
Not: Aşağıdaki metin bir grup üniversiteli ile yapılmış bir sohbetin –bazı düzeltme ve tasarruflarla- yazıya aktarılmış halidir. Buhari, Sahihi’nde Kitabu’l-İlm’de “ilim, söz ve amelden önce gelir” adını taşıyan onuncu babın başında Muhammed suresinden şu ayet-i kerimeyi zikreder:
“فَاعْلَمْ أَنَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ”
“Şu hakikati bil ki: Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur.” (Muhammed 19)
Buhari ayeti kerimedeki inceliğe bab başlığında çok güzel dikkat çekiyor. İlim mi öncedir söz ve amel mi, meselesini gündeme taşıyor ve günümüz dünyasının bilimsel yaklaşımlarının aksine imanın bir semeresi olan söz ve amel hususunda ilmin önceliğinden bahsediyor ve bu ayet-i kerimeyi delil gösteriyor.
Bir batılıya: “Benim inancım budur” dediğiniz zaman bu durum artık onun için tartışılmaz bir hal alır. Çünkü onlara göre inancın bilimsel açıdan tartışılacak bir tarafı yoktur ve inancın zaten bilimsel olmak gibi bir özelliği olamaz.
Bu ayet-i kerime ve Buhari’deki bu başlık, bize durumun tam aksi olduğunu gösteriyor. Onun için biz zaten bilmediğimiz bir şeye, hakkında bilgi sahibi olmadığımız bir varlığa inanamayız, dolayısıyla o varlığa imanın gereği olan söz ve ameli/eylemi ortaya koyamayız.
İlmin tarifi kısaca şu şekildedir: “Ma’rifetü’ş-şey’i alâ mâ hüve aleyh.” Bir şeyi gerçekte olduğu durumu ile bilmektir. O halde bizim Allahû Teâlâ’ya inanmamız, O’nu bilmemiz, O’nun gerçeği/hakikati ile alakalı malumat sahibi olmamız ile alakalıdır.
Bizim Allah hakkındaki bilgilerimiz eğer doğru değilse o ilim olmaz dolayısı ile ilme uygun olmayan bir şeye inanmak, hak inanç olmaz. O halde ilimde asıl olan, -buna Allah’a iman da dâhildir- bir şeyi gerçek mahiyeti ile bilmek veya gerçekte ne durumda ise onu öylece bilmektir.
Cenab-ı Allah hakkında indirilmiş buyruklar arasında bu ayetin benzeri yoktur. “Şu hakikati bil ki: Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur.” Yani bu şekilde başına “bil, ilim sahibi ol, ilim olsun ki” anlamındaki lafız getirilip ondan sonra malumun yanı bilinmesi istenen ilmî hakikatın ne olduğunun açıklandığı ikinci bir ayet-i kerime yoktur.
O halde Kur’an-ı Kerim’in bize verdiği bu direktife göre doğru ilmin ve doğru bilmenin birinci şartı, Allah’tan başka hiçbir ilah olmadığı hakikatini bilmekten geçer.
Peki, Allahu Teâlâ Kur’an-ı Kerim’de kendisinden başka hiçbir ilah olmadığı hakikatini, akıl ve hakikatle örtüşen şekliyle ispatlıyor mu?
Cenab-ı Allah: “Allah’tan başka ilahlar bulunmuş olsaydı göklerde ve yerde her ikisinin de düzeni bozulur giderdi.” (Enbiyâ, 22) buyurmaktadır.
Neden peki? Çünkü çoğunlukla gördüğümüz şu; ortaklıklar uzun ömürlü değildir. Bazen bir kişinin kendi başına yürüttüğü bir şirket, kurduğu andan ölümüne kadar devam ettiği halde aynı insanın etrafında bu zaman zarfında onlarca belki de yirmilerce şirket kuruluyor ve batıyor ya da dağılıyor. Daha uzun süreli yaşayan Niçin? Bunun çeşitli sebepleri var. Ama ortak sebep şudur: Ortaklar birbirleriyle anlaşmadıkları için o şirket devam etmiyor. Anlaşmaları mümkün olsa bile bu bir süreliğine mümkündür, sonuna kadar mümkün değildir. Onun için kişisel teşebbüsler çoğunlukla ortaklıklardan daha uzun ömürlüdür. Bunun farkına varıldığı içindir ki anonim türü şirketlere daha ağırlık verilmektedir.
Anonim ortaklıklarda karar için yeterli görülen nisap, o sahiplerinin toplam hisselerin %51 ini temsil edebilmeleridir. Genelde de şirketin ana sermayesini koyan -gerçek sermaye ya da şirketin asıl gibi davranan sahipleri- en az %51lik payı hep kendilerinde bulundururlar. Tabi burada kapitalist aklın bir başka özelliğini de görüyoruz. Kapitalist akıl, “akıllı kimse başkasının da aklını kullanabilen kimsedir” formülü ile anlatılır. Dolayısıyla başkasının parasını da kullanabilen akıllıdır. Başkasına ait parayı kendi menfaati için kullanmıştır. İşte şirketin %51’i mümkün olan asgari sayıdaki kişiye verildiği şirketler diğerlerine göre daha uzun ömürlüdür.
Onun için Cenab-ı Allah’ın Kur’an’ında dile getirdiği bu hakikati, günümüz dünyası da ittifakla kabul ediyor. Birden çok ortak olduğu zaman çekişme olur. Bir Nasrettin hoca fıkrası var. Nasrettin hoca ölmüş, hocayı arkadaşları yıkayıp kefenleyip tabuta koyup götürmüşler. Tabutu taşırlarken bir yol ayrımına geliyorlar. Yol ayrımında bir grup cenaze katılımcısı, şu yoldan götürelim, diyor; diğerleri hayır şu yoldan götürelim diyor ve bir türlü anlaşamıyorlar. Hoca yerinde beklemekten sıkılmış olacak ki, çıkarmış kafasını tabuttan “ben hayattayken bu yoldan giderdim” demiş. Millet kaçışmış hoca ortada kalmış. Durum işte aynen böyle olur, ihtilaflar çoğalır ve kaldırılması gereken cenazeler daima ortada kalır.
