6 SORUDA AİLE - SAMİ ŞENER

6 Soruda Aile Kurumu   Sami Şener

1) Kadim medeniyet anlayışımızda aile, dört duvar arasında sıkışıp kalmış ve birkaç bireyden müteşekkil topluluk demek midir? Yoksa aile çok daha büyük ve derin anlamlar mı içermektedir? Nedir ailenin yeri ve önemi?

2) Köklü medeniyetlerin köklü aile kurumları vardır. Asr-ı Saadet'ten Endülüs'e, Selçuklu'dan Osmanlı'ya vs. bu hep böyle olagelmiştir. Ne var ki bugün bu kurum çatırdamakta ve sarsıntılar geçirmektedir. Sebep ve sonuçları hakkında neler söylenebilir?

3) Türkiye'nin, Batılılaşma serüveni ile ülkeye Batı kültür ve medeniyetinin değerlerini kabul ettirmede aileye bir rol mü biçilmiştir? Nasıl?

4) Ailede yaşanan krizleri esasında bir medeniyet krizi olarak mı görmek gerekir?

5) Kadın erkek eşitliği, feminizm, toplumsal cinsiyet eşitliği, sekülarizm, laiklik, demokrasi gibi kavram ve anlayışlar ile dizi, film, sinema, sosyal medya, internet, televizyon gibi teknolojik ürün ve aletlerin aile kurumuna etkisi nedir? Bunları tehlike olarak görüyor musunuz? Neden?

6) Modern egemen dünyanın yozlaştırıcı, tahrif ve tahrip edici her türlü tehdit, saldırı ve uygulamalarına karşı aileyi korumak, onu yeniden ihya ve inşa etmek için neler yapılmalıdır? Fert ve devlete düşen görevler nelerdir?

Prof. Dr. Sami Şener:

1) Aile, bizim kültürümüzde toplumun ilk ve temel müessesedir. Aileden topluma, toplumdan da devlete doğru giden zincirin ilk halkasıdır. Ailesiz bir toplumu düşünmek mümkün değildir. Aile, insanı hayata hazırlayan ve sosyalleştiren en tabii ve kurumsal bir yapıdır. Medenileşme dediğimiz hadise samimi, hassas ve köklü bir kişiliğin en uygun şartlarda insanın eğitimi ve gelişimi ile sağlanmaktadır. Bunun da gerçekleşeceği münasebet ağı ve kurumsal düzeni ailede sağlanmaktadır. Ahlâk dediğimiz anlayış ve kurallar topluluğu, ailevi ilişkileri ortaya çıkardığı gibi, aile içi münasebetlerin her seviyede gerçekleşeceği sosyal zemini hazırlar ve bu temel, toplumsal münasebetleri de belirler ve düzenler. Her şeyden öteye, ahlâk temelli sosyal münasebetler, en etkili ve sağlıklı gelişimini aile ortamında bulur. Zaten, aileyi de güçlü ve hayati bir müessese hâline getiren, bu ahlâkî ve duygu yüklü dünyanın gerçekleşmesidir.

Aile, bizim sosyal ve kültürel dünyamızda anne, baba ve çocuklardan ibaret çekirdek bir yapı değildir. Veya özellikle Batı toplumunda olduğu gibi, cinsî ilişkiler ve barınma, yeme içme merkezli az fonksiyonlu bir kurum olmanın ötesinde bir yapıdır. Aile, büyük anne, dede; bazen kardeşlerin aileleri şeklinde küçük bir toplum hâlinde yaşayan “büyük aile” özelliğindedir. Bir manada ferdi, büyük topluma hazırlayıcı küçük bir toplum şeklindedir. Batılılaşma ve modernleşme hareketleri ile Müslüman toplumlarda ailenin bu geniş ve büyük hâlinden uzaklaştırılması birçok problemin meydana gelmesine sebep olmuş ve ailenin kendi sosyal, ahlâkî ve iktisadî fonksiyonlarını önemli ölçüde zayıflatmıştır.

