RAMAZAN AYI KUR'AN AYIDIR

ramazan kuran ayı

Ramazan ayı, bütün insanlık için Rahmet, merhamet ve kurtuluş ayıdır. Çünkü, bu ayda, bütün insanlığı; müjdeleyen ve korkutan,1 uyaran,2 doğru yolu gösteren/hidayet eden,3 hakkı, batıldan ayıran,4 insanları karanlıktan/zulumattan aydınlığa/nura çıkaran5Kur’an-ı Kerim nazil olmuştur.6

Ramazan ayı, aynı zamanda, “Rablerinin izniyle, her iş için meleklerin ve ruh’un indiği”7 ve “bin aydan hayırlı olan kadir gecesinin” içinde8 bulunduğu bir aydır. Halkın deyimiyle de Ramazan ayı, on bir ayın sultanıdır. “Ramazan” kelimesinin sözlük anlamında “yakıcılık” ifadesi bulunur. Kişiliğe ateşte yeniden su verilmesi gibi bir işlem. Cürufundan arındırılması gibi. Bu iklimi yüreği ile yaşayanlar için sonunda kurtuluş var, kurtuluş yani yepyeni bir kişiliğe ulaşma…9

İşte, on bir ay içinde istemeyerek de olsa işlediği günahlardan ya da işleyemediği salih amellerden dolayı manen yıpranan Mü’min, Ramazan ayında işleyeceği salih amellerle ve yapacağı dua ve yakarışlarla, yeniden bir ruh zindeliğine kavuşma fırsatını bulacaktır. Bu nedenle, Ramazan ayı bir Mü’min için, adeta bir tamir olma, rektefeye girme ayı olarak da değerlendirilebilinir. İşte, yepyeni bir kimliğe, yepyeni bir kişiliğe ve yepyeni bir ruh zenginliğine kavuşabilmek de, ancak; insanın kendisini Allah’a götürecek yolda, şeytanın (7/17) ve şeytanlaşmış insanların (6/112) oluşturduğu engellerin ve sunduğu dünyalıkların her türünü elinin tersiyle itmesiyle olabilir. Dünyaya çakılıp kalmanın, mal, mülk biriktirerek dünyevileşmenin boş olduğu, bazen de bunların Allah’a kavuşmada birer mania teşkil ettikleri ve bu fuzuli ağırlıklardan bir an önce kurtulunması gerektiği daha çok bu ayda anlaşılır. Allah’ın emirlerini yerine getirmek için adeta dünyamıza inmiş, yaptığımız ya da yapacağımız amellerle doğru orantılı olarak, bizimle birlikte olmak ya da bizden uzaklaşmak için, elimizi uzatsak dokunacağımız tarzda yakın çevremizde dolaşan meleklerin yoğun olarak bulunduğu ay da yine Ramazan ayıdır. Allah’ın rahmetinin ve bereketinin en yoğun olduğu aydır, bu ay! Bu aya ayrı bir anlam kazandıran Kadir Gecesi ile ilgili olarak, Buhari ve Müslim’de, Ebu Hureyre’den (ra) nakledilen bir hadis, bu ayın ve Kadir Gecesi’nin, biz mü’minler için ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. Peygamber Efendimiz (as) bu hadisinde: “Bir Kimse Kadir Gecesi’nde iman ile Allah’tan mükâfat dileyerek ibadet için kıyam ederse, önceki bütün günahları affolunacaktır” buyurmuştur. Yani, günahlarımızın affolunması için bizden istenen yaptığımız ibadetin sadece Allah’ın rızasını umarak yapmamızdır. Aslında hadis’te geçen, “ibadet için kıyam” sözü çok önemlidir. İbadet, sadece namaz, hacc, oruç vb. gibi ameller olmayıp, aynı zamanda Allah rızası için gerek ferdi ve gerekse toplumu kuşatan her türlü kirliliği, münkeri ve şirki unsurları ortadan kaldırmak