ÇÖZÜM LAİKLİKTE Mİ?

cozum laiklikte mi

15 Temmuz işgal teşebbüsünde Fetullah ihanet şebekesinin maşa olarak kullanılması, sekülerizme ve laikliğe bir gerekçe olarak sunulur oldu. Meseleyi ilginç kılan, bu çabanın bazı ilahiyat profesörleri tarafından yapılıyor olması. “İslâm, din, semavi olan… dünyevî olana karıştığı için bu tür sıkıntılar oluyor.” Bu iddialara cevap verilirken meseleyi ülke içindeki basit bir siyasi tartışma konusu yapıp,

laikliği destekleyen parti ve ona karşı olanlar şeklinde ele almak meselenin ciddiyetini hafifletir. Esasen dünyaya ne getirmiş ne götürmüş, ona bakmak lazımdır.

Son olaylardan laiklik çıkarımlarını okuyunca, direkt akla şu sorular takılmıyor değil:

• İkinci Dünya Savaşı’nda ölen 55 milyon insan,
• Hindistan’da İngilizler tarafından öldürülen 15 milyon insan (Roger Garaudy’nin detaylı çalışmaları var.)
• Amerika kıtasında öldürülen 90 milyon insan (Roger Garaudy’nin detaylı çalışmaları var.)
• Afrika, Asya ve İslâm dünyasında öldürülen milyonlarca insan.

Her türlü adaletsizlik sonucunda helak olmakla yüz yüze gelmiş bu dünyanın saydığımız ve sayamadığımız hangi cinayetleri İslâm’ın, dinin, Kur’an’ın ilkelerinden esinlenilerek işlenmiş?

***

İnsanlar yalnız başlarına yaşayamazlar. Toplu halde yaşadıkları için, birbirlerinin hak ve sorumlulukları, kendi aralarında geçerli sınır ve kurallar belirlemek zorundadırlar. Bu kural ve kaidelerin toplamına sistem diyebiliriz. Bu, ya verili bir sistemdir (din), ya da insanların kendi
tecrübeleri ile elde ettikleri yöntem ve yönetim tecrübeleridir.

Bugün yeryüzünde ikincisi hâkimdir. Bu yöntem aynı zamanda batı aklıdır. Komünist Çin’in doğuda olması bir şey değiştirmez, çünkü orada da batı hayat tarzının üzerine bina edildiği şu dört temel düşünce hâkimdir:
• Bir dünya vardır.
• Bu dünya maddidir.
• Burada işleyen her şey neden-sonuç ilişkisi içinde cereyan eder.
• Bu soruların cevabını da aklımızla bulabiliriz.

İslâm, Allah’ın Hz. Âdem’den bu yana bütün insanlara tabi olmalarını istediği ve olmaları halinde dünya ve ahiret saadetini elde edeceklerini belirttiği bir dindir. Eski şeriatlar elimizde değil, olsaydı bile İslâm’ın son reçetesinden başkasını bir nizam olarak kabul edemeyecektik.

Nitekim Hz. Ömer, Hayber’in fethinden sonra elinde Tevrat’tan bazı parçalarla gittiğinde peygamberimizin şu uyarısıyla muhatap olur; “Ben hayatta iken mi batılın peşinde koşacaksınız? Hayatta olsaydı Musa dahi benim şeriatimden başkasına uymaktan başka yapacağı bir şey yoktu.” Hz. Musa için böyleyken beşeriyet için sonuç açıktır.

İslâm beşeriyete bir akide ve bir şeriat takdim etmek üzere gelmiş bir nizamdır.

Akide; İslâm dininin inanılmazsa olmaz inançlar manzumesidir.

Şeriat; akideyi belirleyen varlığın tesis ettiği hayat düsturlarıdır.

Beşeri düzenler insan aklından çıkmış, mahiyeti farklı kanaatler bütünüdür. İslâm’la beraber ortak ve farklı yanları vardır. Her ikisinde de muhatap insandır. Her ikisi de insanı etken kabul ediyorlar, edilgen değil.

İslâm buna imtihan diyor. Batı’da insan ve kâinatın arası açıktır, bir bütünlük yoktur, insan düşünen veya sosyal bir varlıktır.

Akide farkı başta olmak üzere, İslâm insanın başıboş bırakılmadığını kabul eder.

