TARİH VE SÜNNET

tarih ve sunnet

Beniadem gittiği yoldan emin olmak istediği zaman, kendinden önce yaşamış kendi cinsinden canlıların yapıp etliklerine bakarak yol alma mecburiyetini duyar. Böyle yapmak isteği hem güvenirli hem meşru addedilir oluşundandır. Güvenilirdir, çünkü daha önce denenmiş ve iyi netice alınmıştır. Şayet kötü bir sonla sonlanmış ise vazgeçilir. Meşrudur, çünkü yapılagelen bir süreklilik arzeder, devamlı işlem halinde olduğu için kimse garipsemez, acabalarla karşılanmaz, nereden çıktı sorusu gündeme gelmez. Aslında ırsi olarak da böyleyiz, fert fert geldiğimiz; soyumuz da belli. Toplum olarak geldiğimiz yer de belli. İnanç olarak da geldiğimiz yer belli. Biz İbrahimiyiz. Yani İslâm, atamız Adem’den beri devam edegelen bir inanç bütününü oluşturur.

Tarih denilen şey de tüm geçmişimizi bize belgeler, nasıl bir yerden geldiğimizi, insanlık tarihi boyu nasıl iz takip ettiğimizi, Ademoğlu serüvenini fotoğraf gibi çeker ve bize sunar. Allah tarafından görevlendirilen Elçiler hariç her beniadem bir öncekinin izini takip eder ve üzerine bazen bazı şeyleri bazı şartlarla bazı ilaveler yapabilir. Bu yönüyle topluma yön vermeye niyetli olan veya olup bitenleri anlamaya çabalayan her fert tarihe bakmak zorundadır. Öyle de olmuştur.

Tarih bize kimliğimizi hatırlatır, nerede durduğumuzu, nasıl durduğumuzu, gösterir. Hem kültür olarak böyledir, hem teknik olarak böyledir, hem siyaset olarak böyledir.
Teknik olarak böyledir: Çünkü teknik gelişmeler bizden önceki beniademin yaptıkları üzerine bina edilegelmiş icatlardır. En mucitler bile bir önceki icatlar üzerine icatlarını bina etmeye mecburdurlar aksi ise boşuna çaba olur. Yoktan var etme Allah'a has birşeydir. O iddiada bulunmak insanı insanlıktan çıkartır, uluhiyet iddia eden taği olur. Tağutlar beşerdir ama insanlıktan nasipleri yoktur. Düşünce dünyamız bile gördüklerimizle okuduklarımızla herhangi bir yolla edindiklerimizle şekillenir. Düşünce dünyamız bir bakıma kıyas dünyasıdır, gördüklerimizle yola çıkarak bir yerlere varabiliriz ancak. Duyulmamış görülmemiş birşeyler peşinde deliler bile koşamaz. Tüm teknik gelişmeler, neticede bir yere akar orada toplanır orada şekillenir orada herhangi bir icada vesile veya yardımcı olur. Bu yönüyle adına pozitif denilen bilimler hem hedef itibarıyla hem organize itibarıyla birbirine yardımcı olurlar yekdiğerini besler. Ayni zamanda birbirinin devamıdırlar da. Süreklilik arzederler, geçmişlerine sıkı sıkıya bağlı olmak zorundadırlar. Onun için her bilim dalı kendi geçmiş tarihini bilmek ve geliştirmek zorundadır ve öyle de olagelmiştir. Geçmiş kimyayı bilmeden yeni bir kimyevi madde icat etmeye yeltenmek acaba nasıl bir sonuç doğurur? Ayrıca kimya veya fizik bilimiyle uğraşan biri deney metodunu inkâr ederek veya onu statik bularak gramer veya mantık usulüyle bir yol izlemeye kalkışsa sonunda nereye varacak? Yahut hukuk metoduyla yeni bir patlayıcı icad etmeye kalkışsa ve bunu da mantıki olarak hiç bir boşluğunu da bırakmasa eline o adamın nasıl bir meta geçecek beniademe nasıl bir kıymetli hediye bırakmış olacak? Birileri pozitif bilim dallarından herhangi birinde başarılı olmak istiyorsa tabii olarak o dalı iyi bilmek, o dalın geçmişine bakmak zorundadır.

