ÖMER KÜÇÜKAĞA HOCAMIZ İLE - 7

omer kucukaga 7

Medeniyet: Yeni bir şehre geldiniz? Nasıl buldunuz bu şehri?

Küçükağa: Isparta çok güzel bir şehir. Halkı mütedeyyin ve sıcak. Hemen her evden Kur’ân-ı Kerim sesleri geliyor. Bu, tarifsiz bir sürür ve manevî bir huzur verdi bana. Isparta'nın bu özelliği gerçekten çok hoşuma gitti. Şunu da hemen söyleyeyim ki, bolca Kur’ân-ı Kerim okumayı, onu anlamak için çaba göstermeyi ve çocuklarımıza öğretmeyi, mümkünse ezberletmeyi, ben Müslüman kimliğinin birinci şartı kabul ediyorum. Bu, benim kendiliğimden uydurmuş olduğum bir şart değildir, aynı zamanda sahabe-i kiramın da bize miras bıraktığı kimliktir. Onlar bildikleri her âyeti bol bol okurlardı. Rasûlullah Efendimiz (s.a.v.), namazlarında bazen bir saat Kur’ân okurdu. “Bir saat” ifadesiyle mübalağa ettiğim sanılmasın. Hadislerde geçen “Şuradan şuraya kadar okurdu.” ifadelerine bakacak olursak bu ifadenin az bile kaldığı söylenebilir. Hadis âlimlerinin bunları oturup hesaplaması lazım. Belki de hesaplayanları vardır. Rasûlullah Efendimiz (s.a.v.), belki yarım saat secdede kalıyordu, belki kıyamda bir saat Kur'ân okuyordu. Mübarek ayaklarının şişmesinin, vücudunun yorgun düşmesinin sebebi bu değil miydi? Isparta’nın başka bir özelliği daha vardı. O da Kız İmam-Hatip Lisesi’nin olmasıydı. Bu, Türkiye’de ilk defa Isparta'ya nasip olmuş bir özelliktir. O zamanlar ülkenin hiçbir yerinde Kız İmam-Hatip Lisesi yoktu, sadece Isparta’da vardı. Kız ve erkek öğrenciler ayrı ayrı sınıflarda okuyorlardı.

Medeniyet: Isparta’da yurtta kalıyorsunuz. Yurt hayatınızdan da biraz bahseder misiniz?

Küçükağa: Isparta’da yatılı bir öğrenciydim, yaşları bizden büyük olmalarına rağmen hocalarımızla arkadaş gibiydik. Yurtlarda nöbetçilik sistemi olurdu. Hocalar da nöbetçi olurlardı. Yanlarına gider, kendileriyle uzun uzun sohbetler ederdik. Allah selamet versin bir hocamız vardı. Bekârdı ve nöbetçi olsun olmasın hep orada kalırdı. Odası ayrıydı. Bizim -özellikle de benim- akşam saatlerimiz genelde onun yanında geçerdi. Konuşur, dertleşir, sohbetler ederdik. Bir hocamız da tarikat mensubuydu. Öğrencileri daima tasavvufa teşvik ederdi. Sonraları kendisi bir tarikat şeyhi oldu. Şimdi hâlâ hayatta ve bir tarikatın şeyhi, aynı zamanda siyasî bir partinin de genel başkanı. Doğrusunu söylemek gerekirse öğrencilik yıllarımda bu öğretmenimizin bende bıraktığı izlenim pek müspet değildi. Şimdiki çalışmalarını ve gidişatını çok da hayırlı görmüyorum. Ne diyelim, Allah (c.c.) niyetine göre ya yanlışlarını düzeltsin veya önünü açsın. Onunla ilgili bu kadarlık değerlendirme yeter galiba. Sadece şu kadarını ilave edeyim ki, lise ikinci sınıf öğrencisi olarak ben, onun konuştuğu bazı kelimeleri müstehcen bulurdum ve sıkılırdım. Bir öğretmenin o kelimeleri kullanması içimi daraltırdı. Belki kendisine müspet bakmayışımın temelinde bu ve buna benzer bir iki hatıra vardır. Dava adamı, çocukluğunda da, gençliğinde de, rahatsızlığa sebep olabilecek kelimeler kullanmamalı, müstehcen fıkralar anlatmamalı. Eğer böyleyse, ileride onun büyük bir lider ve önder olacağını iddia edemezsiniz. İyi bir önder, iyi bir lider, hem çocukluğunda temiz bir hayat yaşar, hem öğrenciliğinde, hem gençliğinde, hem de ihtiyarlığında. Daima nezih bir dil kullanır. Benim o gün için öğretmenimde gördüğüm portre, şu andaki konumuna hiç uygun değildi ne yazık ki! Ama bazı öğretmenlerimiz de vardı ki, öğrenciler ile birebir ilgilenir, evlerine gider, gece-gündüz çaba gösterir ve onların yetişmesi için katkıda bulunurlardı. Mehmet Güreşçi adında bir matematik hocamız vardı mesela. Kendisi iyi bir fizikçi ve matematikçiydi, çok zekiydi ve başarılıydı. Duruşu da çok güzeldi. Onun için öğrencileri çok etkilerdi. Kendisini hayırla anıyorum. Allah mükâfatını bol bol versin inşallah...