Beşeri sistemlerin merkezinde hümanizm vardır. Bunun manası dindeki ilahın yerine insanı koymaktır. Bu sistemler tanrıtanımaz olmaları itibarı ile laiktir. Onlara göre tanrı, bize göre Cenab-ı Allah’ın yerine insanı koyduktan sonra her türlü siyasi, felsefi, sosyal ve ekonomik sistemlerini tanzim ederler.

İslâm’a göre insan ilah değil, şerefli bir kuldur, yeryüzünde Allah’ın halifesidir. Beşeri sistemlerde insan, ilahı ve tabiatıyla kavgalıdır. O, yeryüzü ile hesaplaşmak ve meydan okumak düşüncesindedir.

Challenger, Titanic, insanın klonlanması bunlardan sadece birkaç örnektir. Batı’da tanrı ve tabiat, insanın yenmesi gereken düşmanlardır. Kaynağı Grek düşüncesindeki “Tanrılar insanın düşmanıdır.” düşüncesidir. Sözgelimi Batı anlayışında tıbbın amacı insanı iyileştirmek değil, ölümü yenmektir.

İslâm’da kâinat insanın emrine musahhar kılınmış bir güç kaynağıdır. Ona meydan okumaz, onun düşmanı değildir. Ona emanettir. İnsan yeryüzünün halifesidir. Batı’da hep sınıf vardır. Roma-Atina’ya karşı Barbarlar. Medeni olanlar ve olmayanlar. Yüzlerce, milyonlarca insanın ölümüne sebep olan Afrika’daki köle düzeni veya Karl Marks’ın Hindistan’ın sömürülmesine getirdiği yorum, Batı’nın zihin arka planının nasıl işlediğini izah eder mahiyettedir.

Batı, hukukunu bu sınıfsal yapı üzerine bina etti. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, Veda Hutbesi’nden ne kadar sonra açıklandı ve ne kadarı uygulanıyor?

Şu örnek laik-seküler bir dünya görüşünün ürettiği bir tarz olabilir mi? “Her yıl valilerle toplanan halife Ömer (r.a.), hem valileri hem de yönetimi altındaki tebaayı ve şikâyetlerini dinler. Bir toplantıda bir Kıpti, Vali Amr ibnu’l- As’ı (r.a.) şikâyet eder. Vali bir müsabaka düzenlemiştir. Müsabakayı Kıpti’nin oğlu kazanmış, valinin oğlu kaybetmiştir. Buna karşılık validen takdir beklerken tokat yemiştir ve aşağılanmıştır. Bu şikâyeti dinleyen Hz Ömer (r.a.) doğruluğunu Amr İbnu’l- As’a (r.a.) sorar. Doğru olduğunu duyunca kısas talep eder.” Daha düne kadar Bizans’ın kırbaçları altında inleyen Mısırlı, şikâyetini en üst otoriteye iletebilmenin ve hakkını almanın şaşkınlığı içindedir. Tarihimizin kodları bunun gibi yüzlerce örnekle teşekkül etmiştir.

Bir diğer fark hayat telakkisidir. İslâm’da insan hayatı da kâinat gibi bir emanettir. Batılı ise kendisini hayatın maliki görür.

İslâm’da en önemli müeyyide Allah korkusu ve takvadır.
Beşeri sistemler arzî ve arizîdir. Bütün insanlar muhatap değildir. Adalet değil zulüm esastır. Zaman ve mekân, kavim ve bölge sınırı vardır.

İslâm ise semavî, fıtrî, evrensel ve bütüncüldür. Hitabı “ey insanlar”, “ey âdemoğlu”, “ey iman edenler”dir...

Beşeri sistemler parçalıdır; insanı madde-ruh olarak, toplumu da ırk, din, mezhep ve medeniyet olarak parçalı görür.

***

İslâm dini, kaynakları ve tarihsel tecrübesi itibarıyla, şu veya bu renkten, ırktan, bölgeden insanı ötekileştirmez.

Müslüman’ın kendisiyle ahlâki mücadele içinde olduğu yegâne varlık şeytandır. Bir insanın üzerinde şeytandan sıfatlar/hasletler varsa, Müslüman o kötü sıfatlara karşı olur. Yalancılık, kibir, sahtekârlık, sömürü, zulüm, haksızlık, adaletsizlik gibi.