için, yapılan eylemlerdir de! Yani, Allah’a ibadet, kula kulluğu sona erdirerek, insanların yalnızca Allah’a kul olmasını sağlamak; kısacası, insan ile Allah arasına giren her tür müstekbir ve tağuti otorite ya da sistemlere karşı kıyam etmek anlamına gelir. Günümüzde ibadet denilince, halk arasında, akla sadece beş vakit namaz gelmekte olmasına rağmen, işin ilginç yanı namazın da gereği gibi anlaşılamamış olmasıdır. Namazın anlamı gereği gibi anlaşılmış olsaydı, bugün, %99’nun ya da %100’nün Müslüman olduğu iddia edilen toplum(lar)a tağuti sistem(ler) egemen olur muydu? Oysa namaz, insanı her türlü kötülükten, ayetin10 tabiri ile ‘Fahşa’dan uzaklaştırması gereken bir ibadet türüdür. Ayette geçen “Fahşa yahut fahişe ise, ölçünün ötesinde kötü ve tiksinti verici olan herhangi bir şeyi belirtir”11 ya da “İslâm şeriatının yasakladığı çirkin iş, yüz kızartıcı söz veya davranış”12 şeklinde tanımlanmaktadır. Bir başka anlatımla, Fuhşiyat (ya da Fahşiyat), aşırılık anlamında, aşırılık da Allah’ın razı olmadığı tüm işler için kullanıldığına göre haram bildiğimiz her şey için fâhiş (fuhşiyat) kelimesini kullandığımız gibi, farzların terkedilmesi için de fuhşiyat deyimini kullanabiliriz.13 Bugün, içinde yaşadığımız toplum da dahil, Müslümanların yoğun olarak yaşadığı toplumlarda, namaz kılanlar küçümsenmeyecek sayıda olmasına rağmen, bu toplumlarda “Fuhşiyat”ın egemen olması, bu toplumlarda yaşayan Müslümanların kıldıkları namazların farkında olmamalarının yanında Allah’ın farzlarını terk etmelerinden ya da bu farzları gereği gibi yerine getirmemelerinden kaynaklanmaktadır. Oysa namaz ve namaz için okunan ezan ve kametler, Müslümanları her türlü tağuti sistemlere karşı kıyama çağırmaktadır. “Bugün Müslüman ülkelerde müezzinin beş vakit tekrarladığı ‘Eşhedü En-Lâilâhe İllallah…’ sözleri bir kulaktan girip başka bir kulaktan çıkıyor ve kimse en ufak bir canlılık göstermiyor. Zira ne bu sözleri söyleyenler söylediklerini biliyor, ne de bunları dinleyenler bu sözlerin gerçek anlamını anlayabiliyorlar. Fakat emin olun, bu sade sözlerin, dünyada var olan bütün batıl düzenleri yıkıp yerlerine hak ve hukuka dayalı bir nizam kurma azim ve taahhüdünü ifade ettiklerini anladıktan sonra, Müslümanlar böyle susup durmayacaklardır. Siz başkalarıyla kavga etmez ve savaşa girmezseniz de dünya sizinle savaşmaya gelecektir…”14 Dolayısıyla namaz, insanı, Allah’ın yasakladığı her şeyden uzaklaştırması ya da emrettiği her şeyi yapmaya yöneltmesi gereken bir ibadettir. Yöneltmiyorsa, Peygamber (as)’in bir hadis-i şerifinde belirttiği gibi “Kim bir namaz kılar da, o namaz kendisini açık ve gizli kötülüklerden alıkoymazsa o namazla Allah’tan uzaklaşmaktan başka bir şey artırmış olmaz.”15 Zaten, sadece namaz bile gereği gibi anlaşılıp amelleştirilebilseydi, bugün halen Müslümanlara yönelik küresel boyutta devam eden baskı, dayatma ve zulümler bu boyutta olur muydu?

