MÜCAHEDENİN ZEMİNİ

Mücahede ve mücadele bir zeminde, bir iklimde, bir zaman diliminde cereyan eder. Yeri ve zamanı belli olmayan mücahede ve mücadele muğlak ve müphemdir.

Gayret ve cehdimiz her daim olacak, bu bazen iç cehdimiz /kendi nefsimizle, bizi kemiren şüphelerimizle olacak, bazen yakın dostlarımızla olacak, bazen evlad u ıyalimizle olacak, bazen bizi idare eden zalimlerle olacak, bazen de dış düşmanla olacak…

 

Kendimizle mücadelemizin, çok açık bir coğrafyası yok, lakin her durumda da aynı kalıpları kullanamayız. Burada gözeteceğimiz husus; ruh dünyamızın atmosferine girebilmemizdir. İnsanın karşı karşıya kaldığı imtihanlar faklı farklıdır, her musibet, her bela, her sıkıntı değişik etki eder manevi yapımıza. Bunları dengelemek ve ruhî baskıyı azaltmak için musibetin cinsine göre çare aramalıyız.

Diyelim namazda gevşekliğimiz var, bunun için ne yapabiliriz, acaba oruç tutarak nefsimizi terbiye edelim mi ki namaz kendisine ağır gelmesin. Yoksa sadaka mı verelim mala olan hırsımız kırılsın ve namaza karşı şevkimiz artsın. Yahut çokça Kur’an okuyalım da mı daralan ruhumuz ferahlasın. Bunları her insan kendine göre ayarlaması lazım. Çünkü her bir insanın durumu değişiktir, niçin namaz kılmadığı da farklıdır. Çevre baskısından çekinerek namaz kılmayan biri ile namazın imana değil amele ait bir husus olduğuna inanan birinin tedbiri aynı olamaz. Demek ki burada ortada olan namaz kılmamanın nedenleri göz önünde bulundurarak bir çare aramamız gerekecektir. Tedbir denilen şey; namaz kılmamayı ortadan kaldırabiliyorsa o yerli yerince alınan tedbirdir.

Diyelim çok kibirliyiz, bunun çaresi nedir acaba, böyle birinin başkalarına yemek yedirmesi veya sadaka vermesi, oruç tutması acaba çare olur mu? Böyle bir adam nefsini yenmek için ne yapabilir iyice düşünmesi lazım. Bu da kişiden kişiye değişebilir. Eğer kibirliliği makam ve mevkiden dolayı ise, çare ona göre olur, kibri ilminden geliyorsa çare başka olur, kibri mal çokluğundan geliyorsa çare daha başka olur. Eğer kibri soy sopundan, kavim aşiretinden geliyorsa çare başka başka olur.

Diyelim içimizi yiyip bitiren imanî bir şüphe var; o zaman iş daha zor, çare daha girift ve bedeli daha da ağır olur. Kendi iç mücadelemizde yer/ coğrafya yoksa da hastalığın oluştuğu atmosfer ve zemin vardır onu izale etmekliğimiz elzemdir. İç marazlarımız çoğalmış ve çeşitlenmişse artık çareler de tek olmaktan çıkar çok ve içiçe girmiş çareler olmaya başlar. Onun için sık sık kendimizi yoklarsak işimiz kolaylaşır. Birike birike yığılan problem yumağı Allah korusun içinden çıkılamaz hale gelebilir.