Haşa, Cenab-ı Allah’tan başka birtakım ilahlar bulunmuş olsaydı her bir ilah insanların kendisine ibadet etmesini isteyecekti. Çünkü ilahın özelliği, kendisine mahlûkatını itaat ettirmek, itaat etmelerini sağlamaktır. Her ilah kendi emrinin geçerli olmasını isteyecekti ve netice itibari ile ilahlar birbirleriyle boğuşurlardı. Mantık bu olduğu için Yunan mitolojisinde ilahlar birbirleriyle kavga halindedir. Hint mitolojisinde aynı şekilde tanrılar birbirleriyle kavga halindedir. Peki onlar kavga ederlerken kâinatı nasıl yönetecekler veya nasıl yönetiyorlar? O halde onlar yönetmiyorlar, yönetemezler.
Belki anarşi üzerine devam ettiriyorlardır? Yönetim anlayışları bu şekildedir belki; denilebilir?
Şunu söyleyelim:
Onun için orada Demokrit başta olmak üzere materyalistler çıktı. Demokrit işi atomculuğa irca ediyor. Atomculuk, sonradan modern dünyada veya Aydınlanma çağında Marksizm diye ortaya çıkan diyalektik anlayışın, maddeci anlayışın temelini oluşturuyor. Yani Karl Marx tarihsel materyalizmi tez olarak ortaya atınca, kendisi yeni bir şey ortaya atmış olmadı. Eski Yunan düşüncesindeki Demokrit atomculuğundan hareketle materyalizmi günün şartları içerisinde güncelledi ve devreye soktu.
Tanrılar arasında çatışma kabul edenler, çatışmanın devam ettiği esnada dünyanın ve evrenin işleyişinin nasıl sağlandığını bilmiyor, bu konuda bir açıklamaları mevcut değil. Bu da onların efsanelerinde atladıkları veya ıskaladıkları bir boşluktur. Eğer buna inanıyorlarsa bu sefer o ilahlara inananlar ister istemez onlar arasında bir hiyerarşi kabul etmeye gidiyorlar. Bu hiyerarşiyi kabul edince örneğin “Zeus tanrılar tanrısıdır” gibi iddialarda bulunuyorlar. Mekkeli müşrikler de Allah’ı tanrılar tanrısı kabul ediyorlardı. Onun için Kur’an-ı Kerim, Allah ile birlikte başka hiçbir ilah yoktur diyor. Çünkü Mekkeli müşrikler melekleri veya putları Allah’a ortak koşuyorlardı. Onun için beşeriyet tarihi içerisinde kâinatta mutlak inkâr yani ateizm denilen tanrının yokluğu türünden bir inkârcılık çok nadirdir. İstisnanın da istisnasıdır. Günümüzde bile hala istisnadır. Ateizm türü inkarcılık, bu kadar kendisini güçlü olarak göstermesine rağmen gerçek bir sayıyla tespit yoluna gidilse görülecektir ki ateistler dışarıya yansıtıldığı veya curcuna koparıldığı kadar çoğunlukta değildirler.
Şirk Koşmak Neden İnsanlara Kolay Geliyor?
Şimdi burada şu soru gündeme gelebilir: Şirk koşmak neden insanlara daha kolay geliyor? Yani, evet bir Allah vardır O’na da inanıyorlardı ama neden araya bir şeyler koymak yolunu seçer müşrikler?
Şirk koşmak sorumluluk getirmez. Mesela Arap müşrikleri, melekleri Allah katındaki şefaatçileri olarak görmüşlerdir. İşledikleri günahlarını meleklerin affettireceğini düşünmüşlerdir. Burada melekler, günahlarının temizleyicisi oluyor. Tevbe olmaksızın günah işlemeye devam ediyorlar ve meleklerin günahlarını temizleyeceklerini düşünüyorlar. Şirk sorumluluk yüklemiyor, yüklediği sorumluluklar varsa da bunlar az.
Kur’an-ı Kerim’de En’am süresinde çok çarpıcı bir örnek var. Ayette Cenab-ı Allah buyuruyor ki: “Onlar, Allah’a yarattığı ekin ve davarlardan bir pay ayırdılar da zanlarınca: Bu, Allah’ın, bu da O’na koştuğumuz ortaklarımızındır, dediler. Ortaklarına ait olan Allah’a ulaşmaz ama, Allah’a ait olanlar ise ortaklarına ulaşır. Ne çirkin hükmediyorlar! Böylece onların ortakları, müşriklerden bir çoğuna evlatlarını öldürmeyi de hoş göstermiştir.” (En’âm, 136-137)
Müşriklerin uygulaması şu şekildeydi: Onlar bunlar tanrılarımızındır dediklerinin bir kısmını bir yolunu bulup kendi mallarına katıyorlardı. Allah’a ayırdıklarını da bir şekilde kendi ortaklarına ait kabul ediyorlardı onu da alıyorlardı. Bakın, ortak koştukları zaman ekonomik olsun ahlaki olsun ameli ibadet yönünden olsun hiçbir sorumluluk altına girmiyorlar. Onun için şirk nefse daha kolay gelir. Nefis aklını kullanmadığın zaman kolayına geleni tercihe iter.
Bazı insanlar da bunu samimi olarak itiraf ediyorlar. Öğrenci iken bir gün, İslâmî bir yaşantısı olmayan bir arkadaş, “Ben İslam’ın doğru din olduğunu biliyor ve inanıyorum” demişti. Peki, neden Müslüman olarak bu dinin gereklerini yerine getirmiyorsun, diye sorduğumuzda “Bana zor geliyor” demişti.