Oysa Ramazan ayında inzal olan Kur’an’la birlikte, ilk İslâmî toplumunun inşası da adım adım gerçekleşmekteydi. Çünkü Kur’an-ı Kerim, bir defada toptan inmemişti; toplumda meydana gelen gelişmeler gereğince, değişen ihtiyaçlara göre, toplumun gündelik hayatı sırasında karşılaştığı pratik problemler uyarınca, “parça parça indirilmişti.”16 İşte bu ilahi hikmetin bir neticesi olarak da oruç, Müslümanlara tedrici olarak farz kılınmıştır. “Allah’ın nizamını yeryüzüne hâkim kılmak ve beşeriyete kumandan olup insanlar üzerine şehadet etmek için, Allah yolunda cihad emrinin farz kılındığı ümmete, orucun da farz kılınması gayet tabii idi. (…) bu farizaların esas gayesi, insanoğluna yeryüzünde mühim vazifeler ifa ettirmek ve ahiret hayatında mukadder olan kemâle hazırlamaktır… Ancak ilahi mükellefiyetlerin hikmetini, beşer ilminin keşfettiği şeylere bağlamamak şarttır. Hikmet-i ilahinin insanoğluna bahşetmiş olduğu şeylerin hikmetini, beşerî ilimler ihata edemez. İlmin sahası mahduttur. Bu kadar yücelere ulaşamaz.”17 İslâm’ın üzerine bina edildiği beş esastan biri olan oruç, Kur’an-ı Kerim’de belirtildiğine göre, önceki milletlere de farz kılınmıştır. (2/183) Son Peygamber döneminde ise, Hz. Peygamber (as) tarafından mü’minlere başlangıçta, ayda üç gün oruç tutulması tavsiye edilmişti; fakat bu, sadece bir tavsiye idi; zorunlu değildi. Daha sonra hicretin ikinci yılında, Ramazan’da oruç tutmakla ilgili olarak “Ey iman edenler, sizden öncekilere yazıldığı gibi, oruç, size de yazıldı (farz kılındı)…” (2/183) emri üzerine oruca dayanabilen, fakat tutamayanlara müsamaha gösteriliyordu. Tutamadıkları bir gün oruç için bir fakiri doyurmaları emrediliyordu. (2/184) Bundan bir müddet sonra ise, “Sizden kim bu aya yetişirse oruç tutsun” (2/185) ayetiyle oruçla ilgili son emir de vahy edilmiş oldu. (2/185) Peygamber Efendimiz (as) ise “Kim Ramazan orucunu, samimi bir şekilde ve yalnız Allah rızası için tutarsa, geçmiş günahları bağışlanır.” “Ramazan ayı gelince cennetin kapıları açılır”18 demek suretiyle, Mü’minlerin bu ayda daha çok amel ve Allah’a dua etmeye teşvik etmiştir.

Kur’an Mübarek Bir Gecede İndirilmiştir!..

