakmıştım kendisine: “Anne sakın beni merak etme, iyi bir yere gittiğimi bil, bu yeter.” Annem de bana bir düşkün bir düşkün...

(Bu sözlerden bir süre sonra kapının zili çalıyor. Gelen. Hoca’nın muhterem valideleri. Kapı ağzında durup sıcak bir tebessümle bizlere “hoş geldiniz.” diyor. Kısaca tanışıyoruz. Nur yüzlü birisi. Yaşına göre, maşallah, oldukça diri ve dinç görünüyor. Sekseni aşkın yaşına rağmen merdivenleri tek başına çıkıyormuş ve hemen her işim kendisi görüyormuş. Kendilerine Cenâb-ı Allah'tan sağlık, afiyet ve uzun ömürler diliyoruz.)

Sözle anlatabilmem mümkün değil bu düşkünlüğü. Altı kardeşiz ama o gün de bugün de hâlâ “uşağı" benmişim annemin, böyle söylerler kardeşlerim. Uşak ne demek bilirsiniz değil mi? Tabii annem, gece gündüz ağlıyor. Telefon etme imkânı da yok. Kısa bir mektup yazdım ve dedim ki: “Anne, ben yakın bir şehirdeyim, otelde kalıyorum ve okula yazıldım, okuyorum, sakın beni merak etme.” Yakın bir şehirde olduğumu söyledim, ama ismini söylemedim. Niye söylemedim? O ara babam Erzincan'da çünkü. Yanı turlarda değil. Erzurum'a gelip her an götürebilir beni. Bu sebepten şehrin ismini söylemedim. O ara babam küçük kardeşim Ahmet'i biraz hırpalıyor. O da sıkılıyor, üzülüyor, ağlıyor. Ve sonunda çareyi kaçmakta buluyor. Nereye? Erzurum’a. Aslında bu olay biraz daha sonra oluyor. Demek ki kardeşim kaçmazdan evvel anneme ben şehri ve oteli de söylemişim, ama kimseye söylememesi şartıyla. Anlaşılan annem yerimi söylemiş. Galiba bir defa dayım da gelip görmüştü beni, sonra gidip annemi biraz olsun rahatlatmış. Neyse, babam kardeşimi üzünce, ağabeyimin yanına gideceğim diyerek kaçıyor evden. Ben kendimi zaten zor geçindiriyorum. Otel parasını ancak bulabiliyorum. Bu yetmezmiş gibi şimdi bir de kardeşim geldi. Sorup soruşturuyor, sonunda buluyor beni. Niye geldin diyorum? Diyor ki, babam bana şöyle şöyle yaptı. O sıralar kendisi okumuyor daha. Babam hiçbirimizi okula vermemiş. Sağlık olsun, tamam gel diyorum. Bir tatlı arabası da sana alalım. Götürüyorum, onu da tatlıcıyla tanıştırıyorum. Kardeşim de çalışınca yatak paramız çıkıyor.

Medeniyet: Bu durumda babanız ne yapıyor?

Küçükağa: O ara babam annemi sıkıştırıyor. Nerede bu çocuklar, diye. Tabi aradan muhtemelen iki buçuk üç ay geçmiş. Artık birinci dönemin sonuna doğru yaklaşmışız. Annem babama Erzurum'da okluğumuzu söylüyor. Babam atlıyor arabaya, Erzurum’a geliyor. Hiç unutmuyorum o sahneyi, olay şu an zihnimde o kadar canlı ki... Okuldan yeni çıkmışım, ben tatlıyı burada satıyorum, kardeşim de biraz ileride satıyor. Erzurum büyük şehir, nerden bilebilirsin ki babamın çıkıp geleceğini, onca kalabalık içinde, eliyle koymuş gibi, seni bulacağını. Her şey olacağına varır, tevafuk denir ancak buna, babam şıp diye çıkıveriyor karşımıza. Önce kardeşim Ahmet'e yöneliyor. Benden üç yaş küçük olduğu için Ahmet çok korkuyor babamdan. Tatlı arabasını bırakıp son sürat kaçıyor. Ama nasıl kaçıyor! Öyle bir korkuyor ki... Bende ise bir tedirginlik bir rahatsızlık var, var ama belli etmiyorum yine de, dik duruyorum. Gözüm Ahmet'te. Kaybolacağından korkuyorum. Daha fazla beklemeye tahammülüm kalmıyor, peşinden koşuyorum. Babam da arkamızdan bağırarak geliyor “Durun! Durun!”Sonunda Ahmet'i yakalamayı başarıyorum, ama nasıl ağlıyor çocuk bir görseniz! O ara babam da yetişiyor bize. Böyle bir müddet hiç konuşmadan bekliyoruz soluk soluğa. Bir süre sonra: “Ne yapıyorsunuz burada?” diyor. Buraya okumaya geldiğimi, okula kaydolduğumu, kardeşimin de yanıma kızdığın için geldiğini vs... anlatıyorum.