İslam’ın yükümlülüklerini yerine getirmek ona zor geldiği için İslam’ı terk etmeyi seçiyor. Kendisini rahatlattığı için kendisi açısından tutarlı olsa da mantıki açıdan tutarlı değil. Bunu söyleyen kişi aynı zamanda birçok Müslümanın tutarsızlığına da işaret etmiş oluyor. “Ben Müslümanım dediğim zaman İslam’ın dediklerini yerine getirmek zorundayım.” şeklinde verilen bir cevap bana sorarsanız bir asaleti ifade etmektedir. Maalesef birçok Müslüman bu asaleti gösteremiyor. Madem ki biz Müslümanız o halde İslam’ın gereklerini yerine getireceğiz, demiyor.
Peki, böyle bir asalete nefsini mecbur etmesi akıllılık değil midir?
Şunu bilmek gerekiyor: Bir kişi iman ettiği zaman günahsız olacak diye bir kaide yok. Günahın üzerinde ısrar etmek veya günahı inadına yapmak ise bir Müslümanda elbette olamaz. Fakat çeşitli sebeplerle hatalı olabilir, günah işleyebilir. Ama bir gün gelip o günahından tövbe etmek kararını da beraberinde bulundurursa Allah’ın izni ile bugün yarın er geç Allahû Teâlâ bu günahından kurutuluş nasip eder. Mesela; sabah namazına bir türlü uyanamıyorsunuz ve bunun ıstırabını, sıkıntısını hissediyorsunuz. Allahu Teâlâ sizin sabah namazına kalkmanız için gerekli esbabı bir şekilde bir noktadan itibaren yaratır ve bu sizin için bir tövbe olur.
Kısacası şirk mantıkî açıdan insana uygun geldiği için kabul görmüyor. Nefse daha kolay geldiği için insanlar şirke sapıyorlar. Çünkü şirkin ve küfrün bir sorumluluğu yok ve şirk, aklı ve doğru tercihlerini devre dışı bıraktırıp nefsin önüne kapıları sonuna kadar açıyor.
Peki, nefis nedir? Yusuf süresinde dediği gibi “Şüphesiz ki nefis kötülüğü çok çok emredicidir.” (Çünkü; “emmâre mübalağa kipi ile çok çok emredici anlamındadır). Dolayısı ile o nefse karşı bizde bir direncin oluşması lazım. Başta iman olmak üzere Allah’a iman ve imanın hayatımıza aktif bir şekilde müdahil olmasını sağlamakla o direnci kazanabiliriz.
Bir Müslüman olarak bizlerde ilmin başı Allah’a iman etmektir. Batı’da iman ve inanç bilimsel açıdan pek geçerliliği olmadığı için bunları dogmatik bir yaklaşım kabul ederler. İslam’da din, bilimselliği araştırılmayan dogma değildir. Cenabı Allah “ فَاعْلَمْ أَنَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّه” “Şu hakikati bil ki: Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur.” (Muhammed 19)
diyor. Bizim ilmimizin ehemmiyeti işte burada yatmaktadır. Allah’a iman da bir ilimdir ve ilmin esaslarına göre anlaşılır, yorumlanır, ifade yerinde ise kabul edilir. Kur’an-ı Kerim’de Allah’a imanın ve vahdaniyetin delilleri sayılamayacak kadar çoktur.
“Andolsun, eğer onlara, ‘Gökleri ve yeri kim yarattı, güneşi ve ayı hizmetinize kim verdi?’ diye soracak olsan mutlaka, ‘Allah’ diyeceklerdir.” (Ankebut;61) Bu mantıkî düşünme ve önermeler ve bunların sonuçları bilimseldir.
Mesela iki kere iki eşittir dört. Bunu bilimsel olarak fazla ispatlamaya gerek yok çünkü mantık zaten bunun böyle olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla kâinata baktığımız zaman en basit mantık bile bu kâinatın ve kâinattaki varlıkların kesinlikle kendiliğinden meydana gelmeyeceğini kabul eder. Onun için Cenab-ı Allah “Eğer onlara gökleri ve yeri kim yarattı diye soracak olursan Allah diyeceklerdir” der. Bir bedeviye “Sence bu varlık âleminin bir yaratıcısı var mıdır?” diye sormuşlar. “Elbette vardır” demiş bedevi. “Nerden biliyorsun?” diye sorduklarında “Ben çölde yürüdüğüm zaman, çölde bir iz bulursam o izlerden benden önce birilerinin geçtiğini anlıyorum. Bu kâinatın çöldeki bir ayak izi kadar kıymeti yok mu?” demiş. Mantık da bunu söylemektedir. Gerçekten ben yolda bir izin, bir iz bırakan tarafından meydana getirildiğini kabul ediyor ve kesinlikle bu iz kendiliğinden meydana gelmemiştir, diyorsam elbette ki kâinat için de kendiliğinden meydana gelmiştir diyemem. Onun için Allah’ın varlığı dahi Müslüman için bir ilimdir, batıdaki manasıyla dogma değildir.
Batıdaki terim manasıyla dogma; doğruluğu asla araştırılamaz ve test edilemez–gerçeklik payına bakılmaksızın- kabul edilen önermelerdir. Mesela; kilisede papazlar, katırın ağzında kaç tane diş var diye tartışıyorlar. Genç bir papaz “Bunu niye tartışıyoruz, bir katırın ağzını açalım dişlerini sayalım” diyor. “Sen nasıl olur da kutsal kitabın bahsetmediği bir usulden bahsediyorsun?” diyerek derhal papaz aforoz ediliyor.