Kur’an, Ramazan ayında (Bakara, 2/185), mübarek bir gecede nazil olmaya başlamıştır (44/3), Peygamber’e (as)… Bu mübarek gecenin de Kadir Gecesi olduğu, Kadir Suresinde belirtilmiştir. (97/1) Kur’an’ın ilk inen ayetleri ise; Oku emri ile başlıyordu! (96/1) Allah-u Teala, Kur’an’ı, okuma-yazma bilmeyen, ümmi olan Hz. Muhammed’e (as) Oku emri ile göndermiş olması da ilginçtir. Çünkü Hz. Muhammed, kendisine peygamberlik gelinceye kadar, “…kitap nedir, iman nedir bilmiyordu…” (42/52) Cebrail (as), Hz. Muhammed’e (as) kendisinin peygamber olduğunu haber verdiği zaman, böyle bir beklentisi olmadığı için19 endişelenmişti; nitekim eve geldiğinde de, eşi Hz. Hatice’ye (r.anha) “Beni örtünüz, beni örtünüz” diye bu endişesini (dile getirmişti) belli etmiştir. Kendisine, ne oldu diye soran zevcesi Hz. Hatice’ye ise “canımdan korkuyorum” diye cevap vermiştir. Hz. Hatice “Kesinlikle değil. Memnun ol. Allah’a yemin ederim ki, O seni rezil etmez. Sen akrabalarına iyi davranırsın. Doğru sözlüsün (Diğer bir rivayette emaneti yerine getirirsin), çaresiz olanların yükünü hafifletirsin. Fakir ve yoksullara yardım edersin, misafirperversin, iyi işlerde yardımcısın…”20 demişti. Hz. Hatice’nin (r.anha) bu düşüncesi amcazadesi Varaka Bin Nevfel tarafından da doğrulanmıştı. Allah-u Teala tarafından ümmi olan (A’raf, 7/157), okuma ve yazma bilmeyen Hz. Muhammed, (as) bütün alemlere (21/107, 62/3) sonuncu peygamber olarak gönderilmişti. (33/40) Yani, Kıyamete kadar, Hz. Muhammed’den sonra yeni bir peygamber gelmeyecekti. Kur’an-ı Kerim’de, Peygamberlerin özellikleri de şöyle belirtilmektedir; onların beşer oldukları (10/2;14/10-11), müjdeci ve uyarıcı oldukları (2/213; 4/165), Gaybı bilmedikleri, melek de olmadıkları (6/50), sadece tebliğ ile görevli oldukları ve İnsanların üzerine muhafız olarak da gönderilmedikleri (4/80;6/107;42/48), Allah’a rağmen hüküm koyucu değil, Allah’ın indirdikleri ile hükmettikleri (4/105;5/48,49), dilediklerine şefaat edemedikleri (9/80), hidayet edici de olmadıkları… (2/272;28/56)

Peygamber(ler)i Allah ile kul arasında sadece bir “aracı”, bir “postacı” olarak görmek, peygamberlik müessesini ve onları gönderen iradi otoriteyi tanımamak anlamına gelir. Çünkü Peygamber olmadan, Allah’ın dininin anlaşılması ve gereğince yaşanılması mümkün değildir. Peygamberler, Allah’tan aldıkları vahiyi pratiğe aktaran, onu açıklayan (16/44) ve gerektiğinde tahsis eden elçilerdir, çünkü Peygamberler kendiliklerinden hüküm koymazlar (14/11;18/26,27,110), kendilerine vahyedilen ayetlere uyarlar (6/50;7/203). Bu nedenle, Peygambere itaat (4/64;7/35…) ve ona iman (2/136,137;4/136) peygamberi gönderen irade tarafından mü’min olmanın olmazsa olmaz şartı olarak belirlenmiştir. Çünkü Peygambere itaat etmek, Allah’a da itaat etmek anlamına gelir. (4/80) Dolayısıyla, Peygamberleri bir “postacı”, bir “aracı” olarak görenlerle, Peygamberleri inkâr edenler aynı akıbeti paylaşacaklardır. (3,/32; 4/150;6/89;10/74)

Kur’an’a ve ona iman edenlere her dönem saldırılmıştır!..

Diğer semavi Kitaplar gibi, Kur’an-ı Kerim'de inzal olduğu toplumun diliyle indirilmişti. (14/4) Bu, Allah’ın bir sünnetiydi. Çünkü, başka bir dilden gönderilmiş olsaydı, toplum haklı olarak, dilini anlamadıkları bir dini yaşamakta ve onu kabullenmekte zorlanacaklardı. Bu nedenle de itiraz edeceklerdi. Bu gerçeği Allah’u Teala bir ayetinde şöyle belirtiyor; “Eğer biz onu (Kur’an’ı) yabancı bir dilde Kur’an yapsaydık derlerdi ki: “Ayetleri (anlayacağımız) biçimde açıklanmalı değil miydi? Arap’a yabancı bir söz mü (geliyor)?” (41/44) Müşriklerin ya da inanmamak için bahane arayanların bu tür itirazlarına meydan vermemek için de Allah’u Teala Kur’an’ı Arapça inzal etmişti. Ama buna rağmen müşrikler inanmamak için kendilerine göre bahaneler uydurarak itirazlarda bulunmaya devam ettiler.