- Peki, burada ne yiyorsunuz, ne içiyorsunuz?

- Tatlı satıyoruz.

- Ben okutmam seni, alıp götüreceğim.

- Baba, ben imam Hatip okuluna kaydoldum. Kur’ân dersi var. Arapça var...

Babam bu ismi duymamış tabii. Orada okullar da yeni daha. 1954'te Türkiye’de üç dört tane imam Hatip vardı. Babam öyle deyince ben de:

-Sen beni götürürsen, tekrar dönerim. Buraya dönmem, bu sefer senin hiç bilemeyeceğin, bulamayacağın bir şehre giderim.

- Peki, diyor babam.

Hani beklemiyor benden böyle bir cevabı. Çünkü hiç alışmamış böyle kararlı ve sözünü dinlemeyen birisine. Hele bizim aileden hiç alışmamış, ne annemden, ne kardeşlerimden, ne dedemden. Düşünün bir kere, dedem bile (annemin babası) karşı çıkamıyordu kendisine. Dedem ondan çekiniyordu demeyeyim, ama belki sözünün reddedilmesinden çekiniyordu. Dedem çok özel bir insandı. Eğer babam bir kelime söyleseydi, belki ömür boyu konuşmayabilirdi babamla. Kendisine haksızlık yapanlara asla tahammülü olmayan bir insandı.

- Nerede kalıyorsunuz?

- Otelde kalıyoruz.

- Götürün bakalım beni otele.

- Bizim işimiz var baba. Bu tatlıları satmamız lazım, akşama Gürcü Kapı'da. Otelde görüşürüz.

- Peki öyleyse, diyor babam.

Babamın Erzurum'da tanıdıkları var. Risale-i Nur talebelerinin hepsini tanıyor.

Biz tatlıları satıyoruz, paramızı alıyoruz. Otele gidiyoruz. Akşam babam da geliyor. Gelince otelciye diyor ki:

- Sen bunları burada nasıl barındırırsın, bunların ikisi de çocuk daha.

Ben on dört yaşındayım, kardeşim on bir yaşında.

- Parasını ödüyorlar. Bu, çocuk gibi değil ki olgun bir adam, diyor benim için.

- Sen sormuyor musun peki eve niye gitmiyorsunuz, yoksa evden mi kaçtınız, diye?

- Beni ilgilendirmez. Parasını veriyorlar otelimde de kalıyorlar. Hiçbir kötülüklerini de görmedim şimdiye kadar, gayet memnunum.

- Peki, diyor babam.

- Beni tatlıcıya götürün. Tatlıcıya gidiyoruz. Bu sefer ona dönüp:

- Sen bunlara nasıl güvendin de arabayı verdin?

- Konuştu benimle ısrar etti, ben de verdim.

- Paranı çalmıyorlar mı?

- Hayır.

- Ona da peki tamam, diyor babam. Bana dönüp:

- Hele bir söyle, bu nasıl bir okulmuş?

Ben bir daha anlatıyorum okulu, neler öğretildiğini, dersleri... Benimle okula kadar geliyor, müdüre çıkıyoruz. Utanıyorum, endişeleniyorum, müdüre bir şey yapacak diye. Müdürle öyle bir konuşuyor ki... Hayret etmemek mümkün değil. Babamı resmî makamlarda konuşurken ilk kez görüyorum. Bir başbakan gibi konuşuyor, çok oturaklı, çok akıllı, çok etkili. Müdür ona saygı duyuyor.

- Müdür Bey, okulda neler öğreniyor bu çocuk?

Müdür de bir bir anlatıyor okulda neler öğretildiğini.

- Peki diyor babam. Teşekkür edip çıkıyor. Bize diyor ki böyle olmaz, bu şartlarda okul okunmaz, sana bir yer bulacağım. Ahmet’i de yanımda götüreceğim.

Medeniyet: Anlaşılan babanız Hafız Mehmet amca, okumanıza razı oldu.