Dünyanın yuvarlak olduğunu söyleyen Galileo de Kopernig de gerçekte Müslüman âlimlerin eserlerinden ya doğrudan ya da dolaylı olarak etkilenmişlerdir. Endülüs, Palermo, Sicilya, Roma’nın güneyindeki konu ile alakalı çalışmalarda Müslümanlardan etkilendiler. Onlardan öğrendikleri üzerine bir şeyler bina etmeye çalıştılar veya tekrar ettiler. Çünkü bilime deneyi ilk sokanlar Müslümanlardır. Yunan kültüründe deney diye bir şey yoktur. Yunan kültüründe bütün bilimsel yaklaşımlar teoriktir. Yunan/Grek kültüründe deneysel tek bir çalışma olmayınca haliyle devamı niteliğindeki Roma kültüründe ve ortaçağ kültüründe de mevcut değildir. Deney Rönesans’tan ve Aydınlanma çağından sonra görülüyor ve bu Müslümanların Avrupa’ya hediye ettikleriyle birlikte ortaya çıkmıştır.
Kur’an-ı Kerim iman dâhil her bir hususu ilim esasına istinad ettiriyor. Dolayısıyla batıdaki ve genel olarak Hristiyanlıktaki manasıyla İslam’daki iman esaslarında dogma yoktur.
Haliyle burada batının da İslam’a bakışını tashih etmesi lazımdır. Bu benim inancımdır dediğim zaman benim bu inancımı dogmatik kabul etmemesi gerekiyor ve bunu anlaması gerekiyor. Çünkü benim inancım teslis değildir. Tevhittir. Evet, Teslis’i ancak dogma olarak kabul edebilirsiniz. Yani baba-oğul-Kudüs üçlemesini… Hristiyanlıktan uzaklaşan birçok kişi Teslis’in ilmî ve mantıkî hiçbir izahı yapılamadığı için ayrılmıştır. Onun için İslam inancında bu manada dogmatik hiçbir şey yoktur.
Bizim fıkhımız Kur’an’a dayanır fakat fıkhımız da dogmatik değildir. Tamamıyla ilmî ve mantıkîdir. İslam fıkhında Kur’an ve Sünnet yani ta “فَاعْلَمْ أَنَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ” “Şu hakikati bil ki: Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur.” (Muhammed 19) dan gelen sağlam bir ilmî mantık sürdürülmesi şartıyla İslam fıkhında da ilmen, bilimsel olarak izah edilemeyecek hiçbir şey yoktur. Bazı izahları yapmakta bazı kimselerin güçlükle karşılaşmalarının sebepleri muhataplarının konuyla alakalı gerekli alt yapılarının olmamasından kaynaklanıyor. Muhatabımızın İslam’ı anlamak ve anlatmak noktasında gerekli alt yapısı olduğu takdirde İslam’ın izah edilmesi halinde ilmî ve mantıkî gelmeyecek hiçbir hükmü bulunmamaktadır. Onun için İslam’da -evvela iman ve iman esasları içerisinde Allah’a iman başta olmak üzere- ilmî olmayan hiçbir husus yoktur.
Soru: O zaman şunu mu diyorsunuz? Allah insanın iradesine öyle sahip oluyor ki yarattığına, ben yaratıyorum önce aklına yatsın, araştır ondan sonra bana inan mı diyor?
Sana dayatmıyorum, diyor. Dogma dayatmadır. İlim dayatma değildir. Dogma insanda itminan doğurmaz. Dogma sürekli olarak sizi şüphede bırakır. Fakat ilim insanın kalbini yatıştırır, kalbine huzur verir.
Bana göre İmam Buhari, İslam tarihinde Kur’an-ı Kerimi en iyi anlayan Müslümanlardan bir tanesidir. Ve o bu ayet-i kerimeden hareketle ilmin –imanın meyvesi olan- söz ve amelden önce gelir diyor.
Peki, imanımızın esası da ilim olduğuna göre o halde ilmin amacı ne? Batıdaki “science” kelimesi Türkçeye bilim olarak tercüme ediliyor. Bana göre Türkçedeki bilim bizim bildiğimiz ilim kelimesinin başına b konmuş şeklinden başka bir şey değildir.
Batıda bilimin amacı zannedildiği gibi insanların hayatını kolaylaştırmak değildir. Batıda bilimin temel amacı tanrıyı öldürmek ve insanı tanrılaştırmaktır veya ölümsüzleştirmektir. Bunun değişik şekillerde değişik bilimsel felsefelerde farklı ifadeleri olabilir. Ama bana göre günümüzde en geçerli olacak ifadesi bu cümledir.
Bu konuda birkaç müşahhas örnek vermek istiyorum. Hepinizin bildiği Titanic gemisi inşa edilip bitirildikten sonra törenle denize indiriliyor ve şöyle söyleniyor: “Tanrı gücü dahi hiçbir güç bu gemiyi batıramaz.” Öyle güçlü, mükemmel, muazzam, büyük bir gemi yaptıklarını söylüyorlar. Titanic kelimesi de zaten pek muazzam, karşı konulamaz olan, pek güçlü, devasa anlamlarına gelir. Fakat Cenab-ı Allah, insana haddini bildiriyor. Bir miktar mil yol aldıktan sonra buz dağına çarpan gemi içindekilerle birlikte batıyor.
NASA tarafından, Challenger isminde bir mekik yollanıyor uzaya. Challenger “meydan okuyan” demektir. Kime meydan okunuyor? Birilerinin tanrı kabul ettikleri varlığa veya varlıklara meydan okuyorlar. Challenger dünyanın atmosferinden çıkmadan parçalandı. Parçalarının çoğunluğu bulunamadı. Burada milyonlarca doların gitmesi önemli değil, iddia gitti. Orada Cenab-ı Allah istese bütün meydan okumalarını bu şekilde iflas ettirir ama Allahu Teâlâ her zaman bunu yapmıyor. Mukadderatla alakalı bir mevzu bu.
Benim kanaatim şu ki; böyle bir olayaın yaşanması Cenab-ı Allah’ın yasalarının dışında bir yolla olmuyor. Faraza Challenger’da ufak bir kabloyu yanlış bağlamaları veya unutmaları ile bir eksik meydana geliyor ve bu eksik sayesinde her şey duruyor. Cenab-ı Allah bu gibi hallerde insanlığa şu mesajı veriyor: Kâinatın yegane hâkimi benim, sizin bana meydan okumak değil bana kul olmanız gerekiyor, diyor.
