MUTE ŞAVAŞI'NDAN BİR İKİ ÇİZGİ

mute savasi

Hicret'in sekizinci yılıydı. İslâm ordusu Suriye topraklarında, Mute ovasındaydı. Bizans'ın dev ordusuyla karşı karşıyaydı. İnsanlık tarihinde eşine az rastlanır bir savaştı. Üç bin kişilik İslâm ordusu, iki yüz bin kişilik Bizans ordusu ile savaşıyordu.

Bu tablo akılları zorlayan bir tabloydu. Üç bin İslâm evladı bunu nasıl göze alabiliyordu? Bu denli korkusuzluğun arkasında yatan şey neydi? Hangi manalar gizliydi? İki yüz bin kişilik bir ordunun üzerine yürümek, ölümün üzerine yürümekti. Ölümü bu denli hafife almak ya da ölmeyi ciddi bir olgu olarak görmemek nasıl mümkün olabiliyordu? Daha da ilerisi vardı; ölüme seve seve gitmek vardı. Ölüme güle oynaya gitmek vardı.

Ölüme “Hoş geldin, sefalar getirdin.” diyen bu İslâm erleri var oluşun sırrına erenlerdi. Hayatın ve ölümün anlamını kavrayanlardı. Yaşadıkları şu dünya nasıl gerçekse ahiret hayatının da öylece gerçek olduğunu bilirlerdi. Ahirete yakînen inanırlardı.

Onların imanı yakîn imandı.
Yakîn imanın dereceleri vardı.
Önce ilme'l‑yakin vardı.
Sonra ayne'l‑yakin vardı.
Daha sonra hakke'l‑yakin vardı.

Önce ilme'l‑yakin olurdu. Kesin bir bilgiye dayanarak iman etmek vardı. Kalplerin o bilgiden zerre kadar şüpheleri olmazdı. Kalpler o bilgiyi bütün varlığıyla onaylardı. O bilgi ise vahiydi. Rabbani bilgiydi. Rahman‑ı Rahim'in Resulüne vahiy yoluyla bildirmesiydi; ayetlerdi, surelerdi.

İçtenlikle iman eden mümin, ayetlerin iklimine yürürdü. Ayetlerin inşa ettiği Peygamber ikliminde yürürdü. İman etmenin canlı hâlini Peygamberde görürdü.

Bu hâl, bu gayret ayne'l‑yakine doğru yürümekti. Var oluş sırrını, imanın iklimini gözlerle görür boyutlara ulaşmak olurdu. Artık bilgiden öte bir boyuta geçmiş olurdu. Hazreti Ali Efendimiz öyle diyordu: “Ben ahireti görsem yakînimde bir değişiklik olmaz. Onlar yakîn bilgiyi hayat hâlinde yaşıyorlardı.” Ayetler hayatlarının esasları oluyordu. Ayetlerse bu dünyayı ve öbür dünyayı tam bir gerçeklik çerçevesinde öğretiyordu. Biz ona şöyle diyorduk: Hayatı ahiretten dünyaya bakarak yaşamak.

Sözler, davranışlar ve hareketler yarın önümüze getirilecekti. Onlardan hesap istenecekti. Hayatın her karesinden hesap vermek vardı. O zaman bütün hâllere öbür dünyada nasıl karşılık bulacak diye bakmak vardı. Hayatı yaşarken ahiretten dünyaya bakarak yaşamak gerekiyordu. Ahireti görür gibi yaşamaktı.

Hz. Sa‘d bin Ebi Vakkas (r.a.) İslâm ordusuyla İran üzerine yürürken İran ordu komutanına yazdığı mektubunda “Sizin dünyayı sevdiğiniz kadar ahireti seven bir orduyla geliyorum.” diyordu.

Bir de hakka'l‑yakin vardı. Hakikati duya duya yaşamaktı. Hakikati bütün varlığında yaşamaktı.

Enfal Suresi'nin ikinci ayetinde “Onlar öyle müminlerdir ki Allah zikredildiği zaman kalpleri titrer. Allah'ın ayetleri okunduğunda imanları dalga dalga büyür ve onlar sadece Rablerine dayanırlar, güvenirler.”

Hz. İbrahim (a.s.) Nemrut tarafından dağlar misali ateşlere atılıyordu. Hz. İbrahim (a.s.) ateşlere düşerken “O ne güzel mevladır. O ne güzel yardımcıdır. O ne güzel vekildir.” diyordu.