Laisizmin yol göstericiliğinde olan Batı dünyası ise bencil çıkarları, mevcut refahının devamı uğruna herkesin insanca yaşayabileceği bir uluslararası düzenin kurulmasına yanaşmıyor; üstü örtülü bir “kültürel ırkçılıkta” ısrar ediyor, benmerkezci davranma alışkanlığından vazgeçmiyor ve buna bağlı olarak Batı dışı dünyaya saygı göstermiyor. Gerektiğinde ülkeleri işgal edip tabii kaynaklarına ve zenginliklerine el koymaktan çekinmiyor.

Irak’ı işgal ederken öne sürdüğü gerekçelerin tümünün uydurma olduğunu bizzat kendileri itiraf etti. Afganistan yıllardır işgal altında, acımasız sivil katliamlar yapılıyor. Orta Doğu petrollerine el koymuş, otokrat rejimler üzerine korku salınmış bulunuyor. Dünyada petrolün fiyatı isterse 200 $ olsun ABD Suud’dan 20 $’a alıyor. Camp David anlaşmasına göre Mısır, İsrail’in petrol ve gaz ihtiyacını karşılıyor, ancak Suriye’ye sattığının 1/3 fiyatına.

ABD’li Demokrat Kongre üyesi Ed Markey “Evet, biz petrol için Libya’dayız.” diyebiliyor. 50 milyar varil petrol rezervini düşünerek.

İslâm dünyasında yoksulluk sorunu olduğu doğrudur. Eğer “Bunun sebebi İslâm’dır. Müslümanlar, Batılıları zenginleştiren liberalizme geçiş yapmadıkları için bu haldedirler.” deniyorsa bu külliyen yanlıştır. 8. yüzyıldan 18. yüzyıla kadar dünyanın en zengin beşeri havzası İslâm’la beslenen bu coğrafyalardı. İslâm’ın kurduğu büyük medeniyetler İslâm’dan mülhem iktisadi ve sosyal politikaların neticesi idi. Emevi-Abbasi, Eyyubi-Memluk, Endülüs,
Selçuklu-Osmanlı… Bu medeniyetin meydana getirdiği dönüşümü iyi anlamak için, bu coğrafyanın tamamının, İslâm’dan önceki haline bakmak lazım. Saray baskıları, derebeylerin esareti, yoksulluk, zulüm ve cehalet içindeki acınası halini iyi okumak gerek. Şu anki zenginliklerinde de sömürgecilik, kölelik ve faizin payını hesaba katmazsak yanılmış oluruz. Sömürgecilik sayesinde Batı dışından her türlü yeraltı ve yerüstü zenginliklerini (altın gümüş,
madenler) taşıyarak sermaye birikimlerini sağlamış oldular. Bazı antropologlara göre 100 milyon civarında Afrikalıyı taşıyarak insan gücü ve emek ihtiyacını karşıladılar.

1492 senesinde Amerika’da 28 milyon Kızılderili yaşıyordu, başta 1518-19 yılı olmak üzere son yüzyıla kadar devam eden katliamlarda 90 ile 100 milyon arası yerlinin öldürüldüğü tahmin ediliyor. Her yıl şükran günü olarak kutlanan 12 Ekim günü, Kızılderililer için Kristof Kolomb’un ABD’ye ayak bastığı günle başlayan, soykırım, tecavüz ve katliamların kutlandığı gündür. 1526-1870 yılları arasında hayvana dahi reva görülmeyecek şartlarda, Afrika’dan gemilerle getirilen onlarca milyonluk siyahinin dörtte üçü yollarda öldü. 1850 yılında İngiltere Hindistan’da öldürdüğü 15 milyon insana karşılık yıllık 300 milyon dolar haraç alıyordu.

Hicri 99’da Ömer b. Abdülaziz’in halife olmasıyla, bir sene içinde halkın refah seviyesinde ciddi bir yükselme oldu. Zenginler zekâtlarını vermek içim Şam’dan Afrika’ya gitmek zorunda kaldılar. “Bunu nasıl başardın?” diye soranlara şu cevabı vermişti halife. “Rabbimizle ilişkilerimizi düzelttik. Allah ile ilişkileri düzeltmek özgürlük de getirir, adalet de, güvenlik de.” Yani medeniyet İslâm’la mümkün oldu.