Kültür olarak geçmiş bizi ihata etmiştir: Çünkü geçmişten kurtularak, onu yok sayarak, hiç yaşanmamış kabul ederek bir yerlere ulaşmak, iyi bir yerlere ulaşmak namümkündür. Ama gittiği yeri pek önemsemeyen varsın nereye gidersem gideyim, sonucu kimin işine yararsa yarasın diyen varsa o başka, böyleleri istediğini yapma hakkına sahipler biraz da mazurlar. Ekin (kültür)in tarihi seyrini bilmeden, ona ulaşmadan, dayanaklarını bilmeden yeni bir şey söylemek yahut toplumun kültürel yapısına katkıda bulunacağını iddia etmek yanlıştır. Çünkü toplumları ayakta tutan onların bir nevi ruhlarını oluşturan geçmiş kültürleridir. Herhangi bir şekilde topluma yönelmek isteyen -bu ister toplumu değiştirmek için olsun ister anlamak için olsun isterse bozmak için olsun- herkes toplumun değer yargılarını bilmeye mecburdur. Aksi halde çok şey yaptığını sanabilir ve fakat netice olumsuz olur. Onun için toplumsal kaideler uyulması gereken formüllerdir. Bunlar yok sayılarak bir yere varılamaz. Bu kimya formülünü inkar ederek yepyeni bir patlayıcı türü icad etme ameliyesine girişmek gibidir. Birşeyler elde edilir fakat o patlayıcı ya yapanın elinde veya evinde patlar ve facia doğurur. Geçmiş harsı ve nesli muhafaza etmeden faaliyatta bulunmak zalimlerin tahribatına yakın tahribat yapmaya bilmeden vesile olma tehlikesi de vardır.

Geçmiş kültür bize miras olarak kalmıştır, bu mirası harcamak veya kullanmak bize aittir. Tevarüsen gelen mirası daha iyiye doğru götürmek, üzerine yeni şeyler bina etmek, geliştirmek, güzelleştirmek, hantallığını gidermek, aslını bozmadan çağımızın ihtiyaçlarına cevap verir hale getirmek bize düşer. Kavimleri ve ümmetleri tanımadan onları hayırlı yola iletmek mümkün olmadığını tarih bize gösteriyor. Ajanlar bile faaliyet yürüttükleri yerlerin yöresel gelenek, dil, dinlerini araştırır, öğrenir. Bununla kalmaz onlara tabi olur, yerli halk gibi yaşar sonra da yapmak istediğini yapar. Kur'an tefsirinde eski cahiliye Arap şiirinin katkısı olmuştur. Kur'an kelimelerini anlamak için cahili dile başvurulmuştur. Peki Müslüman olan, Allah'a ve ahirete inanan, ölüme, dirilmeye, hesaba, cennete, cehenneme inanan, her yaptığının kendisini cennet veya cehenneme götüreceğini hesaplayan, bizden önce yaşamış olan, bizim derdimizle hemdert olan ve neticede bazı meyveler bırakarak ahirete göçen insanların, selefimizin hiç mi değeri yoktur. Biz bunlardan nasıl bigane kalırız?