Ailevi sıkıntılar için de bunlar geçerlidir, fakat buna bir iki şey daha ilave edilebilir, çünkü olayın diğer bir muhatabı daha vardır. O da çocuğumuzdur, hanımımızdır, ana-babamızdır vb. Bu sefer onların da ruh dünyasına nüfuz edip problemin köküne inerek çare arayışına gitmeliyiz. Eğer sadece dış görünüşe, zahir tarafına bakarak meseleyi çözmeye çalışırsak korkarım yanlış bir yolla tedavi uygulamaya başlarız, işi daha çok açmaza sokabiliriz.  O zaman sadece biz devrede değiliz, iki taraflı bir iş ilişki var, hem kendimizi o problemi çözebilecek mevkide, yetenekte görmeliyiz hem de ikinci şahsı/aile afradımızı da iyice tanımalıyız. Eğer doğru bir tesbitle bu problemi ben çözebilirim diye inanıyor ve karşı tarafı da iyi tanıyor probleminin üstesinden gelebiliyorsam meseleyi çözebilirim. Bunlardan biri eksikse çözüm çıkmaz. Burada bir zemin kısmen de olsa devrededir. Yani muhatabın uygun zamanını ve eşref saatini yakalamamız şartı var. Atmosfer yerden çok zamandır.

Komşularla sıkıntımız varsa o zaman nasıl olur acaba? Burada hem zaman hem de mekan işin içindedir. Komşuluğu yok sayamayız, evimizi terk edip gitmek, meseleyi çözmek değil ertelemek veya kaçmaktır. Komşu mekânsal olarak ilk sırada önlerdedir. Komşumuzla aramızdaki nizaın künhüne vakıf isek problemin büyük bölümü çözülmüş demektir. Kadınların kendi hırsları mı? Çocukların kavgası sonucu başlayan bir zıtlaşma mı? Gelen gidenin çokluğu dolayısıyla komşumuzun rahatsızlığı mı? Bizim veya onların gece gündüz gürültüleri mi? İdeolojik farklılık mı? Yoksa yanlış bir anlama sonucu oluşan bir iletişim kopukluğu mu?

Burada iki komşunun da şikayetleri ve nedenlerini iyi belirlersek iş kolaylaşır. Tabii çözme mevkiinde olanın yeterliliği ve adaleti de burada devreye girer.

Mücadele ve mücahedenin alanı genişledikçe problemler çoğalır ve mesele daha karmaşık hale gelir. Burada merkeze alınacak olan bu ceht ve gayretin faili olacak. Meseleyi çözme mevkiinde olanın yetkinliği öne çıkar, konuya vukufiyeti, adaleti, tarafların her birinin zaman ve mekanının isabetli şekilde tesbiti de önem arzeder.

Önümüze gelen her hangi bir meselede, yukarıda/balada mezkûr halleri kaale almadan, kitabî ve bilimsel(!) verilerle meseleyi çözmeye çalışma cehdine, hakiki manada çözüm demek doğru olmaz. Bir problemin çözümünün hukukla alakası, konu edindiğimiz ahvalle ilgisi suretadır, zahiri kısmını ilgilendirir. Görünmeyen derin yaralar hukukla çözülmez, hukuk aradaki ilişkilerin adil oluşunu sağlar. Bu temel ve vazgeçilmez bir gerçektir.

Zaten problemli olmak hukuku aşmakla meydana gelen bir hadisedir. Hukuk son noktayı koyma konusunda olayı çözer, ama burada bahse konu olan durum; hukuki hale gelmesini önleyici ve toplumsal yapıyı pekiştirici bir vaziyeti oluşturmaktır. Hukuk meseleyi çözer ama yaraları tamirde her zaman başarılı olmayabilir. Adam öldüren birine şeri bir ceza verilmesi belki meseleyi çözer ama aileler arasındaki husumeti kökünden silemez. Burada üzerinde durduğumuz husus adam öldürmeye giden yolu, insanın öldürme psikolojisini tamir etme gayretidir. Öldürmeyi hak edeni, her hangi bir şahıs öldüremez, devlet bunu yapar. Buradaki hikmetler içerisinde, kişilerin ruh hallerini muhafaza etme de olabilir.