Klonlama ilk yapıldığı zaman, Türkiye’deki özellikle inanca karşı laik basın, Allah’ın yaratıcılığının sona erdiğini veya en azından insanın da Allah gibi yaratabileceği şeklinde olayı yansıttılar. Yaratmak evvela yoktan meydana getirmektir, model de buna dâhildir. Bir modeli alıp kopyaladılar, fotokopi çekmek gibi bir şeydir bu. Kaldı ki bu işin sonucu nereye varacak bilmiyoruz. Bu işin sonucu da akim kalacaktır. Hiçbir kimse Allahu Teâlâ’nın kâinata koymuş olduğu fıtrî kanunların, kevnî kanunların, sünnetullahın dışında bir şey yapamaz. Bu işin yine her hâlükârda halıkı O’dur. Yani bir Dolly’yi yapmak faraza benim bir mektup yazmamdan daha mı zordur? Üzerinde düşünsek benim bir sayfa yazı yazmam her bir insanın bir sayfa mektup yazması, cümleleri, kelimeleri bu şekilde tanzim etmesi bunu zihninde oluşturması yansıtması Dolly’nin kopyalanmasından çok daha büyük bir mucizedir ve gerçekte öyle işin hakikati de budur.
Biz neyi büyüteceğimizi, neye büyük diyeceğimizi bilmiyoruz. Onu anlayamıyoruz. İnsanoğlu gözünü kapatınca veya bir at gözlüğü takınca olayı anlamakta ve izah etmekte zorlanıyor. Kopyalanan koyunlar birkaç ay sonra ölüyorlar. Kessen kesilmez, atsan atılmaz, satsan satılmaz, bir yük. Bu kadar yatırım ondan sonra ürettiğin Dolly’i harcadığın masraf karşılığında kasaba versen almaz.
Bu da şu gerçeği bir daha teyit etmektedir: Batıda bilimin asıl amacı Tanrı ile savaşmak ve onu mağlup etmektir. Amaç, Tanrının gücünü sıfırlandığını ispat etmektir. Diğer maksatlar ve bilimin hayata getirdiği kolaylıklar, zorluklar ya karmaşıklıklar, bunalımlar vs ise asıl değil tabi unsurlardır.
Bilimin tanrıya kafa tutan bu tavrı ise, -maalesef- şirkin temelinde olan bir yaklaşımdır.
Sizlere Prometheus efsanesini hatırlatmak isterim. Prometheus Zeus’un gayri meşru çocuğudur ve dolayısıyla da yarı tanrıdır. Annesi insan olduğu için Prometheus diğer insan kardeşlerine acıyor. Tanrılar ateşi tekellerinde tutuyorlar ve insanların ateşe sahip olmalarını istemiyorlar. Oysa insanlar için ateş çok büyük bir ihtiyaçtır. Ateşleri olsa ısınacaklar, demiri işleyebilecekler, evlerini inşa edebilecekler. Ateş burada bilimin sembolüdür. Ve Zeus’un oğlu Prometheus tahammül edemiyor, dayanamıyor insan kardeşlerinin bu kadar zorlu bir hayat yaşamalarına ve kalkıyor ateşi Zeus’tan yani tanrılardan çalıyor. Bu sefer tanrılar, insanlar da güçlenecek ve bize kafa tutacaklar diye telaşlanıyorlar. Bu işin müsebbibi Zeus’un oğlu Prometheus olduğu için tanrılar meclisi Prometheus’u cezalandırması için Zeus’a baskı uyguluyor. Tanrılar Tanrılığı da tehlikeye gireceği için Zeus, oğlunu cezalandıracağını söylüyor ve Prometheus’u Olympos dağına bağlıyor ve onun için bir kartal görevlendiriyor. Bu kartal gelecek, her sabah onun ciğerlerini yiyecek, bitirecek geceleyin o ciğerler tekrar meydana gelecek, oluşacak. Bir sonraki sabah yine kartal gelecek Prometheus’un ciğerlerini yiyecek ve bu sonsuza kadar böyle gidecek.
Şimdi bu efsane ile verilen mesajlar nelerdir? Tanrı ve insan düşmanlığına vurgu yapılarak tanrıların insan hayatından çıkarılması gerektiği mesajı veriliyor. Bu felsefe; Nietzsche’nin “Tanrı varsa yok edilecektir yoksa var edilecektir.” sözü ile günümüzdeki halini alıyor. Bu sözün manası şudur; var olduğu kabul edilen tanrı yok edilmeli, insanın ise tanrılaştırılması sağlanmalıdır. Bu işin edebiyatını da felsefesini de en yoğun şekilde batıda biliyorsunuz varoluşçuluk veya egzistansiyalizm gerçekleştiriyor. İnsanın var olmasının ispatı ne olacak, neye karşı ispat edeceksin? Tanrıya karşı ispat edeceksin, ailenin kurallarına karşı ispat edeceksin, toplumun kurallarına karşı ispat edeceksin, hukuka karşı ispat edeceksin. Onun için varoluşçuluk düşüncesinin temelinde -ifade yerinde ise- kişi merkezli bir anarşizm esastır. Ben istediğim her şeyi yapabilmeliyim, aksi taktirde özgürleşemem, tanrıların esaretinden, köleliğinden kurtulamam, diyor.
İslam'da İlmin Gayesi Nedir?
Batıda bilimin arka planı tanrı ile savaşmak, tanrıyı ortadan kaldırmak ve insanı tanrılaştırmak olarak özetlenebiliyorken, peki İslam’da ilmin gayesi nedir?