Toplumu yönlendirmeye niyet etmiş tüm insanlar önce o toplumu tanımak zorundadır, toplum tanınmadan istekleri, zaafları, meziyetleri bilinmeden toplum hakkında ahkam kesme ve toplum adına söz söyleme hakkını elinde bulundurma mustağriplerin işidir. Topluma, toplumun harsına, esatirine, folklorüne, ananesine, tarihine yabancı kalarak onları değiştirilmesi gereken bir meta veya bir fabrika malı gibi görme ittihatçılık mantığıdır. Bu mantığı biz Müslümanlar devralamayız. İttihadın varisleri halka tepeden bakan müstağrip, Kemalist, halkçı, sosyalist, züppe zümrelerdir. Bu çok ucuz, tamamen kitabi sol söylem maalesef Müslümanlara da sirayet etmiş bulunmaktadır.

Toplumun iyiye doğru düzeltilmesi, ıslah edilmesi, sapkınlıkların önlenmesi, bid'at ve hurafelerden arındırılması tabii ki gereklidir. Ama önce inandıklarımızla, peşinde olduklarımızla içinde yaşadığımız ve ıslahı için çalıştığımız toplumun değer yargılarını gerçekçi bir şekilde kıyaslamak gerekir. Birileri bunları süregelen din anlayışının kabulü veya geleneklerin muhafazası gibi anlarsa yanlış anlamış olur. Savaşta bile düşmanı net tanımak gereği vardır. Yoksa kitleyi aynen kabul etmek, değer yargılarını değiştirmeden olduğu gibi muhafaza etmek, dinini ciddiye alan bir Müslümanın kabulleneceği şeyler değildir. Çünkü toplum İslâmi değerler açısından tefessüh etmiş bir güruh haline gelmiştir.

Yukarıda sayılan nedenlerden ötürü tarihe, resmi olmayan tarihe yönelmemiz, ümmet olarak, üzerinde yaşadığımız ülke olarak nerelerde hatalar yapılmış, nerelerde isabet edilmiş bilmemiz gerekir. Eğer bir dönüşüm sağlanacaksa oralardan bazı ipuçları aranıp bulunma gereği ön plandadır. Bunun için tozlu tarih raflarına müracaat etmek, sonra tarihten, orada olup bitenlerden birşeyler kapmak gereğine inanıyorum. Geçmişin tecrübelerinden müstağni olacak kadar kendimden emin olmadığım için tozlu raflara müracaat ediyorum. Birilerinin tecrübeye, geçmiş tecrübeye ihtiyacı yoksa yapıp ettiklerinden çok emin ise istediği gibi hareket edebilir, geçmişe dönüp bakma ihtiyacını duymayabilir. Ama sonunda bir yerlere toslarsa o zaman dönüp tarihe bakmak ister ve fakat iş işten geçmiş olur.

Şeklen ve zihnen uymamız gereken rehberlerimiz geçmişte yaşamışlardır ve biz onlara uymakla mükellefiz. Seleflerimizin yapıp ettiklerini, çevrelerini, içinde bulundukları ortamı bilmeden onların yaptıklarına yeni bir şey ilave etmek çok çok zordur. Gittikleri yol, takip ettikleri metod bilinirse bunun üzerine yeni şeyler bina etmek mümkündür. Yepyeni, hiç olmamış şeyler peşinde koşmak bizi yanlış yola sürüklemesinden endişe duymamız lâzım.

Siyasi olarak geçmiş bizi çepeçevre kuşatmıştır. Allah Rasulü'nün (sav) bi'setinden bugüne takip edilegelen bir siyasi seyir çizgimiz vardır. Bunun kabul edilebilir ve reddedilebilir yönleri olmakla beraber bundan bigane kalamayız. Yok sayıyor görünsek bile tavır ve akıl yürütmelerimizle benzer yolu izlediğimiz rahatlıkla söylenebilir. Sadece bizim için geçerli olan bir kural değildir bu. Kâfir, müfsid, mülhid, laik, Alevi vs. için de geçerlidir. TC inkâr ettiği, düşünce ve anlayış olarak reddettiği, hakaret ettiği bugün bile geri kalmışlığının müsebbibi gördüğü Osmanlı'dan ne kadar kurtulabilmiştir. Siyasi ve yapısal işleyişinde Osmanlı'nın hâlâ izlerini taşımakta daha doğrusu izini takip etmektedir. İran İslâm Cumhuriyeti'nin Pers geleneğini ne kadar terk ettiği sorulabilinir. Türklerin Şamanlıktan ne kadar kurtulduğu gündeme alınabilinir. Toplumlar iliklerine işlemiş bir nevi karakterleri haline gelmiş işleyiş ve tavırları kolay kolay bırakamazlar. Sayılan şeyler ideal şeylerdir diye zikredilmiyor, bunlar vakıalardır. İnkâr etmekle bir yere varılamaz. Ve onları ortadan da kaldıramayız. Öyleyse varlıklarını kabul edip iyiye doğru düzeltme yoluna gitmeliyiz.