Toplumu idare etmede ve şekillendirmede bir sıkıntı çıkarsa, o zaman iş biraz daha karmaşıklaşır.  Toplum işleyişini ve toplumsal yapılanmayı ne kadar çok bilebilirsek o kadar rahat etki edebiliriz.  Karar verme mevkiindekinin ilk önce kendisini iyice değerlendirmesi lazım; ben bu işin üstesinden gelebilir miyim? Diye kendini adil bir şekilde tartması lazım. Eğer tartmada kendini kayırıyorsa felaketin kapısını aralıyor hatta kırıyor demektir. Burada olay kişileri aşıp toplumu birebir ilgilendirdiği için çare üretmek daha bir ehemmiyet kazanıyor. Bu çok mühim iş için çok özel yetenekli ve donanımlı kişilere ihtiyaç vardır. Çözüm mevkiinde olan kişiler, ilk önce toplumu tahlil edecekler, toplumu içten içe ifsat eden unsurları tayin ve tesbit edecekler, ikinci adım bu toplumu hangi unsurlar/vasıtalar kullanılırsa sıkıntı giderilecek, üçüncü adım, bu toplumu kim, kimler ne şekilde ve kadar etkileyebilecek, dördüncü adım, hangi kıstaslarla bu sıkıntı giderilecek. Burada da toplumun aidiyeti öne çıkıyor, bu aidiyetin temel değerlerini muhafaza etmeden yapılan çözümler belki mevcut sıkıntıyı giderebilir ama ileride başka problemleri beraberinde getirir. Neticede Müslümanız ve Müslümanların problemlerini konuşuyoruz, çözüm ve çare arayışlar İslâm’ın genel duruşunu bozmayacak bir atmosferde olmalıdır. Yok eğer problemi çözmede meri işleyiş İslâmî naslara yol vermiyorsa o zaman problem İslâmî naslarla çözülmemelidir. Başka kıstaslar devreye girmeli ve adı da öyle konulmalıdır. Sonuç İslâm’ın temel değerlerinin dışında bir hükme bağlanacaksa, İslâm aklı ile yola çıkıp batı anlayışının varacağı yere varmak bir çelişki doğurur, problem çözülüyor görünse bile çözülmemiş olur. Belki üstü örtülür ve tehir edilir.

Mücadele ve mücahede,  fertten devlete kadar uzayıp giden ve birbirlerine eklemlenen işlerdendir. Kopukluk asla yoktur, zihnimizde böyle bir kopukluk yaşıyorsak baştan laikleşmişiz demektir. İki zihin işleyişini bir arada bulundurmaktan daha tehlikeli ve zararlı bir şey olamaz. Zihin bölünmesi laisizmin ilk ve en temel adımıdır. Bu zihin bölünmüşlüğünü devlete taşımak laikliğin alasıdır.

Bu hususta erbabı kalem ve kelam, taammüden mevcut meri işleyişin açmazlarını konuşurken İslâmî terimleri kullanıyorlar. Sonunda da işte İslâm bu meseleleri çözemiyor, hükmüne varırlar. Ne güzel problemi zihinleri karışmış, akılları batı normlarına göre işleyen ve sistemi ona göre düzenleyen bir ülkede sıkıntının kaynağını İslâm’a yükleyip açmazlarını örtme…

Fertten beynelmilel meselelere kadar bir ahenk ve istikrar içerisinde vakıa değerlendirilmeli ve ona göre çare üretilmelidir. Kendini dışarda tutarak çare aramak isabetli netice doğuramaz.

Kendisini tanıyan, zaaflarını ve meziyetlerinin farkında olan, toplumu, çevreyi iyi bilen ve toplumsal olayların künhüne vakıf, uluslararası komploların da farkında olan, kendi değer yargılarının teferruatına vukufiyeti olan kişi, kurum ve perspektif ancak sağlıklı çözüm üretebilir, onların ceht u gayretleri faydalı meyve verebilir.

İşin esası, herkesin kendi özüyle başlar.  Özsüz çare havada kalmaya mahkumdur. Özün özü özlü akıl sahibi olmaktır.

Kâzım Sağlam

tefsir dersi 2020

Yazanlarımız