İslâm, Emevilerden Osmanlılara kadar üç kıtaya refah, adalet ve güvenlik getirirken, seküler ilkeleri kendine dayanak yapmamıştı.

Bu toprakların insanları dinlerine, derin bir irfan ve tefekkürle beslenmiş tarihlerinin cömert mirasına yaslanarak, sosyal, ekonomik ve politik sorunlarını rahatlıkla çözebilirler.

Şu an dünyadaki en zengin % 1’in varlığı, geri kalanınkinden daha fazla. Bu makas giderek açılıyor. 2009’da %1’in varlığı geri toplamın %44’ü, 2014’de %48, 2016’da %51 oldu. Bir İngiliz’in yıllık tüketimi bir Hintlinin 15 katı.

1950-1990 yılları arasında soğuk savaş esnasında kuzey daha rahat yaşasın diye, üçüncü dünyada tam 20 milyon insan öldü.

***

Beşeri sistemler güdüleriyle hareket eden insanı (homo economicus) yüceltir ve bu insana yönelen her türden baskı ve denetime karşı çıkar. İnsan güdüleri nefs-i emmarenin istek ve tutkularıdır. Tam da bütün dinlerin özellikle İslâm’ın en çok mücadele ettiği, yıkıcı istek ve tutkulardır bunlar. Güdülerin tüketimi kamçıladığı, sınırsız sermaye biriktirdiği bir dünya, nihilist ve materyalist bir dünyadır. Yeryüzünde adaletsizliklerin, çatışmaların cehennemini körükleyen bir dünya.

Homo economicus kimdir? Bu soruya Teoman Durali şöyle cevap veriyor.
“Tarihte eşine az rastladığımız, şeytana pabucunu ters giydirecek kadar kıvrak zekâlı, kavrayışı kuvvetli bilgiç, aklı fikri kazancına takılı, kentli yeni beşer tipi. Bu beşer tipi fütursuzdur, söz hokkabazı, kavram cambazı, kulağına kadar kire pasa batmış olmakla birlikte, kılığını kıyafetini istifini bozmayan, feleğin çemberinden geçmiş, kadınsı erkek
veya erkekleşmiş kadın, özellikle İngiliz, beyaz ve kuzeyli. Bu beyaz adam kendisini yeryüzünün ve tüm servetinin maliki, beyaz ve kuzeyli olmayanların efendisi, hamisi ve
velisi ilan etmiştir.”

“Yeni hayatı yaratmak için cesetleri ezerek geçmek zorunluluğu, büyük olmanın bedelidir.” Bu sözlerin sahibi Alman subaya yaptıklarının soykırım olduğu söylendiğinde “Amerikalılar da Kızılderilileri öldürmedi mi?” diye sorar.

Teoman Hoca’dan devam edelim.
“Eski devirlerde kendiliğinden patlak veren katliamların tersine, bu çağdaş beşeri düzenler sistemli, programlı ve taammüden işliyorlar suçlarını. Cengiz, bugünkü temerküz kamplarını görseydi muhtemelen dehşete düşerdi. Ruanda’dan Türkistan’a, dünyanın neresinde bir kargaşa, katliam, soykırım, iç savaş varsa, biliniz ki oralara yeniçağ, batı, Avrupalı, onun da öncüsü İngiliz, adımını atmıştır."

Bu günlerde son bin yılın en kan dökücü adamı ilan edilen Hitler, Thomas Hobbes ile benzerlerinin fikirce evladından başkası değildir.

Bu manada faşizm denilen insanlık faciası, kapitalizm ve yavrusu komünizmin, dinsiz Batı Avrupa medeniyetinin doğal verisidir.

Ölen İngiliz’in çıkar ortağı bir Yahudi olunca başka, Zenci, Kızılderili, Eskimo, Hintli, Filistinli, Türkistanlı olunca başka.

Oysa Kur’an’da insan hayatının kutsallığına verilen önem bellidir. “Ey insanlık, sizleri bir erkek ve bir kadın çiftinden milletler ile soy sop halinde yarattık ki, birbirinizle tanış olasınız.” Yoksa birbirinize kin tutup düşman kesilesiniz diye değil.

