
(Ömer Küçükağa Hocamız ile röportajımız devam ediyor.)
Medeniyet: Isparta’da Sur Kitabevi’ni kurdunuz. Neler yaptınız o dönemde?
Küçükağa: Öğretmenliği bırakıp serbest hayata geçmeye karar verince Isparta’ya gittim. Isparta’da daha önceden kardeşim vasıtasıyla bir dükkâna ortak olmuştuk.
Dükkânda çalışmaya başladım. Böylece üç ortak olduk. Biri ben, biri kardeşim, biri de Ali Songül isimli bir ağabey. Sevilen bir Müslüman’dı. Kitabevi, öğrencilerin devamlı uğrayıp sohbet ettiği bir yerdi.
İsmi Sur Kitabevi’ydi. Üç kişi olunca fazla gelmeye başladık bir dükkâna. Peki, ne yapacağız? Ben dedim ki yeni bir dükkân açalım. Paramız yok, dediler. Olsun dedim, borçlanır açarız. Araştırmaya başladım. Devren bir dükkân buldum. Kitabevi değil, sadece rafları var. Çok yüksek bir para istediler. Eczaneymiş orası. Koskoca bir tabelası vardı. Muhtemelen on iki metreden fazlaydı uzunluğu. İsmi Necmiye Doğan Eczanesi. Telefonla aradım, anlaştık. Ortaklarıma sormadan tuttum. İtiraz ettiler, burası çok sapa bir yer, nasıl iş yaparız burada, dediler. Siz bana bırakın, çok güzel iş yaparız burada, dedim.
Neyse, orayı tuttum. Ben neye güvendim? Çevredeki esnafa sordum, burası yaklaşık otuz kırk senelik meşhur bir eczane, Necmiye Doğan Eczanesi deyince herkes bilir, dediler. Ben de madem meşhur bir yer, öyleyse herkes tarafından rahatça bulunur ve bilinir diye kanaat getirdim. Arka ve sapa bir sokak da olsa fark etmez, dedim.
İçeri girip yerleştik. Öyle bir ilaç kokusu var ki dayanılmaz. Bilirsiniz, eczaneler eskiden ilaçları kendileri üretirdi. Zaten küçük bir odası vardı. Laboratuvar olarak kullanılmış. Terazi, bitkiler, eşyalar hâlâ duruyordu orda. Şimdiki gibi hazır ilaçlar çok azdı. Reçeteyi götürdüğünüzde eczacı bakar, gramla ayarlar, karışımları yapar verirdi. Bizim dükkânı tuttuğumuz o tarihlerde ilaçların yarısından fazlası böyle yapılıyordu.
Biz orayı komple boyadığımız halde yaklaşık bir iki sene o ilaç kokusu gitmedi. Bodrum vardı, orayı da depo olarak kullanmışlardı. Mekân çok büyüktü ve iki katlıydı. Ben İstanbul’a gelip kitap, kırtasiye malzemeleri aldım. O koca alanı eşyalarla doldurdum.
Kitapları borçla aldım. Peşin para verecek durumumuz yoktu. 1980’den 1983’e kadar üç sene kadar bu şekilde çalıştım. İşlerimiz bir anda yoluna giriverdi. Rabbime şükürler olsun rızkım çok boldu. Isparta’nın bir numaralı kitabevi olduk. Isparta’nın bütün resmi dairelerinin kırtasiye malzemelerini ben veriyordum. Tabi bu neden oluyor, hem uygun fiyata veriyorduk hem de çeşidimiz çoktu. Demirel’lerin firmaları vardı. Yanılmıyorsam Göltaş Çimento Fabrikası, kereste fabrikası, halı fabrikası ve birkaç fabrikaları daha vardı. Başlarında Demirel’in kardeşleri duruyordu. Bunlar bizim fikri yapımızı bildikleri için bizi tercih etmiyorlardı. Fakat iki sene geçti, mecbur kaldılar, onlar da bizden alamaya başladılar. Çünkü fabrikalar ihaleyle mal alırlardı. En uygun fiyatlar da hep benden gidiyordu. Üstelik onların isteklerinin bir kısmını diğer kitapçılar karşılayamıyordu. Benim depom doluydu, ne kadar istiyorlarsa anında temin edebiliyordum. Dolayısıyla askeri tugay dâhil bütün resmi dairelerin ihtiyaçlarını biz karşılamaya başladık. Kitapçı olarak da ismimiz duyulmaya başladı. Konya kitapçılığın merkeziydi ama kendilerinde olmayan kitapların temini için bana gelirlerdi. Hem ticaret yapıyoruz hem de gençlerle İslâmî ve güncel konularda sohbet ediyoruz. Bir dönem geldi, orası bir dernek-vakıf gibi iş görmeye başladı. Öğrenciler, gençler gelip orada sohbet ediyor, oturup konuşuyor, buluşuyor… Bizim orası herkesin uğrak yeri oldu. Çok güzel, çok verimli sonuçlar aldık elhamdülillah. Hem maddî hem manevî anlamda. Isparta’da MTTB vardı. MTTB’liler bizi tanımış oldu kitapçılık dolayısıyla. Onlar bizi sohbetlere çağırdılar, onlara iştirak ettik. Akıncılar vardı, çağırdılar, onlara gittik.