Medeniyet: Isparta’da neler yaptınız, hayatınızda ne gibi değişiklikler oldu?

Küçükağa: Isparta'ya gittiğim bu dönemde hâlet-i ruhiyemde birtakım değişimler yaşadım. Erzurum’da iken daha dışa dönük, daha aktif bir öğrenciydim. Fakat Isparta'da içime kapandım, ilginç bir şekilde ilk üç-dört ayım bir tür inziva şeklinde geçti. Niye böyle oldu anlamadım? Acaba yeni çevreyle mi uyuşamadım? Hayır, aslında bende uyum problemi fazla olmaz, ama nasıl olduysa böyle oldu. Okuldan çıktıktan sonra eve gitmezdim. Sidre diye bir mekân vardı, oraya giderdim. Okul çıkışı olduğu için hava genelde kararmış olurdu. Eski Isparta evlerinin olduğu mahallelerden geçerek Öküz Battı mevkiine varır, güzelim çeşmesinden kana kana su içer, abdest alır ve akşam namazımı kılardım. Karanlıkta Sidre Dağı’na çıkardım. Yürüyerek ne kadar sürüyor, şu anda unuttum. Ama yorucu bir yolculuktu. Orada bir mescit vardı. Mescitte oturur, kitap okur, düşünürdüm. Kendime göre yalnızlığımı yaşardım. Sonraları Sidre çeşitli İslâmî grupların mekânı oldu. Belli mübarek gecelerde burada sohbet ederlerdi. Sanki bereketli bir mekânmış gibi bir durum aldı. Yoksa önceden böyleydi de ben mi bilmiyordum? Onu bilemem, ama ben oradan çok tat alırdım. Manzara muhteşemdi. Şehir, ayaklarınızın altında. Evler, sokaklar, caddeler ışıl ışıl, cıvıl cıvıl. İnsanların hayatlarında böyle içine kapandıkları dönemler olur. Aslında eğer onu iyi yönetebilirlerse faydalı da olur. Ama iyi yönetemezlerse, bunalıma, depresyona kadar gider, Allah korusun. Ben, siz genç arkadaşlara da zaman zaman yalnız kalmanızı, yalnız kalırken Kur’ân okumanızı, ibadet, tefekkür ve bol bol dua etmenizi tavsiye ederim.

Medeniyet: Bu çağda “yalnız” kalmak... Zor değil mi?

Küçükağa: Bu peygamber mesleğidir. Peygamberlerin hayatlarında mutlaka böyle dönemler vardır. Nitekim Rasûlullah Efendimiz (s.a.v.)’in peygamberlik öncesi döneminde de bu vardı. Dağlara çıkar, mağaralarda yalnız kalırdı. Vahyin gelişi de öyle bir ana rastlamıştı biliyorsunuz. Bu bir arınma sürecidir. Arınma, tazelenme ve dirilme... İnsan arınmak için, hayatının belli dönemlerinde böyle yapmalıdır. Zor da olsa yapmalıdır. Hele hele günümüzde, modernizmin insanı çok kirlettiği, ruhunu adeta sarıp sarmaladığı bir dönemde Müslüman’ın buna çok ihtiyacı vardır. Müslüman, iç arınmayı yaşarsa, kardeşleriyle bazı konularda tartışmaların ne kadar boş, kıskanmaların, çekememezlik- lerin ne kadar anlamsız, fikrî ayrılıklardan kaynaklanan dedikoduların ne kadar çirkin olduğunu çok daha iyi anlar. Çünkü böyle anlar insanın ruhunu olgunlaştırır. Ruhu/maneviyatı gelişen ve olgunlaşan insan da böyle basit, lüzumsuz dünya işlerine aldanmaz.

