
Şehrin, Osmanlı mimarisinin en güzel örneklerinden biri olan tarihi camisinde müminler cuma namazı için toplanmışlardı. Müezzin efendi, onu görünce çok saygın bir meslek üstadını görmenin heyecanıyla, iç ezan okumak üzere davet etti. Dinleyenleri uhrevi bir âleme taşıyan Davudi bir sesle okunan Ezan-ı Muhammedi,
önce 500 yıllık kubbeye, oradan da inananların kalbine aktı. Ezanı bitirdiğinde imam cuma hutbesini irat ederken cemaatin içinden yaşlı tanıdık bir sima ilişti gözüne. Uzun süre görmediği çocukluk arkadaşı ve komşusu değil miydi o? Daha dikkatli bakınca yanılmadığını anladı. Evet oydu. Çocukluk hatıraları bir film şeridi gibi aktı geçti gözünün önünden. Onun baba evi tarihi caminin doğusunda, kendi baba, dede evi caminin güneyinde idi. Her iki evin pencereleri caminin avlusuna açılırdı. Kendisi babasını küçük yaşta kaybettiği için Taşmektep’te ortaokuldan mezun olana kadar okumuş, sonra ünlü terzi Necmeddin Usta’nın yanına çırak verilmişti. Necmeddin Usta, devrin cumhurbaşkanına elbise dikecek kadar meşhur, günde diktiği 10-12 takım elbisenin parasından kendi ihtiyacı kadarını alıp kalanını çıraklarla, küçük çıkınların içinde yoksul ailelere gönderecek kadar cömert, akşama doğru dükkâna gelen hanımına bunun hesabını veremeyince bedduadan, hafif dayağa varıncaya kadar şiddet görmesine rağmen hanımına sadece tebessüm edecek kadar âlicenap bir zattır. Bu terzi çıraklığı uzun sürmemiş, sesinin güzelliğinden dolayı müezzin olmuş, gazelhan ve mevlithan olarak ünlenmişti. Arkadaşı ise liseyi bitirdikten sonra tıp fakültesinden mezun olmuş, kadın doğum doktorluğunu n yanı sıra Türk Sanat Musikisinin ünlü bir bestekârı ve icracısı olarak gönüller fethetmiş, devlet sanatçısı unvanının yanında 2010 yılı “Sanat Büyük Ödülü” ile Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından mükâfatlandırılmış Prof. Dr. Alâeddin Yavaşça’dan başkası değildi.
Namaz bitmiş sıra tesbihata gelmişti. Arkadaşına bir mesaj göndermek istiyordu. Onun “Gözümden yol bulup gönlüme akdın.” şarkısının suzinak makamındaki bestesi ile başladı tesbihata, sonra hicaz makamına, ondan nihavente, sonra rasta geçip tekrar hicaza dönerek başladığı gibi suzinakla bitirdi tesbihatı. Alâeddin Yavaşça camiden ayrılırken meraklı gözlerle müezzin mahfiline bakıyor, bu makamşinas, musikişinas müezzini merak ediyordu. Arkadaşını görünce iki kolunu açarak onu kucaklarken: “Biliyordum, zaten senden başkası olamazdı Durmuş Hocam!” diyordu.
Kilis’in Hafız Burhan’ı olarak anılan Durmuş Çarpın, özgeçmişini kendi dilinden şöyle anlatır: “Efendim; bendenizin din görevliliğimden kalma lakabım Durmuş Hoca’dır. Soyumuz Ala Haydar diye bir soydan geliyor. Daha sonra Ced olan Maksudoğlu ve babadan dedem Hudarcı Zekeriya adıyla maruf zat imiş. Babam Abdurrahim, annem merhum Atiyle Hanım, Kafaf Çeşmesi banisi Kafaf Muhittin’in kızıdır. Babam Abdurrahim Efendi önceleri mevlevihanede halliye çalmış, sonra Cezarzade Hacı Ahmet Efendi Hazretlerine müridlik yapmış ve şoförlükte karar kılmış bir sonsuz adamdır.