Medeniyet: Kitapçılık yaparken camilerde vaazlar da veriyordunuz?
Küçükağa: Müftülükten bizi tanıyan arkadaşlar vardı. Onlardan birisinin müracaatı üzerine camide vaaz vermemi istediler. Müracaat eden de Mehmet Ertan isimli Kur’ân kurslarıyla ilgilenen birisiydi. Ben bir gün İstiklâl Camii diye bir camiye gitmiştim. O gün caminin vaizi gelmemiş. Mehmet Ertan da beni tanıyordu. Tabi benim böyle bir vaaz vereceğimi bilemezdi. Ömer dedi, vaaz eder misin? Ramazan ayıydı, her gün teravihten önce yarım saat kadar vaaz edilmesi lazım. Olur dedim, ben çıktım konuştum. Çok beğenmişler konuşmamı. Hemen benim ismimi müftü beye bildirmişler. Madem hocamız yok, biz hoca olarak Ömer Hoca’yı istiyoruz, demişler. Ben beş on gün kadar o camide vaaz verdim. Sonra müftülük bana dedi ki Ramazan bittikten sonra cuma günleri de Mimar Sinan Camii’nde konuşur musun? Olur, dedim. Isparta’da böylece vaaz etme dönemim oldu. Kaç yaşlarındayım? Otuzlu yaşlar.
İşte böylece orada çevremiz genişledi. Orada da kendimize göre biz hizmet ettik. İnsanlarla tanıştık. Bunların bazılarından söz etmem lazım. Ben tabi siyasetle o zaman da ilgilenmiyordum. Mesela bir gün birisi geldi, sizinle biraz uzun konuşacağım dedi. Bir sohbet yerimiz vardı dükkânda, oraya geçtik. İsmi Ramazan Topraklı. Eskiden solcuymuş. Çok iyi bir insandı. Sonraları Milli Selamet Partisi’nden il başkanı oldu. Gayretli, çalışkan birisiydi.
Gençlerle ilgilenmek hususunda bizlerle hemfikirdi. Böylece partinin bir kısmı da bizi tanımaya başladı. Bütün bu anlattıklarım ihtilalden beş altı ay öncesine dayanıyor. Çünkü tatil dönemiydi. Tutak’tan “dönme, hakkında arama kararı var” denilince ben de dönmemiştim. Kitapçılığa o zaman başlamıştım. Ramazan Topraklı’yla o gün bugün bizim yakınlığımız devam eder. Yaş olarak benden büyük, ağabeyim sayılır. En son birkaç yıl önce Ankara’da yine görüştük. Ankara’da bizim Genç Birikim’in bir konferansının afişini görmüş. Özellikle görmeye geldim, dedi.
Tabi darbeden sonra Milli Türk Talebe Birliği’ni de kapattılar. Akıncıları da kapattılar. Vakıfları, dernekleri kapattılar. Kapanınca bir boşluk oldu. O zaman kitapçılar daha önemli bir işlev kazandı. Refah Partisi döneminde de Ramazan Topraklı yine parti il başkanı oldu. Gençlere yönelik bir şeyler yapalım, dedik. O zaman Refah Partisi dört katlı bir yer tuttu. Bir katında gençlere, bir katında hanımlara, bir katında orta öğretime, bir katında da üniversite öğrencilerine yönelik faaliyetler yaptık. Orada bir program hazırladık. Bu program uygulandı. Biz ne yaparsak Ramazan Topraklı da onu uyguluyordu. Tabii ben tek başıma yapmıyordum. Başka öğretmen arkadaşlar da vardı.