Onlar imanın etkin gücüyle perdeleri kaldırıyor, Rabbani iklime giriyorlardı.
Onlar müminlerdi.
Onlar güzel müminlerdi.
Onlar en güzel müminlerdi.
Onlar Peygamber ikliminin has talebeleriydi.

Üstat Sezai Karakoç'un şiir diliyle,
“Bu çölde, bu uyumsuz evren tünelinde
Er olan, asker olan yalnız biziz
Bedrin ve Kur’ân'ın askerleriyiz
Armağan götürürüz kentlere
Gök armağanı Kur’ân'ı
Açarız dünya önünde bu sofrayı
Kim ki Tanrıya dayanmamakta dayanmakta kendine
Yakarız kendisini de kentini de
Kim ki ortak olmuş yoksulun yarı ekmeğine
Kendini bir yerde bulur
Ağzını ekmekle birlikte bir başka yere
Kim ki Tanrı kullarına bakarsa yukardan
Kartallarca inişimizi görür ansızın yukarlardan
Kim ki sesini yükseltmek ister Tanrı sesinden
Deriz, ey rüzgâr önündeki sinek, işte Basra Körfezi
Buyur yeryüzü cehennemi
Buyur gökyüzü cehennemi
Kim ki daha yukarı tutar surunu yapısını Kâbe'den
Biz bir orduyuz çatlayan yer, yarılan kaya
Aşağı fışkıran kaynar su depreminden
Bileğimizde Hayber'in düğmeleri
Yüzümüzde gül beyaz Bedir demetleri
Saçımızdaki kına Hendek çiçekleri
Belimizde en son kuşak
Mekke fethinin kemeri”

Mute ovasında destan yazılıyordu. İslâm erleri tam bir destan yazıyordu. Hz. Zeyd bin Harise (r.a.) şehit düşüyordu. Hz. Cafer bin Ebu Talib şehit oluyordu. Üçüncü komutan İslâm şairi Hz. Abdullah bin Revaha (r.a.) şehitler kervanına katılıyordu. Hz Abdullah şehit düşerken sancak da yere düşüyordu. Hz. Sabit bin Akran el‑Ensari (r.a.) süratle geliyor sancağı alıyordu. Hz. Sabit yüksek sesle “Ey Müslümanlar, içinizden birini kendinize kumandan seçin.” diyordu. Müminler “Seni seçtik.” diyorlardı. Hz. Sabit (r.a.) Halid bin Velid'e bakarak “Ey Halid! Al şu sancağı.” dedi. Hz. Halid bin Velid “Ben bu sancağı alamam, sen buna benden daha layıksın. Çünkü sen hem daha yaşlısın hem de Bedir Savaşı'nda bulunanlardansın.” dedi. Hz. Sabit “Al sancağı ey Halid! Vallahi ben onu sana vermek için aldım.” dedi.

Hz. Halid, sancağı alıyordu. O bir askerî dehaydı. Müminler bu denli az iken bir zafer elde etmeleri mümkün değildi. Onun hedefi İslâm ordusunu zaafa uğratmamaktı, büyük kayıplar verdirmemekti. Bunu başardığında aslında bir zafer elde etmiş olurdu. Bizans ordusu İslâm ordusundan altmış altı kat daha fazlaydı. Hz. Halid bin Velid (r.a.) akşama kadar ordusundan zayiat verdirmeden savaşıyordu. Akşam olunca iki ordu da istirahate çekiliyordu. Hz. Halid yeni bir taktik geliştiriyor, sağ cephedeki askerlerini sol cepheye alıyordu. Sol cephedekileri de sağ cepheye alıyordu. Önde savaşan askerlerini arkaya, arkada savaşan askerlerini de ön safa getiriyordu. Böyle bir taktikle sabah iki ordu tekrar taarruza başlıyordu. Bizans ordusu yeni yüzlerle karşı karşıya gelince Müslümanlara takviye güçlerin geldiği zehabına kapıldılar. Müslümanlar ise ardı ardına saldırı gerçekleştiriyordu. Düşman ordusunda bir zaafiyet başladı. Bir dağınıklığa uğruyorlardı. Hz. Halid bin Velid saldırıları yavaşlatıyor ve yavaş yavaş ordusunu geri çekiyordu. İslâm erlerinden ciddi kayıplar vermeden geri çekilmeyi başarıyordu. Ancak İslâm ordusundan on iki mümin şehit düşmüştü.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Medine'de Mescid‑i Nebevi'sindeydi. Rahman‑ı Rahim olan Rabbimiz, zaman ve mekân perdelerini kaldırıyor Mute ovasında olup bitenleri Resulünün görmesini murat ediyordu. Efendimiz aleyisselatü vesselam, mescidinde savaşı gözleri yaşlı bir şekilde izliyor ve şerefli arkadaşlarına anlatıyordu: “Arkadaşlarınız düşmanla muharebeye tutuştular. Zeyd bin Harise şehit oldu.” Sonra Efendimiz “Allah'ım! Zeyd'i bağışla, günahlarını affeyle.” diye dua etti. Ashab‑ı kirama döndü: “Siz de onun için bağışlanma talebinde bulunun.” buyurdu. Mescid‑i Nebevi'de bulunan sahabe‑i kiram pür dikkat Peygamber Efendimizi takip ediyordu. Resul‑i Ekrem Efendimiz: “Şimdi sancağı Cafer aldı, düşmana şiddetle saldırdı. Sancağı tutan eline bir darbe aldı, eli bedeninden ayrıldı, sonra sancağı diğer eline aldı ama o eline de şiddetli bir darbe aldı ve eli bedeninden koptu. Sancağı göğsü ile tutmaya çalışırken yere yıkıldı ve Cafer şehit oldu.” buyurdu. Ve: “Allah'ım! Caferi bağışla, Allah'ım Cafer'in günahlarını affeyle.” diye dua etti. Ayrıca sahabesine Cafer için bağışlanması adına duada bulunmalarını beyan buyurdu. Peygamber Efendimiz Hz. Cafer'i anlatırken cennet‑i âlâda ona kanatlar ihsan edildiğini ve bir o yana bir bu yana uçtuğunu beyan buyuruyordu.