Isparta benim için bu yönüyle çok faydalı oldu. Bir de babamın arkadaşlarıyla gittiğimiz Barla gezisi faydalı oldu. Allah makamını cennet etsin, rahmeti ile muamele buyursun, Nurettin ağabey vardı, Salim amca vardı. Bunlar babamın arkadaşlarıydı. Birbirimize çok yakındık. Onlarla birlikte Barla ziyaretine gittik. Barla’da Üstad Said Nursi’nin kaldığı, ağacın üzerinde kendisine bir mahfil yaparak ibadet ettiği bir yer vardı. Orada sabahladık, ilk kez orada görmüştüm kuzu çevirmesini. Nefis bir tadı vardı. Kuzu çevirme ustası da Nurettin ağabeydi. Sonraları inşaattan düşerek hayatını kaybetmişti sanırım. Allah rahmet eylesin... Isparta’nın bana sağladığı faydalardan üçüncüsü de vaazlardı. Birkaç arkadaşla bazı camilerde vaazlar vermeye başladık. Hitabeti iyi olan öğrenciler, şehrin çeşitli camilerinde mübarek gün ve gecelerde vaazlar, hutbeler veriyordu. Ben de onlardan birisiydim.

Medeniyet: Kim organize ediyordu sizleri?

Küçükağa: Kim organize ediyordu, okul mu, müftülük mü, yoksa ben mi? Orasını çok hatırlayamıyorum. Fakat sınıflara giderek kim daha güzel konuşuyor, diyerek araştırmalar yaptığımı çok iyi hatırlıyorum. Sınıflardan birer ikişer kişi böyle buluyorduk. Onları ben dinliyordum, seçimlerine galiba ben karar veriyordum. Belki de beni okul görevlendirdi, dediğim gibi orasını hatırlamıyorum. Dört-beş kişi tespit ettik. Isparta’nın belli camilerinde vaazlar verdik.

Medeniyet: Kimler vardı vaaz grubunuzda?

Küçükağa: Hatırladıklarım arasında Muammer Özkan, Bekir Sağlam vardı. Onlarla tanışmamız da vaazlar vesilesiyle olmuştu. Yaş olarak onlardan biraz daha büyüktüm. Hangi camiye gideceklerini, ne konuşacaklarını sanırım ben tespit ediyordum. Her ikisiyle de tiyatro çalışmalarında beraber olduk. Bekir Sağlam da tiyatroda bir rol canlandırmıştı. Bekir Sağlam’ı tanırsınız değil mi? Kendisini sonraları çok geliştirdi. Meşhur bir “Sakarya" okuyucusu oldu. Sakarya şiirini çok güzel okuyordu. Sakarya şiiri gecelerin vazgeçilmeziydi. Sanki her programda okumak şartmış gibi telakki edilirdi. Milli Türk Talebe Birliği (MTTB) başkanlığım dönemimde, İzmir’e Necip Fazıl’ı konferans için davet etmiştik, Bekir Sağlam o konferansta Sakarya şiirini okumuştu. Üstad Necip Fazıl çok etkilenmişti. Kim bu, diye özel olarak sormuştu. Şiir, çok meşhurdu, Türkiye’de her tarafta okunuyordu, ama Bekir çok daha güzel okuyordu. Jestleri, mimikleri, teatral gösterileri içten ve coşkulu okuyuşuyla buluşunca gerçekten dinlenmeye değer bir hâl alıyordu. Şimdi okuyor mudur bilmem... Yoksa yaşlandı mı? Arkasından ‘Pamuk Dede’ diye bağırıyormuş çocuklar.

Medeniyet: Isparta Kız İmam-Hatip’te başörtüsü problemi yaşandı mı hiç?