Bu arada benim İmam-Hatip Lisesi öğretmenlerinden de bir arkadaş grubum oluştu. Onlarla da bir araya gelip sohbet ediyoruz. Mesela, Akıncıların darbeden önce hicret gecesi vardı. Ben bir konuşma yapmıştım. Konuşma yaptığım kürsünün önünde büyükçe bir AKINCILAR yazısı vardı. Aradan otuz kırk sene geçtikten sonra bir gün Mehmet Güney ’le karşılaşmıştık. Bana dedi ki senin kökenin MTTB mi? Evet, dedim. Ama gördüm ki sen Akıncıların programlarında da konuşmuşsun. Muhtemelen onu veya İzmir’deki konuşmalarımı görmüştür. Aslında Akıncılar, partinin gençlik kolları gibidir, birbirlerinden çok da farklı değillerdi. MTTB ise partilere biraz daha mesafeli idi.
Ben ağırlıklı olarak MTTB’liydim. Parti çalışmalarına çok katılmazdım. Daha bir kucaklayıcı, daha bir farklı politika izlerdi MTTB. Zaten bütün başarısı da oradan geliyor. MTTB’nin gençlik kadrosuna mensup çeşitli partilerden, cemaatlerden insanlar olabilirdi ve birbirleriyle kavga etmezlerdi. MTTB’li olmak daha büyük bir şeydi. Daha üst bir kimlik kabul edilirdi.
Medeniyet: Ercüment Özkanlarla yaşadıklarınız…
Küçükağa: Bizim Sur Kitabevi’nde muhasebemizi tutan bir arkadaş vardı. Önce ondan bahsetmem lazım. Muhasebeciydi kendisi, iyi bir muhasebeci. Belki İstanbul’da olsa çok yükselebilecek bir muhasebeciydi. Zeki de birisiydi. İsmi Mehmet Çoban. Nereden tanıştıysa Ankara’da Ercüment Özkan’la tanışmış. İktibas Dergisi sahibi Ercüment Özkan. Onunla tanışmış ve tabi fikirlerinden çok etkilenmiş. Isparta’da o fikre mensup küçük de olsa bir grup oluşturdular bunlar. Tabi oluşsun, çeşitli İslâmî gruplar oluşsun, bunda bir gariplik yok ama şöyle bir durum vardı. Ben daha çok şuna dikkat ederim. Bir İslâmî oluşumun temel meselesi bir başka grupla tartışmak mı yoksa İslâmî daveti yaymak mı? Mehmet Çoban ve arkadaşlarının yaptığı çalışma tartışma boyutuna kaydı. Doğrusu ben üzüldüm. Isparta gibi küçücük yerde sürekli ihtilaf ve tartışma çıkarmanın kime ne faydası var? Bugün de böyle, eğer bir parti, bir cemaat, bir vakıf veya dernek, işini gücünü kavgaya, tartışmaya, sataşmaya ayırmış da tebliğden, İslâmî mücadeleden uzaklaşmışsa ondan herhangi bir hayır gelmez. Asıl meselemiz meşrepçilik yapmak değil, İslâm davasına hizmet etmek olmalıdır. Mesela, Milli Mücadeleciler ismini verdiğimiz ve başlarında Aykut Edibali’nin bulunduğu bir grup vardı. Sanıyorum şu anda da çalışmalar yapıyorlar. Bu hareket, Milli Mücadele Dergisi çıkartıyordu. Bu çevre ilk kurulduğunda inanılmaz bir şekilde İslâmî çevreler arasında tartışmaya sebep olmuştur. Birçok kişiye göre doğru olmakla birlikte tamamen bir iç çatışmaya dönmüştür. Sizin fikriyatınızın doğru olması yetmez, o fikriyatı savunabilirsiniz ama bunu bir iç çatışmaya götürmemeniz lazım. Oturup konuşursunuz ama düşmanlığa sebep olmazsınız. Bu da onun gibi harekete benzetmişti. Uzun uzun konuştuk sonra anladık ki bunlar bir gizli oluşum kuruyorlar kendi içlerinde.
Medeniyet: Ercüment Özkan’la bir hususta tartışmanız olmuş, neydi o tartışma?