Kureyş müşrikleri, başlangıçta Kur’an’ı ve onu tebliğ eden Peygamberi önemsememişlerdi; çünkü, halktan hiç kimsenin Peygambere inanmayacağı düşünülmüştü. Ve bu düşünce de onları rahatlatıyordu. Ancak, Kur’an’ın -kısa bir sürede- insanların kalplerinde meydana getirdiği olumlu etki, özellikle de saltanat sahibi Kureyş’in müşrik önderlerini korkutmuştu. Aslında bu, sadece o döneme ait bir korku olmayıp, tarih boyunca –kıyamete kadar- bütün müşriklerde var olacak bir korkuydu. Müşrikler bu korkunun önüne geçmek için de, Kur’an’ı bir taraftan Kureyş’in ileri gelenlerinin, diğer taraftan da halkın kabulünü engellemek için çeşitli çareler düşünmeye başlamışlardı. Gerçekten de Kur’an, bu tür korkuların yanında, aynı zamanda kâfirlerin tuğyanlarını ve küfürlerini de artırmaktaydı. (17/60, 82, 25/60) Ancak bütün bu tuğyan ve azgınlıklarına rağmen müşrikler, Kur’an’ın belagati, edebi üstünlüğü, ortaya koyduğu gerçekler karşısında hayretlerini de gizleyemiyorlardı. Hatta Kureyş’in müşrik önderlerinden, Ebu Sufyan, Ebu Cehil ve Ahnes bin Şerik birbirlerinden habersiz olarak, gizlice, her defasında birbirlerine bir daha gelmemek üzere söz vermelerine rağmen, üç gece üst üste Peygamberin evinin duvarının dibinde Kur’an dinlemek zorunda kalmışlardı.21 Bu, Kur’an’ın İlahi oluşundan kaynaklanmaktaydı. (4/105, 5/48) İşte bu nedenle, müşrik önderler, Kur’an’ın halk üzerindeki etkisini -en azından- azaltmak için, Kur’an’a ve onu tebliğ eden Peygambere çeşitli iftiralarda bulunuyorlardı. Peygambere ‘deli’, ‘sihirbaz’ (10/2), ‘hasta’ diye iftira ederlerken; Kur’an’a da uydurma sözler, evvelkilerin masalları (6/25) şeklinde iftiralarda bulunuyorlardı. Amaç ne yapıp yapıp Muhammed’i Peygamber, Kur’an’ı da Allah’ın kelamı olduğunu kabul etmemek ve başkalarının da kabul etmesine engel olmaktı. Ancak, Kureyş Müşrikleri, kendilerini helak edecek derecede gösterdikleri çabalara rağmen, Kur’an’ın halk nezdinde kabul görmesine engel olamamışlardı. Buna bir de Kur’an’ın müşriklere meydan okuması22 karşısındaki acziyetleri ilave olunca, çılgına dönüyorlar ve Kur’an’ı okutmamak ve dinletmemek için çeşitli yeni yollar aramaya başlıyorlardı. Tarih boyunca bütün müşriklerin Allah’tan gelen vahiy karşısında ortaya koyduğu tepkilerin aynısını, ne yazık ki, Mekke müşrikleri de tekrarlamışlardı. Bu nedenle de namazlarında yüksek sesle Kur’an okuyan Peygamberi susturma yoluna gittiler. Evinin avlusunda Kur’an okuyan Ebu Bekir’i de bu yaptığından vazgeçirmeye çalıştılar. Kur’an okunurken ellerini ağızlarına götürdüler, kulaklarını tıkadılar, büyüklenerek duymamış gibi yaptılar ve başkalarının da dinlememesi için ellerinden ne geliyorsa arkalarına koymadılar. Nitekim bir ayette de belirtildiği gibi bunu peygambere ve Kur’an’a üstün gelmek için yapıyorlardı.23 Oysa Hz. Muhammed (as), Peygamber olduğu 40 yaşına kadar kendi kavmi arasında, ‘Muhammed’ül Emin’ olarak yaşamıştı. Müşrik önderlerin emanetleri kendisine emanet edilmiş ve hiçbir emanete ihanette bulunmadığı gibi yalan söylemeyen, doğru olarak tanınan birisiydi. Kureyş’in kendi arasındaki ihtilaflarında da hakem olarak belirleniyordu. Ancak, her şey Hz. Muhammed’in peygamber oluşu ile değişmişti. Çünkü, onlar, peygamberliğin kendilerine geleceğini tahmin ediyorlardı. (43/31) Bu olmayınca da Kureyş müşrik önderlerinin, Peygambere ve Peygamberliğe karşı tavırları değişmişti. Nitekim, Ebu Cehil’in “Biz ve Abd-i Menaf Oğulları şan ve şeref konusunda şimdiye kadar yarıştık durduk ve hep at başı gittik. Onlar yedirdiler biz de yedirdik, giydirdiler biz de giydirdik, diyet yüklendiler biz de yüklendik; ama şimdi onlar, ‘bizim kendisine vahy gelen bir nebimiz var’ diyorlar, biz bunun dengini bulamayacağımıza göre, imkân yok ona iman etmem”24 şeklindeki sözlerinden de anlaşıldığı üzere, Peygamberlik ve ona gelen mesaj Hakk olarak kabul edilmesine rağmen sırf çekememe, inat ve kibir yüzünden iman etmiyorlardı. Çünkü, “Onlar Muhammed’e karşı değiller, Muhammed’e gelen Hakk’a/risalete karşı idiler.” (6/33)