Küçükağa: Evet, mecburen babam artık okumama razı oldu. O günün şartlarında beni bir fırının arkasında tek odalı bir medreseye yerleştiriyor. Sonra beni bırakıp kardeşimle gidiyor. Giderken babama diyorum ki, artık kardeşime bir şey yapma. O günden sonra babama bazı şeyler söylemeye başladım. Onu yap, şunu yapma, anneme şöyle davran gibi.

Annem der ki; baban belli etmezdi ama hayatta bir tek senin sözünü dinlerdi. Babam da diyormuş ki: "Ömer çok olgun birisi, çok mantıklı, çok akıllı düşünüyor."

Babam gitti, ben İmam Hatip’e devam ettim. Giderken de çok cüz’î bir miktar para bıraktı. Hani konuşmamın başlarında demiştim ya, çok mütevekkil birisidir diye. Bir şekilde olur, çözümü bulunur, dert etmeye gerek yok tavırlarında. Ve gerçekten de bir şekilde oluyordu, çözümü bulunuyordu. Müthiş bir güven, müthiş bir tevekkül, müthiş bir rahatlık.

Medeniyet: Bu yönüyle babanıza benziyormuşsunuz. Onun kadar rahat mısınız?

Küçükağa: Ben tam tersiyim. Çocuklarımı Kahire'ye okumaya götürdüğümde hatırlıyorum nasıl davrandığımı. Onlara bir ayda yetecek para verirken iki aylık hesaplıyorum, ne olur olmaz diye. Babam ise tam tersi bir karakter, bir aylık yerine üç günlük para verirdi bana. "Nasıl olsa bir şey bulur, aç kalacak değil ya. Allah rızkını gönderir.’ diyor. Ben babama benzemiyorum.

Babam gitti, gitti gitmesine de verdiği para da hemen bitti. Cepte bir şey yok. Tatlıyı da bıraktık. Ne yapacağız? Bir iki gün aç kaldım öyle. Allah affetsin, bir gün çıkarken oradan fırıncıdan ekmek istedim vermedi. Fırıncı da o cemaatten. Arkada böyle bir odalık yer yaptırmış, arkada bazı günler de ders okunuyor. Olmaz dedi, parasını vereceksin. O gün de aç gezdim. Sanırım üçüncü gündü. Ben o fırından bir tane ekmek çaldım... Ama öyle ağladım ki... “Ya Rabbi!” dedim. “Beni affet!” Çok acıkmıştım. Çok ağladım.

Medeniyet: Hocam, film kareleri gibi... Ne çok acı, ne çok çile çekmişsiniz?

Küçükağa: Arkadaşlar, yani bunlar belki kişisel gibi gözüküyor; ama bizim neslin olgun kişileri çok çile çektiler, çok... Çok aç kaldık, çok susuz kaldık. Günlerce, haftalarca... Bir kalem alacak paramız bile yoktu. Elektriğimiz yoktu, suyumuz yoktu... Ama Rabbim bana okuma aşkı vermişti, istiyorum ki okuyayım.

Ondan sonra bir arkadaştan borç aldım, ama o parayla günde sadece yarım ekmek alıyorum ve karnımı ancak doyurabiliyorum. Yanında hiçbir şey yok. Normalde okula da otobüsle gitmem lazım, yürüyerek gidiyorum. Böyle bir süre geçti ve duydum ki benim gibi mağdur olan başka insanlar da varmış. Onlarla beraber bir camiin imanına gittik. Dedim ki; “Bizim kalacak yerimiz yok.”

Fırıncıya kızgınım, hem bana ekmek vermedi hem de hırsızlık yapmama sebep oldu. Onun için orada kalmak istemiyorum. Kur’ân Kursu hocasına dedim ki: “Bize kalacak yer verin, üç İmam Hatip talebesiyiz. Kurşunlu Camii'nin medreseleri var, yarısı boş. Biz de orada kalabiliriz.” Önce “Yok.” dedi, ama biz ısrar ettik. Dedi ki:”Çocuklar, burası sadece Kur’ân okuyanlar için açılmış bir yer, İmam Hatipliler için değil.” Israrlarımız sonrasında Mehmet Hoca, Allah rahmet eylesin sonradan vefat etti, bize bir oda verdi.