Hayrettin Karaman Hoca’nın naklettiği şu hadiseyi veya onun gibi yüzlercesini bilip bizlere halen laik Batı değerlerini tavsiye edenlerin iyi niyetinden şüphe etmek lazım. “İsviçreli yetkililer, Basel’de yaşayan 12 ve 14 yaşlarındaki iki Müslüman kız öğrencinin yüzme derslerine ve kamplara katılmayı reddetmeleri nedeniyle vatandaşlık başvurularını reddetti. Basel Vatandaşlık Komitesi Başkanı Stefan Wehrle, konuya ilişkin yaptığı açıklamada, İsviçre vatandaşı olmak isteyenlerin ülkenin eğitim sistemine uymak zorunda olduğunu söyledi. Müslüman ailelerin çocuklarının yüzme derslerine katılmaması için İsviçre mahkemelerine yaptığı başvurular daha önce reddedilmiş ve Basel’deki okullar, yüzme derslerine katılmayı reddeden öğrencilerin ailelerine para cezası göndermişti. Basel’de Müslüman iki erkek öğrencinin dini gerekçelerle kadın öğretmenlerinin elini sıkmak istememesinin ardından ise öğrencilere tokalaşma zorunluluğu getirilmiş ve öğretmenleriyle tokalaşmadıkları takdirde öğrencilerin ailelerinin 5 bin frank para cezası ödeyeceği açıklanmıştı.”

Son söz her akşam, ekran ekran dolaşıp dinin nasıl zararlı, ayrıştırıcı olduğunu, laikliğin ve sekülerizmin nasıl bir ilaç olduğunu anlatan ilahiyat profesörlerine olsun.

Günahlarınıza birazcık kefaret olsun istiyorsanız İslâm’ı, Batı ve seküler değerlerden ayıran en önemli hususlar olan şu kavramların İslâm’da ne ifade ettiğini anlatın.
• Komşuluk
• Sınıflaşmaya bakış
• Parçalanmaya karşı duruş
• Cemaat halinde yaşamaya teşvik
• İman
• Salih amel
• Temizlik
• İlim
• İstişare
• İyiliği emretmek kötülükten sakındırmak
• Toplumsal dayanışma
• Düşünce ve inanç özgürlüğü
• Barış
• Doğruluk
• Helâl ve haramlara riayet
• Emanete riayet etmek
• Zulüm ve haksızlıktan kaçınmak
• İnfak ve zekât
• Karz-ı hasen
• Haksız kazanç, hile ve sahtekârlık
• Cömertlik-cimrilik
• Ahlâklı, ünsiyet ve ülfet edilen kişi olmak.
• Başkalarıyla geçinmeyen kişide hayır yoktur.
• Güzel söz ve tebessüm.
• Affı benimsemek, iyiliği emretmek, cahillerden uzak durmak.
• Haset, gıybet, koğuculuk, laf taşıma, lakap takma, yalan, zina, içki, kumar, faiz, iftira, alay etme.
• Ahiret inancı

o Zulmetten adalete
o Azabtan rahmete
o Zarardan faydaya
o Anlamsızlıktan hikmete dönüşmeyi hedefleyen İSLÂM kuralları

• Bir ilke ve değerlendirme tersini yapıyorsa artık o İslâm olmaktan çıkmıştır kaidesi.
• İslâm toplumunda birey kendisi ile değerlidir. Ana baba soy sop değil.
• Cezaların herkese eşit uygulanması.
• İslâm toplumunun temelinde şu empatik uygulama vardır. “Hiçbir kimse, kendisi için istediği hayır ve güzel şeyleri diğer kardeşleri için de istemedikçe iman etmiş olmaz.”
• İslâm toplumunun niteliği tüm insanlık âlemi için, vasat ve şahit ümmet olmaktır.

Bugün bize düşen görev şudur: Merkez, dengeli, mutedil, hayırlı, hakşinas, adil ve müstakim, güzel ahlâklı, ilim ve irfan sahibi, mümtaz, şahitliği kabul edilir, örnek alınıp uyulması gereken bir cemaat ve tam manası ile adil bir ümmet olmak.

Not: Bu yazı Beşir Eryarsoy Hoca’mızın muhtelif zaman ve mekânlarda yaptığı sohbetlerinden faydalanılarak hazırlanmıştır.

İbrahim Hakkı Toprak

tefsir dersi 2020

Yazanlarımız