Bu sorunun cevabı İkra sûresinde yatıyor. Sure, “yaratan rabbinin adı ile oku!” diye başlıyor ve “secde et yaklaş!” diye bitiyor. O halde İslam’da insan ile tanrı arasında veya tanrı ile insan arasında bir mücadele olduğundan dolayı insan inanmıyor, aksine Allah bütün kâinatı insanın hizmetine ve insanın kulluğunu, Allah’a itaatini daha kolay yapabilmesi için yaratmıştır. Kâinatın müsahhar kılınmasının manası budur. “Biz gökleri ve yeri emrinize müsahhar kıldık. Gökler, yer, ay, güneş … bizin için müsahhar kılınmıştır, istifademiz için emir altındadırlmar…” anlamındaki buyuruklar bunu ifade eder..
Bunu düşündüğü zaman Müslüman kendisinin ne kadar, kıymetli, değerli, güçlü, Allah indinde önemli olduğunu anlar. Biz Allah’ın düşmanı değiliz. İslam’a göre kul yani insan düşman değil, aksine Allah’ın mükerrem kıldığı bir varlıktır. “Andolsun ki Biz Âdemoğullarını şerefli ve üstün kıldık. Onlara karada ve denizde taşıyacak vasıtalar verdik. Kendilerine hoş ve temiz rızıklar verdik ve onları yarattıklarımızın çoğundan oldukça üstün kıldık.” (İsra, 70)
Allah’a yakınlaşmamız ibadetledir. İbadetin İslam’daki kapsamı Allah’ın haklarını ve kullarının vazifelerini bilip yerine getirmektir. Bunun da kısa ifadesi ubudiyet ve hilafettir. Allahu Teâlâ Âdem’i dolayısı ile biz Âdem evlatlarını yeryüzünde halifelik yapmak üzere yaratmıştır.
Halife kendisini halife tayin edenin vekilidir, tayin edenin verdiği vekâletname çerçevesinde hareket eder. Allah’ın bize vermiş olduğu vekâletnamenin çerçevesi Kur’an ve Sünnet’tir. Ubudiyetimiz ve halifeliğimiz bu çerçevede olur. Ubudiyet ve hilafet görevlerimizi yerine getirdiğimiz Allah’a yakınlaşmış oluruz. Allah’a yakınlaşmak ise yakınlaştığımız oranda Allah’ı sevmek ve Allah tarafından sevilmek demektir.
Bunun da formülü yine ayet-i kerimede belirtildiği üzere: “De ki: 'Eğer siz Allah'ı seviyorsanız bana uyun; Allah da sizi sevsin” (Al-i İmran; 31) Sevgi ile alakalı buna benzer ne bir söz ne de bir başka ayet vardır. Hiç kimse sevmenin ve de sevilmenin yolunu bundan daha mükemmel, daha öz ifade edemez. “Yaratanı severiz yaratandan ötürü” bunun yanında çok cılız bir ifade kalır.
Bir müminin en büyük iddiası, Allah’ı sevdiğini söylemesidir. Bu iddianın görünür hiçbir delili yoktur. Ama mantıken her bir iddianın ispata ihtiyacı vardır. Kişi, Allah’ı seviyorum diyorsa Allah’tan gelen her şeye razı olmalı, başına gelen bir kazayı ve belayı Allah’tan bilerek sabretmelidir. Allah’tan gelen bir nimete karşı şükretmeli, kendini şımarmayacak bir konumda tutmalıdır. Bu gibi göstergelerdir Allah’ı sevmenin delili. En ufak bir musibet geldiğinde “Neden ben”, “Ben bunları hak etmedim” demek Allah’ı sevme iddiasına aykırıdır. Hem sevdiğini, inandığını söyleyeceksin hem de neden diyeceksin. Nedeni biz, aklı, fikri bize göre bazı hususlarda yeterli olmayan kimselere sorarız veya anlamadığımız bir şeyi anlamak için sorarız.
Eğer ben Allah’ı sevdiğimi iddia ediyorsam, o halde bu sevgiyi ispatlamam lazım. Bu ispat “O halde bana uyun.” ifadesinin gereğini yerine getirmekle olur. Bu sevgiyi ispatın da bir neticesi var. Allah sizi sevecek.
Şöyle bir misalle durumu daha iyi anlayabiliriz. Şimdi, kemer, kubbe gibi inşaatlarda en üste en merkezi noktaya konan kilit taşı vardır. Taş inşaatçılığında o kilit taşını çektiğiniz zaman o yapı çöker. Mesela; Mostar köprüsünün inşaatı bugünkü şartlarda bile çok zordur. Çünkü yukardan aşağıya nehrin her iki yakasında büyük, korkunç uçurum vardır. Bu uçurum üzerine tek gözlü, neredeyse sigara kâğıdı inceliğinde kemer ile köprünün üzerinde incecik bir mesafeyle fevkalade bir köprü yapılmıştır. O köprünün tamamını ortada tutan onun ucundaki kilit taşıdır ve köprünün bütün ağırlığı o şekilde taştan taşa, taştan taşa uçurumun iki kıyısındaki ayaklara dayanıyor.
İşte Allah Resulü’nü sevmek bu kilit taşı gibidir. Ona sevgi ortadan kalktığı zaman o köprü yıkılır ve Allah ile insan arasındaki münasebet ortadan kalkar. Bu kilit taşı, Rasulullah’a adım adım uymak, ittiba etmektir. Bununla birlikte Rasulullah’a tabi olmak için gerekli ilmî malzemeyi toplamak ta ilmin bir parçasıdır.
O halde İslam’da ilmin iki tane vazgeçilmez önemli ayağı vardır ve bütün ilmî çalışmalar bu iki ayağı sağlamlaştırmak, açıklamak, anlamak, yorumlamak çerçevesine sahiptir. Buna astronomi, matematik, fizik, kimya, biyoloji, anatomi, zooloji vs. hepsi dahildir.