Siyasi tavır alışımızda gerek kurumlar gerek devlet yapısı açısından kendimizi bugüne kadar tarih sahnesinde İslâmi hüküm sürenlerin üstünde ve ötesinde bir yere oturtarak varlığımızı ispata kalkarsak modern devlet yapısının tuzağına düşmüş olacağız. Bugünkü Suud rejiminin Vahhabi anlayışının gelip dayandığı nokta bu vehimin sonucudur. Yani önceki siyasi İslâmi anlayışların dışına çıkma saplantısı. İran'ın ulus devlete dönüşme emareleri göstermesi de Şii devlet geleneğinin az olması ve Sünni devlet geleneği Şia’yı tatmin etmemesi de nedenleri arasındadır. İslâm'ın hilafet anlayışını dar ve bu yüzyılda uygulanmasını mümkün görmeyenler ya ulus devlete razı olma mecburiyetinde kalırlar veya siyasi parti anlayışlarının muhalif cephesini İslâmi kabul etme gibi bir garipliğe düşerler. Hâlbuki siyasi tarihimiz bize yeter derecede örneklik teşkil etmektedir. Bugüne kadar kimsenin aklına getirmediği, üzerinde düşünmediği siyasi model sunma, tıkanan beşeri sistemlerin kendi iç arayışlarıdır. Beşer aklının ürünü olan idari mekanizmaların işleyişinin tıkanması aslında Müslümanlara ufuk açması gerekirken onların içine düştüğü açmazı İslâm'ın da açmazıymış gibi kabullenip reçeteler üretme psikozundan kurtulmaları lâzım. Modern dünyanın açmazlarını onu bu hale getiren uluslararası istikbar çözmek durumundadır. Aynı gezegende ve aynı çağda yaşıyor olmamız problemlerimizin tıpatıp aynı olduğunu göstermez. Çünkü biz Müslümanların dünyaya, insanlara, eşyaya bakışımız ile kâfirlerinki farklıdır. Aklımız farklı çalışmalıdır.

Dünya sisteminin açmazlarını onlar adına açmaya yeltenmek, bunun için dini referanslar bulmaya çalışmak, kâfirlerle aramızda hiçbirşey olmamış ve yokmuş varsaymak, dünyaya bakamamaktır. Olup bitenlere iyice bakanlar modern dünyanın gelip dayandığı noktanın insanlığın hayrına olmadığını da görürler. Dünya sisteminin çifte standardını şu anda yaşıyoruz.

Bosna, Çeçenistan, Filistin, Türkiye bunların Müslümanlar için nasıl bir hayat hakkı öngördüklerinin belgesidir. Türkiye içinde gelişen olaylar da mustağriplerin bize nasıl baktıklarını açığa çıkarmaktadır. Başbağlar, Gaziosmanpaşa, Aziz Nesin olayı, başörtüsü vs. yeteri kadar bize örneklik teşkil etmektedir. Müslümanlardan dünya sisteminin ve Türkiye'deki temsilcisinin yapıp ettiklerini görmek istemeyenler adı geçen olaylara bakmıyorlar veya baktıklarını anlamıyorlar. Çünkü anlamak işlerine gelmiyor veya anlarlarsa işleri kesatlaşıyor.