Canbolatpaşa Tekke Camii’nin güneyinde, camiye bir yalın duvar ile komşu olan Eşref Kasteli levhasının karşısındaki 8 numaralı evde 1341=1927 yılında “Pirpirim Zamanı” doğmuşum. Babamı çocuk yaşta kaybettim. Bir yetim gibi kendimi Murtaza Camii’ndeki “Sıçanlı Mektebi” diye tanınan iki sınıflı yani 1. ve 2. sınıfı olan İstiklâl Mektebi’nde buldum. 3. ve 4. sınıfları Şehit Sakıp, 5. Sınıfı Cumhuriyet ilk mekteplerinde okuyup “Taş Mektep” olarak bilinen Kilis Orta Mektebi’nden mezun oldum. Şehrimizde o zaman lise olmadığından lise ve üniversite tahsilini yapamadım.”
Durmuş Hoca ortaokulu bitirdikten sonra 5 yıl terzi çıraklığı yapar, İslâhiye ve Diyarbakır’da askerliğini tamamlar. Tekel’de muhakemat memurluğu ile başlayan memuriyet hayatı, Ulu Camii, Cüneyne Camii ve Çalık Camii’nde 15 yıl süren müezzinlikle devam eder. 5 yıl Mahkeme zabıt kâtipliği ve 17 yıl maliye muhasebe servis şefliği ile sonlanır.
Gazelhandır, mevlithandır, bundan 40 yıl önce avami diye beğenilmeyen Süleyman Çelebi’nin mevlidi yerine okunan, Şemseddin-i Sivasi Hazretlerinin Şemsi mevlidini Kilis’te bilen ve okuyan nadir insanlardandır. Mükrimdir, ikramı sever. Uzun ömründe saadeti de safahatı da dostluğu da ihaneti de yaşamıştır. Ama vefakârlığından kendisine muğber olanlar bile emindirler. İçindeki çocuk hiçbir zaman yaşlanmamıştır. 33 yaşında dul kalan ve kendisini pamuk eğirerek büyüten annesini anarken hâlâ gözleri dolar. Tam bir lezzet ustasıdır. Onun yanında tüm yemekler “Şerif”tir. Baklava-i şerif ten salata-i şerife kadar. Başta Şeyh Abdullah Sermest Hazretleri olmak üzere birçok âlimin ilim irfan meclislerinin müdavimi olmuştur. Güneydoğu’daki gazel meclislerinin baş konuğudur. Gaziantep’te Şanlıurfa’da, Kahramanmaraş’ta yapılan gazel meclislerinde Durmuş Hoca yoksa herkes onun eksikliğini hemen hisseder. Arapça ve Farsça bilir. Ehli tarik bir sufidir bazen, bazen bir gazelhan, bazen sevgilisine nağmeler dizen bir âşık. Şimdiki meslektaşlarından müştekidir. Şikâyeti, yeni nesil müezzinlerin makam ve usûl bilmemesidir. “Onlara defalarca teklifim var: ‘Oğlum, gelin evimde size makam, usûl dersi vereyim, bildiğim naat, ilahi ve gazelleri öğreteyim, sizden ücret de istemem, bunlar benimle mezara gitmesin, genç nesillere aktarılsın.’ dedim. İltifat eden olmadı. Arabesk müzik parçalarına çok banal sözler uydurarak oluşturulan, dinleyenlerin kulaklarını tırmalayan gürültüleri, ilahi diye okuyorlar.” diye dertlenir üstad.
Hayatında onu en çok üzen şey, 15 yıl boyunca “Tanrı uludur.” diye, ezan yerine uydurulan şeyi okuması; en çok sevindiren şey ise ezanın aslına uygun okunması serbest bırakılınca Kilis’te ilk Çalık Camii’nden, gözyaşları ile Suriye’nin köylerinden de duyulacak gür bir sesle Bilal’in (r.a.) mesleğini icra etmesidir.
Dostluğuyla onurlandığım Durmuş Çarpın Hoca’m, 19 Şubat 2017 Pazar günü sabahın ilk ışıklarıyla, hicret ettiği Kayseri’de, bir ömür rızasını kazanmak için çalıştığı, zindanlara atıldığı ama onun yolundan hiç ayrılmadığına şehadet ettiğim Rabbine hicret etti. O vuslata erdi, biz biraz daha öksüz ve mahzun kaldık. Hocama sonsuz rahmetler, ailesine sabır ve metanet diliyorum.
Mahmut KAÇARLAR