Cenab-ı Allah, kitabında hem Kur’an ayetlerinden ayet olarak behsediyor hem de göklerin ve yerin yaratılışında da ayetler vardır diyor. Yine aynı kitap “Biz yakında onlara ayetlerimizi kendi nefislerizde ve âfakta (kâinatta) göstereceğiz.” buyuruyor. (Fussilet, 53); (Ayrıca bk. Zariyât, 20-21)
Cenab-ı Allah, Kur’an ayetlerine de “ayetlerimiz” dedi, kendi nefislerimizdeki ayetlere de “ayetlerimiz” dedi, kâinattaki ayetlere de “ayetlerimiz” dedi.
İşte ilim bu üç türlü ayetleri teker teker okumak ve anlamaktır. Bir kişinin bu ayetlerinin hepsini anlamasına imkân yok. Her bir Müslüman Allah’ın ayetlerinden birisini veya bir kaçını okumakta olduğu bilinci ile ilimle veya bilimle uğraşacaktır.
Üniversite’de hangi bölümü okuyor olursanız olun okuduğunuzu Allah’ın bir ayeti olarak okuyup kavrayacaksınız. Allah’ın o ayetlerle ilgili, Kur’an-ı Kerim’in ve Rasulullah (as)’ın sünnet-i seniyesinin sizlere ne gibi ipuçları verdiğini göreceksiniz ve o ipuçlarını beşeriyete sunacaksınız.
Samimi söylüyorum, benim için bir kimsenin fıkıh okuması, tefsir okuması, hadis okuması bir şart değildir. Allah’ın ayeti görülmesi şartı ile sosyoloji, tarih, biyoloji, tıp, mühendislik okunması ile belirttiğim ilimlerden birisini ya da bir kaçını okuyup öğrenmesi arasında bir fark yoktur.
Çünkü bunların hepsi Allah’ın ayetleridir, yeter ki o şuurla okunsun. İslam tarihinde kurulan ilk medreselerde böyle bir ayrımı görmüyoruz. Maalesef sonraları bu ayrım yapıldı. Arkasından “şer’î olmamak”la nitelendirdikleri ilimler dışlandı, netice itibariyle cumhuriyet tarihinde medereseler kaldırıldığı zaman elimizde İslamî ilimler adına sadece bir “nasara yensuru” ve belki de biraz da ilmihal kalmıştı.
Her doğru ilim insanı Allah’a yaklaştırır. Kâinatın uçsuz bucaksız olduğunu düşündüğümüz zaman Allah’a ne kadar yaklaşıyorsak; atomun içerisindeki zerreciklerini, atomun ağırlıklarını, atomun hareketini vs. okuduğumuz ve öğrendiğimiz zaman da aynı şekilde Allah’a yaklaşabilmeliyiz, azamatini kavrayabilmeliyiz. Kuran-ı Kerim’in ayet-i kerimesindeki bir mucizeyi kavradığımız zaman da Allah’a yaklaşabilmeliyiz.
Okuduğu ayetlerle Allah’a yaklaşan bir insan, okuduğu ayetleri insanların aleyhine kullanmaz. İşte bu da bizim ilim anlayışımız ile batının ilim anlayışı arasında ki en çarpıcı ve en etkileyici farktır.
Batı medeniyetinde ilim, bilmeyenlere karşı bir sömürü aracıdır. Tıpkı Zeus’un ateşin başkasının eline geçmesine tahammül göstermediği gibi, batılılar da bilimin kendilerinden başkasının eline geçmesinin önüne geçerek, sömürdükleri halkların, ülkelerin kendilerine karşı gelmesine meydan vermek istemediler.
İnanın tarih karakterleriyle, çizgileriyle ana unsurlarıyla aynı. Sadece bu tarihin kahramanları değişiyor. Zeus’un Prometheus’un o anlayışı ile günümüz batılı insanın anlayışı farklı değildir.
Onun için bilimsel gelişme istidadımızı ortaya koyduğumuz zaman batı bizimle savaşır. İnsanlığın barışı için tehlike görmek gibi buna buna kılıf da uydurur. Seni darp etmeye çalışır. Tıpkı Zeus’un Prometheus’u cezalandırdığı gibi cezalandırır, ambargo uygular.
İnsanlığın kurtuluşu İslam’ın ilim anlayışına dönmekle mümkündür. Fakat biz bunu yapmazsak kim bunu yapabilir ki? Bu işin sorumluluğu öncelikle biz Müslümanların omuzlarının üzerindedir. Onun için her fırsatta buna değinmeye çalışıyorum. Kim ne derse desin bu efsanede anlatıldığı gibi Grek felsefecileri, inkârcıları, bilimin gücünü anlamışken bizim bilimin gücünü anlamamaktaki ısrarımız sadece bizim zulümlere maruz kalmamıza sebep olacaktır ve sömürülmemizi devam ettirecektir.
Onun için dur durak demeden ilmin peşinde koşacaksınız. Hem Allah’a yaklaşacaksınız hem öğrendiğiniz ilimle başkalarını aydınlatarak başkalarının Allah’a yaklaşmasına katkınız olacak. Hiç yerinizde durmayacaksınız.
Allah’ın lütfu hariç, cahil bir annenin yetiştireceği anneden fazla bir hayır gelmez. Cahil anneler cahil babalar gelecek inşa edemezler. Gelecek ortaya koyamazlar. Geleceği en emin olan toplum, ilme en fazla önemi veren toplum olacaktır.
Onun için sizden ve sizin gibilerden biz bu manada çok ümitliyiz. Ümmetin bu kadar sömürüldüğü yeter diyorum. İnşallah bu çilenin de bitmek üzere olduğunu düşünüyorum. Böyle inanmak istiyorum. Sizin gibi kardeşlerimizi, evlatlarımızı biz bu parlak geleceğin ışıkları olarak görüyoruz. Samimiyim, burada öyle kendime hayal kurmuyorum, benim samimi inancımdır bu. Allahu Teâlâ niyetimizi de boşa çıkarmayacaktır. Allah kolaylık versin muvaffak etsin.