2) Evet, büyük medeniyetlerin varlığı, güçlü aileler ve bu ailelerin sosyal fonksiyonlarını gereği gibi yapmalarıyla mümkün olabilmektedir. İslâm dini, aileye büyük önem vermiş ve aile içi ilişkileri, karı koca hakları, evlilik ve çocuk eğitimi gibi konularla ilgili temel hükümler koymuştur. Aileyi hem otorite ve hem de eğitim ve yetişme merkezi olarak gören İslâm, iyi ve ahlâklı nesillerin yetişmesi için aile içi sevgi, saygı ve sorumlulukların önemini Kur’ân ve hadislerde vurgulamıştır. “Hepiniz çobansınız ve maiyetinizden sorumlusunuz.” hükmü, aileyi başıboş ve sorumluluk zinciri dışında hareket eden fertlerden müteşekkil, etkisiz bir müessese olmaktan kurtarılması gerektiğini göstermektedir.

Günümüzde aile, İslâmi ve geleneksel özelliklerinden uzaklaştırılmış ve Batılı modele göre iktisadî, kurumsal, ahlâkî ve eğitim odaklı çok fonksiyonlu bir kurum olmaktan çıkarılmıştır. Ailede ahlâkî ve kültürel kişilik kazananmış kişilerin, iktisadî ve siyasî açıdan “kullanılabilir olamayacağı”nı anlayan modern anlayış ve ideolojiler, insanı aile sevgisi, saygısı ve bağlılığından uzaklaştırarak kolayca yönlendirme ve yönetme yoluna gitmişlerdir.

Geçmişte çeşitli ideolojiler, Batılı ülkelerde çocuğu ve genci, aileden koparıp onu kendi istediği ideoloji ve sistemin askeri hâline getirmeye çalışmışlardır. Kapitalist, Marksist ve ırkçı-milliyetçi ideolojiler, böylece genç nesilleri devlete bağlı, kullanılmaya hazır mekanik varlıklar olmasını istemişlerdir.

3) Batılılaşma, ahlâkî ve sosyal niteliklerini kaybetmiş bir sosyal yapı hazırlayarak aileyi de insanın doğumu, bakımı ve belli bir süre barınmasının sağlandığı mekanik ve iktisadî bir yapı olarak düşünmüştür. Böyle bir toplumda genç insan, ruhu ve fikri ya boş veya belli ideoloji ve sistemler ile doldurularak şartlanmış bir kişilik hâline gelmektedir. Gerek kapitalist ve gerekse sosyalist-komünist sistemlerde aile, devletin insan devşirdiği ve sisteme hizmet etmeye hazır, maddeci ve pragmatist nitelikli bir “ara müessese”dir. Batı ve sosyalist, komünist ülkelerde aile bağları çok zayıf olup gençler kendilerini kurtaracak bir yaş ve güce eriştikten sonra kendi hayatlarını yaşamakta ve aileleriyle olan bağları ve münasebetleri minimize olmakta veya tamamen kopmaktadır. Dinî ve ahlâkî değerlerin neredeyse tamamen yok olduğu bu toplumlarda kişi, sistemin ve devletin çizdiği hayat tarzı içinde medyanın veya iktisadî yapıların içinde tek başına kalmış bir varlık olarak zihnen ve ruhen “biçimlendirilmekte”dir. Dolayısıyla ne liberal ne de kolektivist-sosyalist-komünist sistemlerde aile, kendi tabii ve sosyal fonksiyonunu gösterememektedir.

4) Ailenin kriz içine girmesi fikrî, ahlâkî ve sosyal yapının seküler, materyalist ve teknokrat-bürokratik temelli bir kültür ve medeniyetin varlığı sebebiyledir. İlahî, ahlâkî ve ruhî değerlerin gerek Batı'nın modernizmi ve ırkçı sistemleri ve gerekse sosyalist, komünist sistemleri tarafından değersiz görülmesi ve dışlanması aile gibi ahlâkî ve sosyal yapıların kendi fonksiyonlarını yerine getirmesini engellemiş ve hatta ailelerin bu ideolojik, materyalist ve bürokratik sistemlere destek olup payanda hâline gelmesine yol açmıştır. Çünkü aile; insana sevgi, saygı, merhamet, dayanışma ve aidiyet duyguları veren bir müessesedir ve büyük ölçüde manevî, ahlâkî ve kültürel bir yapıdır. Dolayısıyla ailenin bu yapısı, onun ideolojik ve siyasî sistemlere destek olmasını önlemekte ve yetiştiği insanların da ideolojik ve pragmatist hâle gelmesini engellemektedir. Evet, sonuç olarak aile yapımızdaki değişim ve dönüşüm, medeniyet anlayışı ve kültürümüzün, sistematik bir şekilde değiştirilmesi ile büyük ölçüde alakalıdır.