Taş bir oda, soba yok. odun yok, buz gibi. Ama üç arkadaşız, benim gibi onlarda namazlarına düşkünlerdi. Hava sertti, soğuktu. Öyle ki sabahleyin namaza kalktığımızda camiin dışında bulunan çeşmenin buz tuttuğunu görürdük. O kadar ki soğuk yani! Orada abdest aldığım zaman kemiklerime kadar, iliklerime kadar titrerdim zangır zangır, buz tuttuğumu hissederdim, iki üç ay orada kaldık. Fakat bunca soğuğa rağmen namazlarımızdan asla taviz vermezdik.

Erzurum'un en büyük camii Lala Mustafa Paşa Camii’dir. O camiin karşı paralelinin arkasında Vakıflar Öğrenci Yurdu vardı. Bu yurdun tam yanında harabe şeklinde yıkık duvarlar vardı. Mahalle sakinleri çöplerini buraya atardı, İmam Hatip Okulu Yaptırma ve Yaşatma Derneği'nin görevlileri, bazı öğrencilerin yatacak yer bulamadığını öğrenince yer aramaya başlamışlar. Nereyi bulmuşlar dersiniz? Yukarıda andığım çöplüğü. Çöplüğün üç tarafı da yıkık olsa da taş duvar. Önce çöpleri temizlediler, eksik duvarı eklediler, üstüne de uydurma bir çatı, al sana öğrenci yurdu. Yer toprak olduğu için tahta ranzalar yaptırdık. Elektrik yok, su yok, tuvalet yok, banyo yok. Ama bize beş yıldızlı otel gibi gelmişti.

Ondan sonra bir “lüks” aldık. Lüks nedir, biliyorsunuz değil mi? Evet, işte gecelerimizi onunla aydınlattık. Orası her geçen gün daha iyi oldu. Yerlere karton aldık, pencerelere cam taktırdık, kapıyı yaptırdık. Sadece bir tuvalet eksik. Tuvalet için de yakın bir camiye gidiyoruz. Hiç kapanmıyordu orası. Zaten camiler eskiden hiç kapanmazdı.

Medeniyet: Artık bir yurdunuz var yani. Sayınız da epeyce kalabalıkmış. İç işleyiş nasıldı, neler yapıyordunuz, arkadaşlarınızla geçinebiliyor muydunuz?

Küçükağa: Obej'e bir disiplin getirdik. Mütalaa nedir hiç bilmem, ama Allah'ın izniyle bunu da akıl ettim ve dedim ki belli saatlerde ders çalışılacak ve asla konuşul- mayacak. Sabahlan ve akşamlan belli saatlerde mütalaa yapıyoruz, yani ders çalışıyoruz. Namaz da kılıyoruz ama kılmayanları zorlamıyoruz, ilk talebelerimiz namazlı abdestli, dini duygulan kuvvetli kişilerdi. Sonradan gelenlerin bir kısmında bozukluklar oldu. Büyük çoğunluk orta bir ve ikinci sınıf talebesiydi Ben orta birdeyim, orta ikiden de bir iki kişi var. Birbirimize de ders çalıştırıyoruz, yardımcı oluyoruz. Yalnız ders çalışsınlar diye ben çok teşvik ediyordum arkadaşları. O kadar başarılı oldu ki orası, okulda isim yaptı. Bir talebe çok başarılıysa Obej’de mi kalıyorsun demeye başladılar. İlk seneden itibaren hep takdir alıyordum. Okul okumamıştım ama çok kolay geliyordu dersler. Biraz hafızlık da yapmışım, unutsam bile Kur'ân-ı Kerim'im iyi. Arapçam yok ama Kur'ân'ı iyi olan Arapçayı da biraz biraz öğrenebiliyor. Gayretliyiz, çalışkanız. Az değil, orta bire başlayana kadar yüzlerce kitap okumuşum. Gelenlerin çoğu köylü çocuğu, kitap bile okumamışlar. Onların bir suçu yok, kitap okumadan hiçbir şey bilmeden sınıf geçen o kadar çok insan var ki.

Medeniyet: O yıllarda İmam Hatiplerin eğitim kalitesi nasıldı?