Soru: Hocam siz Prometheus’tan bahsettiniz. Ordaki ateş ilmi gösteriyor, Zeus ilmin insanlıkta olmasını istemiyor. Peki ya insanı kim oynadı burada. Sonuçta insanın da bir gücü var ve bilimi (ateşi) çalıyor. Dolayısı ile dinler de dogmatik yapılar insanları kısırlaştırıyor, tembelleştiriyor. Batı bu noktada hümanizmi (yaşıyor) biz de bu şekilde yaşıyoruz. Tanrılara savaş açarak yaşıyorlar. İnsanın buradaki konumu ne olmalı?
Onlara göre konumunu onların felsefeleri çerçevesinde izah etmek lazım. Bize göre konumumuz hilafet ve ubudiyettir. Çünkü öbür tanrıların zaten gerçeği yok. Dolayısı ile felsefeleri de havadadır. Bizim için bir hakikat vardır ve bu hakikat ilimle başlıyor. Allah’tan başka ilah olmadığı bizim ilmimizin başlangıcıdır. Hatırıma şu geldi. Allah selamet versin imam hatipteyken bir hocamız bize “Bu batı filozoflarını gözünüzde fazla büyütmeyin.” demişti. “Niçin?” diye sorduğumuzda “Batının yetiştirdiği en büyük filozoflardan birisi olan Sokrates’in en son vardığı netice Tanrının birliği olmuştur. Oysaki bu, Müslümanın ilminin başlangıç noktasıdır.” demişti.
Dinleyici: Hocam felsefenin arka merdiveni diye bir kitap var. Çok büyük gösterilen filozofların gerçek hayatlarını anlatıyor.
Tabii, ya psikopattırlar önemli bir bölümü ya da ahlaksız. Mesela Jean-Jacques Rousseau ahlaksızlığına buluğ çağında başlamıştır. Jean-Jacques Rousseau’nun kendisi bunu söylüyor, İtiraflarını yaptığı eserini okursanız görürsünüz. Jean-Jacques Rousseau Aydınlanma çağının en büyük filozoflarından birisi kabul edilir ve demokrasinin de babasıdır. Ahlaksız, çok affedersiniz kelimenin tam manasıyla sapığın birisidir. Bunlardan insanlığa ne hayır gelebilir ki?
Batı hümanizmi oluştururken, hümanizmin ilk yaklaşımlarını, ilk temellerini Yunan kültüründen aldı ve tanrı inancından soyutlayarak aldı.
Burada Siyonizm’in katkısını unutmamak lazımdır. Siyonizm’in katkısı ile ateizmi insanlığın vazgeçilmezi yaptılar. İnanç insanın hayatından kalktığı zaman, batıl bile olsa insanın hayatına hükmedecek hiçbir değer kalmaz. Batıl bir inanç inançsızlıktan daha erdemlidir.
İnanç ve tanrı insanı bencillikten kurtaran en önemli unsurlardır. İnanç ortadan kalktığı zaman insan bencilleşir. İnsan kendi kendisinin ilahı olur. Onun için ayet-i kerime de bunu izah ediyor: “Kendi istek ve tutkularını (hevâsını) ilah edineni gördün mü? Şimdi onu sen mi koruyacaksın?” ( Furkan Suresi; 43) Ayetin sonu çok anlamlı, onu sen mi koruyacaksın diyor.
Muhammed Kutb özellikle son yazdığı eserlerinde şu soruyu gündeme getirir:. Sanayi inkılabı veya makinanın icadı batıda değil de İslam dünyasında olsaydı ne olurdu? Batıda sanayi inkılabı neticesinde kapitalizm doğdu. İslam’da ise itikat, kapitalizme mugayirdir. Kapitalizmin anası faizdir, İslam’da ise faiz haramdır. Dolayısıyla makina ve makinanın doğurduğu kapitalizm, İslamî bir disiplin içerisinden uzaklarda sanayileşmeyi ortaya çıkardı. Aksi taktirde sanayileşme bir canavar değil, insana hizmet eden güzel bir hizmetkâr olurdu.
İşin teminatı, insanların gerçek manada Allah’a inanmaları ve Allah’tan korkmalarıdır. Yoksa bunun dışında bilim bizim için ciddi bir canavardır.
Toplumun akideden başlayarak ahlakıyla, davranışlarıyla ıslah edilmesi gerekiyor. Islahın esası da kısaca bahsettiğimiz şekilde imanın belirleyeceği ilmî bir düşünce, anlayış ve kavrayışla ortaya çıkar. Başka türlü toplumu düzeltemeyiz. Öyle zannedildiği gibi hoca çıkıp iki vaaz verecek, öbürü iki makale yazacak…İş olup bitecek değildir…
Bu iş uzun bir eğitim işidir… En önemlisi İslam toplumunun müşahhas bir şekilde hayata örnek olarak sunulmalıdır. Bunun ehemmiyetini ve batı açısından tehlikesini anlatmak üzere merhum Seyyid Kutb Fî Zilâl’de şöyle diyor: “Faraza, okyanusun ücra bir köşesinde küçücük bir adada, bir toplum İslam’ı kendisine hâkim kılmak istese tüm dünya, güçleri ile onun üzerine çullanır ve onu ortadan kaldırmaya çalışır. Çünkü İslam’ın toplumsal bir hayat olarak ekonomik ve sosyal manzarasıyla, ahlakı, inancı, akidesi ile her şeyi ile dörtdörtlük yaşadığını görmesi halinde kendi düzenlerinin sonunun geldiğini veya onun için tehlike çanlarının çalmaya başlayacağını çok iyi biliyorlar.”
Meselemiz Müslüman insanı, Müslüman aileyi ve Müslüman toplumu inşa etme meselesidir. Bunun için de her bakımdan ilmimiz, ahlakımız, donanımımız ve bunun için de gerekli olan gücümüzle ortada olmamız gerekiyor.
Yol uzun, fakat Allahu Teâlâ’nın inayeti daima daha büyüktür.
M. Beşir Eryarsoy