Küçükağa: Maalesef yaşandı, nasıl olduysa Isparta’da bir anda başörtüsü problemi çıktı. Türkiye’nin ilk ‘başörtüsü problemi’ muhtemelen bu anlatacağım olaydır. Kim iktidar kesin bilmiyorum, ama Demirel’dir herhalde. “Kızlar başlarını açacaklar!” diye okullara emir geldi. İmam-Hatip’te bütün kızlar tesettürlü. Zaten belli bir gaye ile gönderilmişler o okula. Bir de başlarının açılması emrediliyor. Öğrencilerin büyük bir çoğunluğu da dışarıdan gelmeydi... Erzincan, Erzurum, Eskişehir, Kütahya... Türkiye’nin hemen her yerinden... Aileleri yanlarında yoktu. Ya yurtta kalıyorlardı veya ev tutuyorlardı. Emir geldi ki kızlar örtülerini çıkaracak. Herkes şaşkın, kızgın ve öfkeli. Müdür emretti, açılacak! Böyle olmayacak, bir şeyler yapalım, birbirimize yardımcı olalım, dedik. Bir zorladılar, iki zorladılar olmadı. Kızlar başlarını açmadılar. Üçüncüsünde pazartesi veya cuma günü törende askerin geleceği söylendi. Denildiği gibi de oldu. Asker geldi, ama başarılı olamadı. Şiddet kullanmadı, sadece sert ikazlarda bulundu o kadar.

Medeniyet: Bu durumda siz ne yaptınız?

Küçükağa: Bu arada biz de bir plan yaptık. Nasıl bir plan? Anlatayım... On-on beş arkadaş bir araya geldik. Dedik ki, madem İstiklâl Marşı toplu okunacağı sırada asker gelecek ve kızların başlarını zorla açacak, biz bunu bir şekilde engelleyelim. Askerlerle mücadele edemeyiz. Öğrenciyiz, buna gücümüz yetmez. Bütün çevrelerde noktalar tespit ettik. Beş on arkadaşı buralara yerleştirdik. Kızlar hangi noktadan geliyorsa önlerini kesecekler, diyecekler ki, başınızı zorla açacaklar, gelmeyin, İstiklâl Marşı’nın okunmasını bekleyin. Kızları beklettik. Asker geldi. Toplantıda erkeklerin hepsi hazır, ama kızlar yok. Şaşırdılar tabii. Neye uğradıklarını bilemediler. Ondan sonra da zaten asker hiç gelmedi.

Medeniyet: Okul idaresi yasağı uygulamaya çalıştı, peki öğretmenler?

Küçükağa: Bazı öğretmenler, biliyorsunuz böyle zamanlarda kraldan çok kralcı kesilirler. Öğrencilerin örtülerini zorla açmaya çalıştılar. Bir edebiyat öğretmenimiz vardı. İsmi Muharrem’di. Soyadını unuttum. Hatırlanacak kadar da iyi bir edebiyat öğretmeni değildi. Erzurumlu yıllarımı anlatırken fikrini hiç beğenmediğim, ama iyi bir edebiyat öğretmeni olduğunu söylediğim Veysel Sönmez’den daha önceleri sizlere bahsetmiştim. Muharrem Bey ise edebiyattan hiç anlamıyordu. Edebiyat hocası olmaması gereken birisiydi. Ne duygusal derinliği vardı, ne inceliği, ne yeteneği, ne de bilgisi. Ama hasbelkader olmuş işte. Bizim sınıf müdür odasının yanındaydı. Eski konaklar gibi, okulun üst katına ayrı ayrı merdivenlerden çıkılırdı. Bir kız öğrenci oradan çıkarken, Muharrem Bey dediğim bu öğretmen, elini kızın başına uzattı ve çıkart şu şapkayı, diye bağırdı. Kız şöyle bir geri çekildi. Çekilirken de güzel bir cevap verdi. ‘‘Dikkat et, bu şapka değil, başörtüsü, başörtüsü!” dedi. Kız yürüyüp sınıfa gitti. Tabii öğretmen çok bozuldu.

Ben koridorun öte tarafında bekliyorum. Yine böyle bir vaka yaşanacağını tahmin ediyorum ve kendimi ona göre hazırlıyorum. İkinci bir öğrenci daha geldi. Yine elini uzattı, kızın örtüsünü almak istedi. Hemen elini yakaladım. Ne oluyor, dedim. Siz ne yapmaya çalışıyorsunuz? Derslerinde çok da başarılıydım, bu yüzden beni çok severdi. Ömer, dedi. Ömer mömer yok, sana mı kalmış milletin başörtüsü, şimdilik sadece elini tuttum, bir daha başörtüye elini uzatırsan bu sefer başka şey olur, bunu böyle bilesin, dedim. Bak, bunca insan birikmiş, öfkeyle seni bekliyor, sonra seni ben de kurtaramam, diye de ekledim. Bağırsam düşüp bayılabilirdi. Boylu boslu, iri yarı birisiydi, ama çok korkaktı. İnanır mısınız, o Muharrem Bey, ondan sonra ne kimsenin başına elini uzattı, ne de başörtüsüyle ilgilendi.