Türkiye coğrafyasında beraber yaşama adına Allah ve Rasulü'nün hoş göremeyeceği hoşgörüyü göstermek adına, tiraj kaygısı taşımak adına, oy avlamak adına, karşı tarafta itibar kazanmak adına siyasi model üretme ne kadar İslâmi olabilir? Tevhid akidesine ters düşen tüm siyasi varsayımlar İslâm'ın ruhuna aykırıdır ve İslâmilik damgası taşıyamaz. Açılan bu siyasi tuzağa ilişkileri geniş yelpaze arzedenler rahatlıkla düşüyor. Bir yerde karşı tarafın (tanrıtanımaz, Kemalist, laik, Alevi...) da reklamı yapılıyor. Tarafeyn hem birbirlerini reklam ediyorlar hem herkes kendi kesiminin kredisini itibara, şöhrete dönüştürüyor.

Aklı erdiğine inanılanlar da bu ortamı besleyen, hoş göstermeye çalışan teoriler üretiyorlar. Allah'a inanıp inanmama, şirke bulaşıp bulaşmama, salih amel işleyip işlememe, adil davranıp davranmama ikinci plana itiliyor, görmezlikten geliniyor. İslâm'ın namaz, oruç gibi taabbudi emirleriyle yönetim biçimi, kurumların işleyişi gibi kamusal emirleri birbirinden kopuk hatta birbirine aykırı olabileceğini İslâmi kabul etme yanlışlığı yaşanıyor. Namazı emreden Allah'tır, uygulama biçimini, şeklini, kalıbını bize gösteren Efendimiz (sav)'dir. Adil davranmamızı emreden Allah'tır. Nasıl adil davranacağımızı, hangi şekilde hareket edersek adil olacağımızı örnekleriyle gösteren yine Efendimiz (sav)'dir. Çünkü o uyulması gereken biricik örnektir. Namazda önder kabul edip idari sistemde önder kabul etmeme dinin bir kısmını ketmetme anlamına gelir. Siyasi açmazımızın temelinde bu ayırım yatmaktadır. Eğer Efendimizi (sav) siyasi önder kabul etmez isek çağın siyasi sistemlerden birine söz gelimi Demokrasi’ye İslâmi kılıf geçirerek sahiplenebiliriz. Seçimi bey'at, istişareyi meclis kabul etme hastalığına kapılabiliriz. Üstelik bunu hem gelenek adına -İslâmi gelenek adına- hem ıslah ve daha İslâmîlik adına da yapabiliriz. Efendimizi (sav) takip etmeye çalışırsak namaz, hac, oruç gibi ibadetlerde takındığımız tavın takınabilirsek siyasi tavır alışımızda referans kaynağımızı Kitap ve Rasul-i Zişan'ın sünnetini yeterli ve zaruri görürsek rahatlarız. Çünkü İslâmî nasslar bizim için hem gereklidir hem yeterlidir.