Küçükağa: İslâm daveti hem akla hem de kalbe hitap eder. Akla gereğinden fazla yetki vererek kalbin ihtiyaçlarını görmezden gelirseniz, ya da tersini yaparsanız, yani aklı tahkir ederek sadece kalbi yüceltirseniz, İslâm düşüncesinin özündeki akıl ve kalp uyumunu zedelemiş olursunuz. Böylece İslâm davetinin fıtratla uyumlu ahengi bozulmuş olur. Ya sadece rasyonalist, pozitivist, şekilci, mantıkçı bir anlayış, ya da akılsız bir batinilik, düşünmeyen bir ruhçuluk ortaya çıkar. Kur’an bize akıl ve mantığın, duygu ve derinliğin, fıkıh ve hikmetin, şekil ve ruhun birbiriyle kardeşleştiği, sarmaş dolaş olduğu, bunların birbiriyle çatışmadığı bir iman tasavvuru öğretmiştir. Tartışma, bu eksende gelişmişti. Rahmetli Ercüment ağabey, bidat ve hurafelerle mücadele konusunda çok hassas idi. Bunda haklı idi ve bu konudaki mücadelesinin mükâfatı olacaktır. Çünkü İslâm dünyası, Kur’ân ve sahih sünnetin açık hükümlerine rağmen bir hayli hurafeyi içinde barındırıyordu. Bunlarla mücadele bir davetçi için kaçınılmaz görevdi. Ama burada bir mesele var: Bidatler ve hurafeler nasıl tespit edilecek, kim tespit edecek? Mücadelenin üslubu ne olacak? Hurafelerle mücadele edilirken İslâm’ın özünde mevcut bulunan anlayış ve amellerin de hurafe sayılmasının önüne nasıl geçilecek? Aklın zorlandığı her davranış, bidat mi sayılacak? Bu konularda aramızda derin bir anlayış farkı olduğunu görmüştüm.
Bir gün Ercüment Özkan Isparta’ya gelmişti. Mehmet Çoban beni de çağırdı. O gün görüştük, çok uzun bir sohbet oldu. Rahmetli oldu şimdi Ercüment Özkan. Yani söz konusu olmuşken rahmet diliyorum Allah’tan. Allah rahmet eylesin, cesur bir insandı. O dönemlerde cesur olmak çok da kolay değildi. Bazı dönemler var ki çok farklıdır, herkes cesur olamaz, herkes aynı tepkiyi veremez.
Özkan, öyle dönemlerde de cesur olmuştur. Kendince bildiği doğruları sert bir dille dile getirmiştir. Bir gençliğin yetişmesine de vesile olmuştur. Ama ben o gece ondan aldığım en büyük izlenim müthiş bir üslup yanlışlığı içerisindeydi. Yani sözlerinin çoğu doğruydu, iddialarının çoğu doğruydu ama bu iddialar yerine o sözler gibi düşünmeyen insanlara karşı tavrı yanlıştı.
Allah taksiratını affetsin, makamını yükseltsin ama böyle bir durum da vardı. Sonra bunlar tabi bir oluşum kurmuşlardı. Sorduğumda tevekkeli, gizli çalışacağız, dediler. Ben dedim ki siz gizli çalışamazsınız, ortam buna müsait değil, yapamazsınız, başaramazsınız. Yok, yapacağız, dediler.
Medeniyet: Kim haklı çıktı?
Küçükağa: Aradan ne kadar geçti bilmiyorum, birisi dükkânıma geldi. Dedi ki duydun mu falan filan tutuklanmış. O grubun tüm üyelerini teker teker içeri almışlar. Aslında bizim yaptıklarımızdan farklı bir şey yaptıkları da yoktu. Ama tutturmuşlar biz gizli çalışacağız. Hepsi bu. Problem de buradan kaynaklanıyor. Nasıl gizli çalışmaksa bu, maalesef hemen hepsi tutuklandılar. Müslüman olarak bizden gizleniyorlardı ama sistemden gizlenemiyorlardı.
Ben bu konularda haklı çıkmak istemem tabii, onların başarısız olmasını nasıl isteyebilirim, ama Müslüman biraz ferasetli olmalı, ortamı, çağı iyi okumalıdır. Sonunda başaramadılar. Bir gün bana mahkemeden celp geldi. Konuyu tam hatırlamıyorum. Beni bilirkişi mi seçmişlerdi, şahit miydim, yoksa bir şey mi vardı, onu tam bilmiyorum. Mahkemeye gittim hâkim var, Ercüment Özkan vs. var. O da yargılanıyor. Isparta’da da yattı bir müddet rahmetli. Bir müddet cezaevinde kaldı ama ne kadar tam bilmiyorum.
Medeniyet: Mahkemede neler konuştunuz?
Küçükağa: Hâkim dedi ki, sen cuma namazı kılıyor musun? Ercüment Özkanlar cuma namazı kılmıyordu. O dönemde de cuma namazı kılmamak sistem açısından suçtu. Niye sordunuz hâkim bey, dedim. Merak ettim, kılıyor musunuz, kılmıyor musunuz, cuma namazı Allah’ın emridir, dedi. Hâkim bey dedim, cuma namazını kılmaya mecbur muyum, yoksa siz bana zorla Cuma namazı mı kıldıracaksınız, dedim. En sonunda cevap verdim, kılıyorum ama istersem kılmam, kusura bakmayın ama bu husus sizi ilgilendirmez, dedim. Mahkeme hâkimini ilgilendirmez, devleti de ilgilendirmez. Sokakta cuma namazı kılmayan o kadar çok insan var ki! Eğer cuma namazı kılmamak suçsa onların hepsini toplamanız lazım, dedim.