Medeniyet: Yasak sona erdi mi?

Küçükağa: Hayır, başörtüsü sorunu devam etti. Baskılar gittikçe de arttı. Sonunda bir kısmı bahçede açtı, bir kısmı bahçeye çıkmadı. Bir dönem daha geldi, baskılar iyice şiddetlendi. Hem içeride, hem dışarıda öğrenciler başlarını açmaya mecbur tutuldular. Kısa sürdü. Bazı veliler çocuklarını okuldan aldılar, okutmadılar. 1968, 69 ve 70’li yıllar. Kırk sene olmuş, Türkiye’de sistem başörtüsünü hâlâ hazmedebilmiş değil. Bir halloluyor, bir olmuyor. Şu anda bile üniversiteye giremeyen bazı başörtülü öğrenciler var. Büyük çoğunluk giriyor, ama giremeyenler de var. Hâlâ örtülü bir şekilde devlet dairelerinde, özel kuruluşlarda vazife yapamayan Müslüman hanımlar var. Niye böyle?

Medeniyet: Aynı soruyu biz size sormak istiyorduk? Niçin böyle?

Küçükağa: Aslında yasakçı despot zihniyet, kendi açısından inandığı değerlerin gereklerini yerine getiriyor. Kırk elli yıl sürdüğüne göre tutarlı ve istikrarlı da sayılırlar. Bazı arkadaşlarımız uzun yıllar “Başörtüsü bir sembol değildir.” dediler. Aslında bu yanlış bir kanaatti. Başörtüsü bir semboldür. Ben, hiçbir zaman sembol değildir, demedim. Başörtüsü iyi bir semboldür hem de. Bir Müslüman hanımın kimliğine ilişkin bilgi verir. Tabii ki başörtüsü takmayanlar o kimlikten çıkmazlar. Müslümanlık dışına gitmezler. Uzaktan bakan bir insan, tesettürlü hanımla hiç konuşmasa bile onun Müslüman bir hanım olduğu izlenimine varır, istisnalar hariç, bu bütün dünyada da böyledir. Mısır’a gittiğiniz zaman da bunu görürsünüz, Suriye’ye gittiğiniz zaman da, başka yere gittiğiniz zaman da...

Medeniyet: İslâm, vahiy kaynaklı bir dindir, sınırları net ve bellidir, konjonktüre göre asla değişmez, esnemez, gevşemez. İslâmî mücadeleler ise çağın şartlarına göre şekil alabilir tabiî olarak. Acaba “tesettür” de değişebilir, te’vil edilebilir, fürûât kabul edilebilir bir fariza mıdır? Ki mâlümâliniz olduğu üzere, bazı kişi ve çevreler bu konuda ileri geri konuşabiliyor, olmadık hükümler vererek halkın kafasını karıştırabiliyorlar.

Küçükağa: Başörtüsü, Allah’ın Müslüman hanımlara kesin bir emri. Tamamıyla Kur’ânî bir emir. Nur ve Ahzab sûrelerinde geçiyor. Müslüman hanımlar bunu yapmakla mükellefler. Yapmadıkları takdirde günaha girerler. Şimdi televizyonda, İslâm’dan hakkıyla nasibini alamamış, ilahiyat patentli bazı kimseler çıkıp diyorlar ki, başörtüsü İslâm’ın şartı değil. İslâm’ın şartı değil, ama İslâm’ın gereği. İslâm’ın şartı farklı, gereği farklı... Kelime oyunu yapmak ilim sahibi insanlara yakışmaz. Hırsızlık yapmamak da İslâm’ın beş şartı içinde yer almaz. Zina yapmamak da beş şartın içinde yer almaz. İslâm'ın şartı değil deyip kelimeyle oynamak ve İslâm hakkında fazla bilgisi olmayan bu toplumla alay edercesine konuşmak, kusura bakılmasın, ama düpedüz sahtekârlıktır. Kur’ân-ı Kerimin emirlerine inanmak imanın şartlarından biridir, ama Âmentü’de yer almaz. “Kitaplara” diye geçer sadece. Kitaba inanmak ne demek? Kitabın içinde ne varsa baştan sona her âyeti.