Tarihe, geçmiş mirasa karşı serbest davrananlar aslında sünnete yeteri derecede ehemmiyet vermesini bilemeyenlerdir. Çünkü sünnet -Kur'an'ın kendisi de- tarihten bize tevarüsen gelmiştir. Sünnet hakkındaki mutaalalar Kur'an için de geçerlidir yani Kur'an'ı da sünneti de bize insanlar ulaştırmışlardır. Bize ne Kur'an indirildi ne Kur'an Allah Rasulü'ne (sav) inerken yanında idik. Sünneti bize nakledenler Kur'an'ı da nakledenlerdir. Sünnet ikinci teşrii kaynağımızdır. Peygamber'e imanın ne demek olduğunu iyice düşünmek lâzım gelir. "Peygamber geldi, Kur'an'ı tebliğ etti, iyi bir insan idi" demek Peygamber'e iman de-ğildir. Böylesi bir inanç insanı Müslüman kılıp kılmadığını da iyi düşünmek lâzım. Müsteşrikler de Muhammed'in (sav) iyi bir insan olduğunu söylerler. Hatta bazı Müslümanlar müşriklerin (müsteşriklerin) peygamberi öven bu laflarına aldanarak onların Müslüman olduklarını sanırlar. Allah ile Peygamber arasını açmanın kâfirlik alameti olduğunu Kur'an bize bildirmektedir. Kur'an'ı iyice okuyan ve üzerinde düşünen herkes Allah'ın peygambere teşrii hakkı tanıdığını görür. Eğer şartlanmamış, Peygamberi kendi seviyesine indirme ön kabulü yok ise. Allah'ın Peygamber'e tanıdığı hakkı ona çok görmek kimsenin ne yetkisi dahilindedir ne de gücü.

Sünneti kaynak saymama modernistliktir. Siyasi olarak uluslararası sistem entegre olanlarla, jeokültürel yapıyı savunan yerelliği İslâm'la bağdaştırma eğilimini gösterenlerle aynı şeyleri farklı söylemlerle ifadelendirmektir. Bunun neticesi bizi ulus-devlete veya beşeri sistemlerden demokrasiye götürür. Bununla ilgili Kur'an-ı Kerim'den çokça ayet zikredilebilir. Ama böyle bir şeye burada girilmeyecektir.

Sünnet aslında biraz ürkütücüdür. Yani bizi modern dünya nezdinde güç durumda bırakır. Bizi dünya sistemine uyamaz hale getirir, sisteme yabancılaştırır, ehlileşmemizi zorlaştırır, bizi siyasi bid'at ve hurafelerden korur. Bu da sistemle aramızda hiç bir zaman uzlaşması mümkün olmayan bir hatt-ı hareket koyar. Kâfirce tavır takınmamızı önler. Kılık kıyafetten yemek içmeye, finans kurumundan hisse senetlerine, vade farkından kâfire muhabbet beslemeye kadar tüm hayatı düzenler. Uymamız gereken yolu tevili mümkün olmayacak şekilde açık ve net olarak orta yere serer. Biz ya uyarız veya uyamayız. Yumuşatmamız kâfirlerin yaşantımızı hoş karşılayabilecek bir noktaya gelmemizi sünnet önler.

Sosyal alanda bizi iki tehlike bekliyor; biri dünyada olup bitenleri kavrayıp ona kapılma, ona uyma tehlikesi, diğeri dünya sistemini anlamama ona uzak durma adına daima yenilikler icad eden tecrübesizlik tehlikesi. Genç kadrolar, genç sistemler, genç idareciler, genç düşünceler -genç = tecrübesiz ve tecrübeden yararlanmayı abes sayan- her zaman kâfirlerin işini kolaylaştırır. Onları rahat yutan bir lokma gibi görürler. Türkiye'deki İslâmi çalışmalar da hep talebe hareketleri olarak kabul edilmiş, hareketi yürütenler de bunu böyle kabul ederek ona göre tavırlar takınmışlar. Neticede bu ülke topraklarında hareket geleneği bir türlü oluşamamıştır. Herkes ilk defa bu işi yapıyor havasına girmiş, öncekilerin iyi işlerini de görmezlikten gelerek tarihte ve günümüzde tek sahih hareketin kendilerinin yürüttüğü açmazına girmişlerdir. Bu delikanlılık tavrı taşıdığı zaaflar dolayısıyla istikbarın işini hafifletmiştir. Sosyal açmazın temeli tarihi birikimin inkarı ve sünneti seniyyenin hafife alınmasıyla irtibatlıdır. Kur'an'ı anlamada tüm bilgi birikimini yok sayarak bugünden asr-ı saadetten daha iyi ortam olduğunu savunmak, bilgi çağının avantajlarını Kur'an'ı anlamada yeterli ölçü görmek gibi basitlikler bizi talebe mantığına mahkum kılar. Gerek sosyal faaliyette, gerek Kur'an'ı anlamada biz kurallara uymalıyız ve uyulması gereken kurallar mutlaka olmalıdır.