Allah’ın ipine sımsıkı sarılalım!..

Müslümanlar olarak, içinde bulunduğumuz durumu düşünmek için, Ramazan ayını bir vesile kabul etmemiz gerekmektedir. Bize yönelik bunca saldırıya rağmen, hala ayakta oluşumuz, -laikleri, müşrikleri kudurtsa da- ufak kırıntılar halinde de olsa var olan İslâmî hassasiyetlerimizdendir. Bugün içinde bulunduğumuz zilleti, vurdumduymazlığı aşabilmenin yolu da ancak bu hassasiyetlerimizi artırmakla mümkündür. İşte bu hassasiyetlerimizi arttırmak için de Kur’an’ın öngördüğü toplumsal mücadeleyi en iyi şekilde veren Resullah’ın örnekliğini, (33/21) gündemimizin en temel ve vazgeçilmez maddesi haline getirmemiz gerekmektedir. İlk insan, ilk Peygamberle başlayan ve kıyamete kadar devam edecek olan tevhid ve şirk mücadelesini, Kur’an’ın öngördüğü ve Peyagambir’in (as) pratize ettiği şekilde anlamamız ve pratiğimize aktarmamızla mümkün olur. Bu mücadele çizgisini de “Fitne kalmayınca ve din yalnızca Allah’ın oluncaya kadar cihad edin/savaşın” (8/39) ayeti belirlemektedir. Bu, aynı zamanda, Müslüman’ım diyen herkesin için -ben yapmazsam da olur diyemeyeceği türden- bir görev ve sorumluluktur. Dolayısıyla bu görev sorumluluğu gerçekleştirmek için, Kur’an’ı ve onu pratize eden Resulallah’ın (as) hayatını, mücadelemizin merkezine oturtmamız gerekmektedir. Çünkü Kur’an, ilk inzal olduğu zaman ve mekândaki tazeliğini hala koruyan ve bundan sonra da koruyacak olan bir kitaptır. Aynı şekilde, Peygamber’in (as) de hadisleri, pratik kılavuzluğu, tutumu, tarihte bir daha benzeri görülmemiş olan o ilk dönem nesli gibi önümüzdedir.25 Dolayısıyla Kur’an’ı ve onun öngördüğü hayatı, öngördüğü şekilde yaşayabilmek, ancak, Allah’ın ipine sımsıkı sarılmakla mümkün olacaktır. (3/102) Zaten, Kur’anı ahlak edinen Peygamberin mücadele süreci de bunu gerektirmektedir.