İslâm’da ‘teferruat’ kelimesi bu manada kullanılmaz. Daha ziyade farzların, haramların ve kuvvetli emirlerin dışındaki ayrıntılar için kullanılır. Usûli’d-Din ve Fürûü’d-Din terkipleri vardır mesela. Usûli’d-Din iman esasları, Fürûü’d-Din de iman esaslarının dışında kalan her şey manasına geliyor. Bu manada fürûât denilebilir. Fakat bugün toplum bunu böyle anlamaz. Çünkü toplum teferruat kelimesini, yapsan da olur, yapmasan da olur, işlesen de olur, işlemesen de olur anlamında kullanmaktadır. Bu kelimeyi kullanan bir insan, toplumdaki karşılığını bilerek kullanmak zorundadır. Başörtünün bugünkü toplumdaki karşılığı asla teferruat değildir. İslâm’ın aslî emirlerinden birisidir. Ve İslâm’ın bütün emirleri için müminlerin mücadele etmeleri de Allah’ın emridir. Zekât da böyledir, oruç da böyledir, hac da böyledir, başörtüsü emri de böyledir, zina ile mücadele de böyledir, yalanla mücadele de böyledir... Bunlar bugün kullanılagelen anlamda asla teferruat değildir. İslâm’ın kesin emirleridir.

Medeniyet: Müslümanların tek derdi sadece başörtüsünün okullarda serbest olması mı? Nihâî gaye bu mu gerçekten?

Küçükağa: Hayır, tek derdimiz başörtüsü veya okullardaki yasaklar değil elbette. Böyle düşünmek bir Müslüman’a yakışır mı hiç? Müslüman’ın bu dünyadaki nihâî hedefini Kur’ân belirlemiş zaten. “Fitne kalkıp din yalnızca Allah’ın oluncaya kadar” mücadele... Bütün İslâmî problemler bizi ilgilendirir. Dün ilgilendirdi, bugün ilgilendiriyor yarın da ilgilendirecektir. Başörtüsü bugün de problemdir. Bu, hem karşı taraf için böyledir, hem bizim için böyledir. Bu sebeple başörtüsü, Müslümanların her zaman öncelikli meselelerinden birisi olmalıdır. Sadece üniversite öğrencilerinin girmesi ile mesele bitmez ki! Bugün Müslüman hanım, Allah’ın emri olduğu için başını örtüyorsa her yerde örtmelidir. Bunun asla hiçbir istisnası olmamalıdır. Kurumlarda da örtecektir, devlet dairelerinde de örtecektir, kamusal denilen alanlarda da örtecektir, kısaca istediği her yerde örtecektir. Bu hem İslâm’ın emridir, hem de üzerine çok düşünmedikleri insan haklarının gereğidir. Hangi açıdan alırsanız alın, bu yapılan uygulama bir zulümdür. Fakat bu zulüm şimdi eskisi kadar katmerli devam etmiyor. Kısmen kırılmış durumdadır, inşallah bu gidişle de kırılacaktır. Başka çaresi de yoktur. Ben görürüm göremem, Türkiye’de kırılacaktır bu. Siz görürsünüz, eminim siz görürsünüz. Türkiye’de Müslüman hanımlar diledikleri yerde başörtüleri ile hizmetlerini yapacaklar ve asla tahkir edilemeyeceklerdir. Türkiye’de de süreç böyle işliyor, böyle gidecektir Allah’ın izniyle. Tabii mücadeleye destek vermeyenler, onu halkın gözünde küçük düşürmeye çalışanlar kaybetmiş olacaklardır.

Isparta’daki başörtüsü yasağı bir süre daha devam ettiyse de ertesi sene halledildi. Isparta halkı siyasîlere baskı yaptı. Çeşitli dernek ve vakıflar ilgililerle görüştüler. Sonraki yıllarda yine yasak... Bir dönem yasak geliyor, bir dönem gelmiyor. Bu da Türkiye’deki sistemin tereddütlerini gösteriyor. Ben bunu bırakırsam, her taraf başörtülü olursa ne olacak? Şu anda da ondan korkuyorlar. Başörtülüler çoğaldı, ne olacak?

Medeniyet: Okulda sportif faaliyetlere katılıyor muydunuz?

