Firavunlar diyarı Mısır, idamın ilk uygulandığı ve ilk icat edildiği coğrafya mı?
Yoksa aynı Mısır diyarı “idam” denilen cezayı ebedî ve pek yüce bir mükâfata dönüştüren yiğitler diyarı mı?
Kur’ân’dan okuyalım:
"Derken büyücüler secdeye kapandılar. Harun ve Musa’nın Rabbine iman ettik, dediler.
(Firavun): Ben size izin vermeden önce ona iman mı ettiniz? Muhakkak ki o size büyüyü öğreten büyüğünüzdür. Andolsun ki sizin el ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve hurma ağaçlarına asacağım. Hangimizin azabının daha şiddetli ve kalıcı olduğunu da mutlaka bileceksiniz, dedi.
“Dört Tayf” bir ailenin ikisi erkek ikisi kız dört kardeşin adeta özel adı olmuştu. Dördünün katılımıyla yazdıkları bir kitap önce bu ad ile yayınlandı. Sonra da Müslümanlar onları bu isimle tanıdı ve tanımladı.
“Tayf” ışık huzmesi, kollara ayrılan ışık demetinin her bir kolu anlamına gelir.
Dört kardeşle, yapıp ettikleriyle, bıraktıkları miras ile birebir örtüşen bir benzetme…
Kimdi bu “dört tayf”, etraflarını nurla aydınlatan bu ışık demeti?
Hayat, amaçlarıyla, amaçları doğrultusunda yaşanarak ve amaçlarına uygun bir şekilde son bulmasıyla anlamlıdır, onunla değerlidir. Amaçsız bir hayatın insana yakışan bir hayat olamayacağı apaçık bir gerçektir. Esasen ancak anlam yüklü bir hayat yaşayabilenler, hayatlarına verdikleri anlam doğrultusunda kendilerini aşarak başkalarına faydalı olabilirler.
Müslüman için dini aynı zamanda davasıdır. Yani o, hiçbir zaman iman ettiği ve gereklerini yerine getirmekle sorumlu olduğu dininin, hem kendisi için hem de bütün insanlık için temel bir dava olduğunu hatırından çıkarmaz.Onun için bu davanın anlamı, kendisi tarafından yaşandığı -daha doğru bir ifade ile yaşanması gerektiği- gibi başkaları tarafından da yaşanabilir olması için üzerindeki görev ve sorumlulukların bilincinde olması ve bu bilinci gereğince hareket etmesi demektir.