Peygamber Efendimiz daha sonra Hz. Abdullah bin Revaha'nın da şehit olduğunu, sancağı Halid bin Velid'in aldığını anlatıyor: “Allah'ım! O senin kılıçlarından biridir, sen ona yardımcı ol.” diyordu ve gözleriyle savaş meydanını tarıyor gibiydi: “İşte şimdi tandır iyice kızıştı.” buyurdu. Bu mübarek sözleriyle savaşın en çetin devresinin başladığını anlatıyordu.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.), Mescid‑i Nebevi'sinden gül yüzleri solgun, gözleri yaşlı olarak ayrılıyordu. Hz. Cafer'in evine gidiyordu. Hz. Cafer'in eşi Esma binti Ümeys Peygamber Efendimizi saygı ve sevgiyle karşılıyordu. Efendimiz (s.a.v.) melül ve mahzundu. Hz. Esma Hatun: "Ya Resulullah! Anam babam sana feda olsun, seni üzüntülü görüyorum. Ne oldu?” diye sordu. Efendimiz, Hz. Cafer'in çocuklarını istedi. Çocukları koşarak geldiler. Âlemlere rahmet olan Efendimiz, çocukları bağrına basıyor, seviyor, öpüyor ve başlarını okşuyordu. Bir yandan da sessiz sessiz ağlıyordu. Gözyaşlarına engel olamıyordu. Esma Hatun şaşırıyordu: “Anam babam sana feda olsun ey Allah'ın Peygamberi, seni son derece üzüntülü görüyorum yoksa sana kötü bir haber mi ulaştı?” deyince Efendimiz: “Cafer bugün şehit oldu.” Esma Hatun çığlık atıyor ve hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Komşu kadınlar da koşarak geliyor, Esma Hatun'un acısına ortak oluyorlardı.

Hz. Cafer'in büyük oğlu Abdullah: “Resulullah, benim ve kardeşimin yüzünü okşarken ben onun yüzüne bakıyordum. Gözlerinden süzülen yaşlar sakalından akıyor üzerime damlıyordu.”

Peygamber Efendimiz daha sonra kendi hane‑i saadetine gidiyordu. Annelerimize ve kızı Fatıma'ya Hz. Cafer'in ailesi için yemek hazırlamalarını, onları yalnız bırakmamalarını beyan buyurdu. Efendimiz aleyhissalâtü vesselam Mescid‑i Nebevi'ye gelirken yolda Hz. Cafer'in küçük kızı Zeyneb'i görüyordu. Boynu büküktü, mahzundu. Zeyneb'i kucakladı, gözlerinden yaşlar dökülüyordu. Hz. Sa‘d bin Ubade Peygamber Efendimizi ağlıyor görünce niçin ağladığını soruyordu. Efendimiz aleyhissalatü vesselam: “Bu, sevgilinin sevgilisine hasretidir.” buyuruyordu.

Bekir Sağlam

tefsir dersleri

Yazanlarımız