Bir gecede kimseye müracaat etmeden sabah olgun insan olarak kalkmak ananevi bilgi edinmemize aykırıdır. Bu olsa olsa Hinduizm'in bulaştığı sufi geleneği olabilir. Kur'an'ı geçmiş bilgi birikiminden azade bir şekilde kendi başına yeterli derecede anladığına inanmak bir gecede olgunlaştığına inanan anlayışla paralellik arzeder. İsterse bu sufi anlayışını İslâm dışı saymış olsun. Sadece isimlendirme farkı vardır aralarında. Herkesin herşeyi eksiksiz bilebilirliğine inanmak insan olma sınırını zorlamaktır. Biz insanız ve tabii Müslümanız. İnsan olarak zaaflarımız, bilgi birikimimizde eksiklikler vardır. Eğer Allah'ın yardımı olmadan, öncekilerin bilgi birikimi olmadan Kur'an'ı eksiksiz anlayabileceğimize inanıyorsak bu insan olma sınırını aşmak veya sufi geleneğine uymaktır. İnsanı tuğyana sevkeden onun istiğnasıdır. Beşer sınırını aşarak tağutlaşma, kul olma, eksik olma, zaaf taşımayı küçümsemek daha doğrusu kabul etmemektir. '

Zihnimizin böyle işlemesinde demokrasinin, humanizmanın katkısı ve etkisi vardır. Çünkü demokrasi bize; "siz herşeyi ihtiyaç duymadan kendi kendinize halledebilirsiniz" dedirtiyor. Varoluşçuluğun, humanizmanın temeli de insanı rab yerine koymakta. Kanun koyma nasıl tağutilik ise konulan kanunları hesaba katmama acaba ne olur? Allah'ın iradesine müdahalesine insanı zorlayan şımarık demokrat anlayış iki uç ile önümüze sürülüyor: Hoşgörü ve sadece ben biliyorum.

Allah tarafından bize bildirilen Kitap ve sünnete sarılırsak hem rahatlarız hem emniyetli hareket etmiş oluruz. Gerek mücadeleyi göze alamayan yorgunlar, gerek yenilgi tadamamış "ben bilirim" diyen imtiyazlılar insanı gereğinden fazla merkeze alırlar. İnsanın eşrefi mahlûkat olması ile bu anlayış çok farklıdır. Kulluk sınırını zorlamak Allah'a isyan etmektir. Allah'a isyan fiili olduğu gibi fikri de olabilir ve en tehlikelisi de budur. Hem fikri hem tecrübi hem yapabilirlik açısından ayakta kalabilmek, var olmak ile Allah'a, Allah'ın emirlerine, Peygamber'in çizgisini takip etmeye karşı lakayıtlık farklı farklı şeylerdir. Aslında Peygambersiz Kur'an'ı anlamak vahdet-i vücutçuların insanı Allah'ta görmek düşüncesiyle çok derinden bir akrabalığı vardır. İnsanın aklına sınır koymamak Allah'la boy ölçüşmektir. Halbuki bize kulluk yeter. Allah kul olmamızı ve Peygamber’e ümmet olmamızı emrediyor. Kulluğu hafif gören vahdet-i vücutçular "fenafıllah" mertebesine ulaşmayı umarlar. Akla gereğinden fazla değer verenler nassları sığ bulma hastalığına kapılırlar.

“Biz Allah'ın kulu ve Muhammed'in ümmetiyiz. Bu bize hem yeter hem de buna mahkumuz.”

Kâzım Sağlam

(Değişim Dergisi, sayı 24, Mayıs 1995)

Yazanlarımız