Küçükağa: Eğitim kalitesi belki çok yüksek değildi; ama insanları ciddi birer dava adamıydılar. Dava adamı oldukları için de oldukça iyi bir dava şuuruna sahiptiler. Daha sonradan ben Isparta'ya gittim. Isparta'da kız öğrenciler de okurdu. Kız imam Hatip ilk defa orada açıldı. Bağımsız sınıflarda okurlardı. Kız erkek ayrıydı. O kızlar da şu anki İmam Hatipli kızlarla kıyaslanmayacak kadar hem dinlerine bağlı hem kaliteli yetişirlerdi. Benim kız kardeşlerim orada okudu. Ortaokulu bitirdiler. Liseyi bile bitirmediler, ama ona rağmen şunu söylüyorlar devamlı: “İlahiyatçılarla liselilerle karşılaştığımda kesinlikle onlardan daha bilgili olduğumuzu anlıyorum.” Demek ki, o dönemin İmam Hatip orta bölümünü bitirenler bugünkü ilahiyatçılardan daha iyi. Belki mübalağa olur bu kadarı, ama çek ciddi fark olduğu da ortada. Tabii buradan da şu çıkıyor, bir eğitim kurumunda eğitimin kalitesi kadar, ciddiyet ve dava şuuru da önemli. Hocalarımız öyleydi gerçekten, dava adamıydılar, şuurluydular, ciddiydiler... İmam Hatiplerde ben de öğretmenlik yaptım.

Medeniyet: Öğretmenlik hayatınız da var yani.

Küçükağa: Evet, öğretmenlik hayatım da var, bir iki yıl kadar. İmam Hatip’te hocalarımızdan aldığımız eğitimi, öğretmenlik hayatımızda da aynı şuurla devam ettirdik. Öğrencilerle aramızda çok kuvvetli bağlar oluştu. Biliyor musunuz, şu anda onların hepsi istisnasız beni arayıp hâlimi hatırımı sorar. Unutamamışlar beni. Hatta şaşırdım bir keresinde, geçen gün aradı bir öğrencim, dedi ki, altı tane torunum var. Altı tane torun... Benimse bir tane... Nasıl, şaşılacak bir şey değil mi? Onlardan büyük bir öğretmenin bir torunu var, öğrencinin altı... Tabii, onlar erken evlendiler. Kaldı ki öğrencilerimin bazısı daha o zamanlar evliydi.

Kendimce önemli gördüğüm bir hususu dile getirmek istiyorum burada. Bazen şöyle düşünmüşümdür. Belki düşünmemem lazım ama işte yine de düşünüyor insan, artık açık söylemem gerekiyor bunu: Biz şu anki arkadaş çevremizle yirmi yıldır tanışıyoruz aşağı yukarı. 90'da veya 91de tanıştım arkadaşlarla, o günden beri şöyle veya böyle beraber olmuşuz, acı tatlı günleri paylaşmışız, yemişiz, içmişiz, konuşmuşuz, dertleşmişiz, bir yerlere gitmişiz, gezmişiz, seminerler, sempozyumlar vermişiz... Öbür taraftan Ağrı’nın Tutak ilçesinde, 3.000 nüfuslu küçük, maddî açıdan hiç gelişmemiş bir yerde, İmam Hatip öğrencileriyle bir buçuk sene kadar beraber olmuşum. Bugünkü arkadaşlarla olduğu kadar da sıkı bir bağımız da yoktu bu öğrencilerle. Ama onlar sürekli arıyorlar, hâl hatır soruyorlar, paylaşıyorlar, dertleşiyorlar ve bunu düzenli olarak yapıyorlar; gelin görün ki şimdiki arkadaş çevremizden aynı duyarlılığı, ilgiyi, vefayı göremiyoruz. Üzülerek söylüyorum, maalesef, o duygu yok, o ilgi yok, o yakınlık yok. Hiç mi yok? Var tabii, ama sadece bir kısmında, o da belki %5'e tekabül eder. Bu da taşıdığımız davaya ne kadar hizmet edebileceğimizle alakalı çok önemli bir karine benim için. Çok yüksek düzeylerde fikirler taşıyıp o yüksek fikirleri hayatımıza aktaramazsak, o zaman Allah bizden nimetini, rahmetini, bereketini alır. Fikirlerimizi yayma imkânını ortadan kaldırır. Bugün bizim fikirlerimizin yayılmamasındaki önemli etkenlerden birisi kanaatimce budur. Hatır gönül, diğergamlık, fedakârlık, vefakârlık gibi güzel duygular yerleşmemişse içimize, en ufak bir tartışmada nefisler kabarıyor ve öne geçiyorsa eğer -ki kabarıyor ve geçiyor- Allah rahmetini bizden esirger. Hâl böyle iken şu kadar Rabbanî duygular taşıyoruz, bu kadar Tevhidi düşünüyoruz vs. diye büyük büyük şeyler söylemenin pek bir anlamı olmuyor.

(Devamı gelecek sayıda...) ■

tefsir dersi 2020

Yazanlarımız