Küçükağa: Isparta İmam-Hatip Lisesi’nde, bir dönem futbolculuk hayatımız oldu. Okul takımında oynadık. Maç içinde kalecimiz sakatlandı, kaleye ben geçtim. Geçiş o geçiş, ondan sonra sürekli kaleci olarak kaldım. Antrenörümüz, bundan sonra kaleci aramayacağım, kalecimiz sensin, dedi. O dönemde sportif çalışmalarımız oluyordu. Genelde çok kitap okuyan, çok düşünen öğrencilerin spor hayatları zayıf olur. Ben bunu da yanlış görürüm. Aslında spor dediğimiz, beden eğitimi dediğimiz şey de maneviyatla alakalıdır. Hz. Eyüp (s.a.) istisna olmakla beraber, bildiğimiz bütün peygamberlerin bedenleri güçlü kuvvetli... Hz. Eyüp’ün de tabii bir imtihanı var, o farklı... Rasûlullah Efendimiz (s.a.v.) biliyorsunuz sporu çok severdi, güçlü kuvvetli birisiydi. Sporu gençlere özellikle tavsiye ediyorum. Bütün hayatı kitap okuyarak, ders çalışarak geçen insan bana göre biraz eksik kalan bir insandır. İnsan hayatı maddî ve manevî olmak üzere ikiye ayrılıyor. İnsan denen varlık, bir bedene ruhun üflemesiyle yaratılmış. Ruh boşluğa üflenmemiş ki. Bedenimiz, Allah’ın bize bir emaneti. O’nu geliştirmemiz, güçlendirmemiz istenmiş. Nitekim Hasan el-Benna’nın kendi öğrencilerine özel spor programları vardı. Mutlak sûrette sporla meşgul olurlardı öğrenciler. Ama Türkiye’deki cemaatlerin büyük çoğunluğunda bunu göremeyiz. Risale-i Nur talebeleri arasında sistemli bir spor programı yapıldığını hiç duymadım. Diğer tarikatlarda ve cemaatlerde de... Bu, radikal diye adlandırılan kesimlerde görülür biraz. Onlar sportif çalışmalara biraz önem verirler. Geçmişte MTTB ve AKINCILAR spora gereken önemi vermişlerdir.

Medeniyet: Sürgün hayatınız...

Küçükağa: Sürgün hayatım... Beşinci sınıfın ikinci döneminde yatılıya tayin oldum. Altıncı sınıfın ikinci döneminde de sürgün oldum. Nereye? Adana’ya. Sebep biraz karışık. İki sebep var deyip genelleme yapalım. Biraz fazla aktifiz. İdarenin dikkatini çekiyoruz.

Medeniyet: İdarenin dikkatini çekecek kadar aktifsiniz, neler yapıyordunuz?

Küçükağa: Birkaç aylık inziva dönemi yaşadım dediysem, hepten hayattan da koptum demedim tabiî. Okulda yine bir şeyler yapıyoruz kendi çapımızda, spora katılıyoruz, vaazlar veriyoruz, sohbetler düzenliyoruz, belli olaylarda inisiyatif kullanıyoruz vs.

Medeniyet: Evet, şimdi sürgün...