Rahmetli Ercüment Özkan da bana bakıp gülüyordu. Çok hoşuna gitmiş ifadelerim. Nasıl ifade verdiğime şaşıp kalmış. Ama ben hâkimin tuzak sorusuna düşmedim. Benim namaz kıldığımı öğrenip Ercüment Özkanlara yüklenecek ve onların cumasız olduklarını tescil etmeye çalışacaktı. Allah’ın izniyle planı tutmadı. Sonra Ercüment Özkanlara beraat çıktı. Beraat çıktı ama o arkadaşlar eski yerlerinde kaldılar, kendilerini hiç geliştirmediler. Topluma hakikatleri anlatırken hakikatlerde ısrarcı olmak lazım ama toplumla kavga ederek değil. Hakikatleri savunmakta ısrarcı olmak lazım. Ama toplumla dost olarak bunu götüreceksiniz. Topluma hakaret ederek davette bulunabilir mi bir Müslüman? Hayır, böyle bir davet olmaz. Bu davet İslâmî olmaz.
Mustafa Antalyalı isminde Isparta İmam-Hatip’ten bir arkadaşım vardı. Rahmetli oldu kendisi. Önemli birisiydi. Hem kendisinin hem de babasının önemli hizmetleri olmuştu İslâm’a. Bir gün Refah Partisi’nin il başkanı olan Ramazan Topraklı bana gelip dedi ki Ankara’da genel merkez bir kooperatif kurmuş, hisse satıyorlar. Şu kadar parayı veren bir hisse satın almış olacak. Büyük bir kuruluş olacak, dedi. Ben o zaman dedim ki Ramazan Topraklı’ya; bir hisse değil iki hisse alayım ama siz fakir fukaraya bu hisseleri satmayın, bu işlerin sonu belli olmaz, yoksa o insanları mağdur edersiniz.
Medeniyet: Neden böyle söylediniz?
Küçükağa: Çünkü Müslümanların daha önce de bir araya gelip kurdukları pek çok kuruluş o döneme kadar hep öyle gidiyordu. Arkadaşım beni o zamanlar anlamamıştı ama sonradan anladı. Çünkü firma kapandı. Bu, Milli Görüş hareketinin büyük hatalarından birisi idi. Bu başarısızlık sadece beceri ile ilgili değildi, araya sızan kötü niyetli insanlarla da ilgiliydi. Firma kapandı ve geriye hiçbir şey kalmadı. Gerçekten çok üzücü bir durumdu bu.
Birkaç teşebbüs daha oldu. Yimpaş da bunlardan birisiydi. İlk dönemlerde insanlar daha çok veriyorlardı. Bir araya gelelim, bir güç oluşturalım diye. Televizyon kurmak, fabrika kurmak istiyorlardı. Milli Gazete de öyle kuruldu. Selamet Köy diye bir yer kurdular, o da netice itibarıyla hoş olmadı. Şu anda kimin elinde bilmiyorum. Onun için Müslümanların çok iyi bir ahlâkî eğitimden geçmedikçe ticari ortaklıklar kurmalarına hiç taraftar olmadığımı belirtmek isterim. Çok iyi bir ahlâk olacak. Ortaklığın iyi bir hukuki yapısı olacak. Şeffaflık olacak. Kayırmaca, hile olmayacak. İhlas Finans da kapandı. Fethullah Gülen’in kurduğu pek çok kurumun şeffaflığı yoktur, yardımlar nerden geliyor, yardım edenler kimler çok belli değil. Son zamanlarda, zekât olarak toplanan paraların, başka alanlarda kullanıldığına dair yaygın söylentiler var. İslâmî hizmetler, özü itibariyle, şeffaf olmalı, İslâm fıkhına uygun yürütülmeli, bu hizmetlerin fıkıh kurallarıyla uyumunu denetleyen Müslüman bilginler belirlenmelidir.
Cemaatler, vakıflar, dernekler, çeşitli İslâmî hizmetler, bu konuda bir araya gelerek, hepsinin itibar edeceği bir âlimler kurulunu deklare edebilirler. Böylece Müslüman halka güçlü bir güven duygusu telkin edebilirler.
(Devamı gelecek sayıda.)