5) Ailenin değiştirilmesi ve gerçek fonksiyonundan uzaklaştırılması, aile dışı ilişki ve ailenin çeşitli ideoloji ve sistemlerin kavram ve kurumları ile mümkün olmuştur. Eşitlik, ahlâk, cinsiyet gibi kavramların, her medeniyet ve kültürde farklı karşılıkları vardır. Bu karşılıklar, o toplumun tarihi, ahlâkî ve kültürel tecrübesi ve bu yöndeki tercihleri ile ortaya çıkar. Yani kültürel, ahlâkî ve dini kavramları, başka kültür ve sosyal yapılardan ödünç almanız mümkün değildir. Bu durum, sosyal ilimlerin mantığına da aykırıdır. Çünkü her sosyal ve siyasî kavram, o toplumun dinî, ahlâkî ve kültürel dünyasına göre şekillenir. Bizim toplumumuz, İslâmi bir medeniyetin değerleri ile şekillenen bir aile yapısına sahip olması dolayısıyla Batı'nın çeşitli sistem ve fraksiyonlarına bağlı kurum, kavram ve sistemleri ile açıklanamaz. Maalesef, iki yüz yıldır; zoraki Batılılaşma ile eğitim, hukuk, sanat ve kültür hayatımız, Batı'nın liberal veya sosyalist anlayışlarının çeşitli kültürel ve sanat akımlarıyla yıpratılmış ve yanlış bir yöne doğru sevk edilmiştir. Bu durum, tabii bir yönelişi engelleyen tehlikeli ve anormal anlayış ve kavrayışlara yol açmıştır.

Ailelerin televizyon, internet ve sosyal medya gibi, kaynağı yabancı ve asosyal nitelik kazandıran araç ve sistemlerle sürekli tahrip edilmeye çalışılmaktadır. Bu durum, kültür ve fikir adamlarını, aileye yönelik yeni ilgi ve yetiştirici çalışmalar içine girmelerine, çocuk ve gençlere yönelik sosyal çalışmaların yoğun bir şekilde organize edilmesine ihtiyaç duyurmaktadır.

6) Aileyi kendi inanç, ahlâk ve kültür değerlerimiz ye yeniden inşa etmemiz gerekiyor. Önümüze konulan ve bizimle hiç ilgisi olmayan sistem, kavram ve tarihi olayları, kendi bilgi ve yaşama sistemimize göre yeniden değerlendirmemiz gerekiyor. Sosyal imar ve yapılanma çalışmaları, öncelikle insandan başlamak zorundadır. Bunun yolu da, ailenin sağlıklı ve kültürel-ahlâkî misyonu ile yeniden etkin bir hâle getirilmesidir.

Bugünün insanı ve medeniyeti, eşyalar ve ideolojik sistemler çerçevesinde oluşturulmuş ve bütün kurum ve yapılar, bu hedefe göre dizayn edilmiştir. Hâlbuki İslâm medeniyeti; insanları eşyalar ve siyasî-ideolojik hedefler çerçevesinde değil; ahlâk, adalet ve insani dayanışma ile dünyayı imar etmek ve insanı medenileştirmek üzerine bir hayat tarzı inşa etmeye çalışmaktadır. İnsanı kendine ve başkalarına hayırlı ve faydalı hâle getirmek ancak manevî ve kültür dünyası zengin ve sadece kendisi için değil, diğer insanlar ile birlikte hayatı, adalet ve manevî değerler ile gerçekleştirecek bir dünya görüşü içinden mümkün olabilir. Aile ruhî, manevî ve ahlâkî kültürü ile insanı İslâm insanı yaparak böyle bir hedefi gerçekleştirebildiğini asırlardır göstermiş ve bundan sonra da gösterebilecek niteliktedir.

tefsir dersleri

Yazanlarımız