Küçükağa: Bir gün okulda kavga oldu. Okulun en kabadayısı kavga ediyor. Biliyorsunuz, her okulda olur böyle kabadayılar. Herkes onlara çok saygı duyarlar. Ya da çekindikleri için böyle yaparlar. Okulun iki kabadayısı vardı. Bunlardan birisi, yakın arkadaşlarımızdan birisiyle kavga ediyor. Arkadaşımız, zayıf ve güçsüz tabii. (Hocamız, konuşmasında isim de zikrediyor, ama yayımlanmasını istemediğinden biz de yayımlamıyoruz. M.B.) Bu kabadayı onu hırpalıyor biraz. Baktım kimse de gidip ayırmıyor, seyrediyor resmen. Niye ayırmıyorsunuz, dedim. Ömer sakın karışma, çok kötü olur, dediler. Niye, dedim. Bizden söylemesi çok kötü olur, dediler. Döven, çok kabadayıydı. İri yarı, kaslı, güçlü kuvvetli birisiydi gerçekten. Vücut da yapıyordu. Yeter, dedim. Bu çocuğa gücün yetiyorsa yetiyordur, tamam artık, bırakın kavga etmeyi, dedim. Ömer, seni severim, ama sakın karışma, uzaklaş git buradan, dedi. Ben karışırım, buna asla izin veremem, dedim. O arada bir kişi daha geldi. Ona destek çıkarak ne oluyor kardeş, bir durum varsa bilelim, dedi. O da ikinci kabadayı. İsmini unuttum şimdi. Hep birlikte gezerlerdi. Çok iyi arkadaşlardı. Birbirlerini sürekli kollar gözetirlerdi. Ama tembellerdi, her sınıfı iki kez okuyorlardı, ikisi de lise iki öğrencisiydiler. Yaşları belki yirmi vardı, bizim arkadaş ise ancak on beş yaşlarında. Bir şey yok, dedi. Var, bu kavgaya izin veremem, dedim yeni gelen kabadayıya. Seni severiz, ama her şeyin de bir sınırı var, kimse bize yamuk yapamaz, anladın mı, dedi. Arkadaşın yüzü kanlar içinde. Aldım götürdüm bir tarafa. Bir tane daha vurursanız bana da vurmuş olursunuz, dedim. Seyredenlere de dönüp hiç utanmıyorsunuz değil mi, burada küçük bir çocuğu dövüyorlar, sizler de orada seyrediyorsunuz, bir de İmam-Hatip öğrencisi olacaksınız, ayıp ayıp, diye bağırdım. Herkes sus pus olmuş durumda, kimse cesaret edemiyor. Kabadayıymış, nasıl kabadayıysa gücü sadece bu çocuğa yetiyor herhalde, dedim. Arkadaşımı döven ilk kabadayı bana doğru hafif hafif yaklaştı. Niyeti belli, belli ki vuracak; güreşte kafa/kol denen bir oyun tekniği vardır. Erzurum’dayken öğrenmiştim. Bu tekniği biraz değiştirdim, omuz/kol haline getirdim. Hiç tereddüt etmeden bir omuz/kol oyunuyla bu kabadayıyı havaya kaldırdım, öylece tuttum, beş-altı metre yürüdüm, yere attım. Büyük bir şaşkınlık oldu. Öğretmenler mi geldi ne oldu, bizi ayırdılar sonra. Olaydan hemen sonra, Ömer, filancayı dövmüş haberleri her tarafa yayılmış tabii. Bir anda şöhret oluverdik... Bunun üstüne bazıları gelip seni döveceklermiş, biz de senden yanayız diyerek bana arka çıkmak istediler. Reddettim, ben kendimi korurum, o zamanlar neredeydiniz de şimdi geliyorsunuz, dedim. Bu hâdise üstüne çevrem daha da genişledi. Bu hâdiseyi çok iyi değerlendirdim. Benimle olmak isteyenlere dedim ki, madem öyle, o zaman sözümden çıkmayacaksınız. Erzincan’dan kendimize göre bir tecrübemiz vardı. Çocuk bile olsak teşkilatçılık yapıyoruz. Teşkilatçılık dediğimiz de ne? İslâm’ın bizden istediği şeyler. Onlara dedim ki, haftada bir, bir araya geleceğiz, sohbet edeceğiz. Onlar da bunu kabul ettiler. Böylece güzel bir ekip olduk. Sürgün olmamdaki birinci sebep buydu sanırım.

İkincisine gelince... Biraz özel, anlatıp anlatmamakta tereddüt ediyorum. Peki anlatayım madem. Altıncı sınıfa başladığım zaman, kız öğrenci sayısı iyice azalmıştı. Bir bir ayrılıyorlardı, ya evleniyorlar, ya da aileleri gelip alıyorlardı. Dört-beş öğrenci ya var, ya yok. Onları da bizim sınıfa verdiler. Bizim sınıfımızda kız öğrenci olmaya başladı. Ben onlardan bir tanesi ile konuşmaya başladım. Tabii o dönemlerde bir kızla konuşmak büyük bir olaydı. O zamanlar kız arkadaşlarımızla konuşmazdık sınıfta. Zaruri bir şey alıp verme dışında muhatap olmazdık kolay kolay, onlar da olmazdı. Kimse kimseyle laubali olmazdı, konuşmazdı. Ama ben, içlerinden bir tanesi ile konuşmaya başladım. Çünkü ona karşı içimde duygular beslemiştim. Tabii bu konuşmayı gördüler, disipline verdiler. Sürgünüme esas sebep olarak da bunu gösterdiler. Tabii konuştuğum kişi, benim şu andaki eşim. Biz onunla konuşmuştuk. Ben, Adana’ya sürgün oldum. O da Antalya’ya. İkimiz birden sürgün olduk.

(Devam edecek...)

Yazanlarımız