Bu kutsal Ramazan ayında İslam dünyasının çeşitli bölgelerinde –Afganistan’da, Irak’ta, Suriye’de, Filistin’de, Yemen’de, Arakan’da, Doğu Türkistan’da, Sudan’da ve daha birçok bölgede- küresel küfür ve işgalci güçlere karşı yiğit Müslümanların cihadı ve direnişi bütün olumsuzluklara rağmen devam etmektedir. Her Müslüman’ın üzerine düşen en temel İslami görev ise, bu Müslümanların mücadelelerine madden ve manen yardımcı olmaktır. Bu, aynı zamanda Allah’ın dinine de yardım anlamına gelecektir. Elbette Allah, kendi dinini yeryüzünden silmek isteyen küfür ve şirk güçlerine karşı, direnerek ya da cihad ederek gayret gösteren Müslümanlara yardım edecektir. (47/7) Belki bu vesileyle, Müslümanlar içinde bulundukları bu zilletten kurtulmaları söz konusu olabilir.

Ali Kaçar


[1] Fussilet, 41/4.

[2] En’am, 6/92,155; A’raf, 7/2

[3] Bakara, 2/2; Nisâ, 4/175.

[4] Bakara, 2/185; Furkân 25/1.

[5] Maide, 5/16; İbrahim, 14/1.

[6] Bakara, 2/185.

[7] Kadir, 97/4.

[8] Kadir, 97/3.

[9] Ahmet Taşgetiren, Yeni Şafak, 27 Aralık 2000.

[10] Ankebut, 29/45.

[11] Prof.Dr. Toshihiko İzutsu, Kur’an’da dini ve ahlaki kavramlar, Pınar Yay.İst.s.306

[12] Şamil İslâm Ansiklopedisi, İst. 1990. s.138

[13] Ercüment Özkan, İnanmak ve Yaşamak, Yöneliş Yay.İst.Nisan 1998 s.363

[14] Mevdudi, Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi ve Hz. Peygamber, Pınar Yay. Ank.1984, Cilt II.s.404

[15] Feyzu’l-Kadir, VI,221 (9014)’den nakleden; Elmalılı Hamdi Yazır,Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yay. s.223

[16] 17/106: “… Ve Kur’an’ı, onu zaman aralıkları ile ve üzerinde dura dura okuyasın diye parça parça indirdik.”

[17] Seyyid Kutup, Fizilal-il-Kur’an, Hikmet yay. İst.1972, c.1, s.348

[18] Buhari, Savm,2,5,6. (II,226-228)

[19] Kasas, 28/86; “Sen, sana bu kitabın verileceğini ummazdın…”

[20] Mevdudi, Tefhimu’l Kur’an, İnsan Yay. İst.1991. s.176

[21] Daha geniş bilgi için; Ali Ünal, Mekke Resullerin Yolu, Pınar Yay.s.168

[22] -Allah-u Teala, , Kur’an’ın bir benzerini getirmeleri (17/88) veya benzeri on sure getirmeleri (11/13) veyahutta benzeri bir sure getirmeleri (10/38,2/2324) hususunda Kur’an düşmanlarına karşı meydan okunmuştur.

[23] Fussilet Suresi, 41/26; “İnkar dediler ki: “Bu Kur’an’ı dinlemeyin ve onda (okunurken) yaygaralar koparın. Belki üstün gelirsiniz”

[24] M. Asım Köksal, 269-71

[25] Seyyid Kutub, Yoldaki İşaretler, Hicret Yay. İst. 1977 s.16

tefsir dersleri

Yazanlarımız