DERGİLER ÜZERİNDEN İSLAMCILIK

Sunumunu Araştırmacı-Yazar Vahdettin Işık'ın yaptığı "Dergiler Üzerinden İslamcılık" semineri Medeniyet Vakfı seminer salonunda gerçekleşti. İslamcı dergiler projesi hakkında bilgi vererek sunumuna başlayan Işık, bu süreçte yaşadığı sıkıntıları anlattı. Dergilerin zihin dünyamızda önemli birer kaynak olduğunu ifade eden Işık,

İslamcı dergilerin tecrübesini dönemin şartları içerisinde ele aldı. Vahdettin Işık'ın sunumunda değindiği hususları şu şekilde özetlemek mümkün:

"Bismillahirrahmanirrahim.

Bir tarih okuması yapmak ve bir düşüncenin izini sürmek istiyorsak, metin olarak en derinlikli kaynaklardan birisi hiç şüphesiz dergilerdir. İlem’de yürüttüğümüz İslamcı dergiler projesinde, geriye dönük kaynak aradığımız zaman, doğru dürüst kaynak bulamadık. 70’lerin ikinci yarısından itibaren, özellikle 80’lerin dergilerini yeni kuşaklara aktarmak istedim çünkü yeni kuşaklar darbeler döneminden itibaren, özellikle 12 Eylül ihtilalinden sonra, geçmişe ilişkin mirası tevarüs ettirme konusunda büyük kopukluklar yaşadı.

Böyle bir mirasın aktarılamamasının sebepleri var. Alt üst oluşlar yaşayan bir memlekette yaşıyoruz ve elimizdeki arşivlerden dolayı başımıza gelmeyen kalmıyor. Bu nedenle insanlar ellerindeki kitaplarını, kaynaklarını, dergilerini kaybettiler. Bunun yanında hapse düşmek, göç etmek, darbeler gibi etkenlerde bu mirasın aktarılamamasının nedenlerindendir. Bir de şunu itiraf etmemiz lazım ki, bizim böyle bir kültürel alt yapımız da yoktu. Bunu mutlaka tarihe tanıklık olarak tutmamız ve bunları sonraki kuşaklara taşımamız lazım gibi endişelere sahip değildik. Şahsi çabaların dışında genel olarak arşivleme gibi bir çalışmamız yoktu.

İlginç olarak geriye doğru gittikçe dergi bulmanın kolay olduğunu gördüm. Mesela Sırat-ı Mustakim dergisini bulmak 1980’lerde çıkan Varidat dergisini bulmaktan daha kolay oldu.

Bana göre Türkiye’nin yakın tarihini takip etmek isteyen herkesin iki şeyi çok iyi çözümlemesi gerekiyor: Bunlardan birincisi din, ikincisi devlettir. Din ve devlet ilişkisine dair hafızayı ortaya koymadan buna ilişkin bir çözümleme yapmadan Türkiye’de neyin olup bittiğini, Türkiye’nin küresel sistem içerisinde nasıl bir yer tuttuğunu vuzuha kavuşturmak mümkün değil.

Türkiye’de yaşayan halkın bir millet haline gelmesi İslamlaşma ile ilgilidir. Yani bizi burada tutan şey İslam’dır ve devlette bekasını, meşruiyetini bunun üzerinden tanımlayan bir yapıdır. Dinin iki temel işlevi vardır: Birincisi; yapıp edilen her şeyin meşruiyeti dinden olmalıdır. “Gavurlaşacaksanız” bile ona İslam’dan referanslar devşirmeniz gerekir. Demelisiniz ki aslında İslam da böyle bir şey istiyor. Diğer şekliyle bir yabancılaşma ortaya çıkıyor ve onun ile sizin aranıza doğal olarak bir mesafe giriyor.  Mesela İctihad dergisi Türkiye’de pozitivizmin ana mecrasıdır, ama adı içtihattır. İlginçtir ki, 1906’da Cenevre’de, iki yıl sonra Kahire’de, 1910’da İstanbul’da çıkan İçtihad dergisinde pozitivizmin daha açık bir ifade ile kemalizmin temellerini oluşturan bütün önermeler vardır. 1911 yılında Kılıçzade İsmail Hakkı’nın yayınladığı metne bakarsanız harf devrimi dahil olmak üzere bütün kemalist devrimleri madde madde görebilirsiniz. Ama Kılıçzade bunları yazarken bugünkü anlamda, ben sizi gavurlaştırmak istiyorum, İslam’dan kopmamız lazım, diyerek değil, bunu zaten İslam’da istiyor diyerek yapıyor. Kanaatimce İctihad dergisindeki bu yazıyı bugün yayınlasak kimse bunu bir Müslüman yazmadı demez. Hatta bugünkü bir İslamcı bugünkü bir mesele üzerine yazdı diye düşünür. İslam’dan meşruiyet bu açıdan çok önemlidir.

İkincisi toplumsal bütünleşmeyi sağlayan şey dindir. Hem Müslümanlar kendi arasındaki hukuku oluşturan şeyin esasını din belirler hem de Müslüman ile Müslüman olmayanların arasındaki ilişkilerin mahiyetini din belirler. Keza tebaa ile devletin arasındaki ilişkiyi de din belirler.

Devlet bunun çok farkındadır. Cumhuriyet döneminde içeriye dönük olarak İslam’ın ehlileştirilmesine yönelik operasyonlar yapılmışsa da biz bunu genel olarak İslam’ın tasfiyesi operasyonları olarak algıladık. Esasında, devlet dini yok etmek istemiyor, çünkü biliyor ki din olmazsa kendisi de olamaz. Ama dini kendisine uygun kullanışlı hale getirmek istiyor, ehlileştirmek istiyor. Eğer din ile ilişkisini koparırsa Bosna ilişki kuramaz, Batı ile ilişkisini sürdüremez çünkü sizin kıymeti harbiyeniz bu bölgede Müslüman olmanızla ilgilidir ve sizi muhatap almaları bununla alakalıdır.

Tüm bunların açıklığa kavuşması için üç şey gerekiyor. Bunlardan birincisi bizim 1400 yıllık İslam tecrübemiz var bu İslam tecrübesini yeniden farklı mezhep meşrep anlayışları ile tahsil etmemiz gerekiyor. Bizim o miras ile aramızdaki mesafe büyüdükçe bizim müktesebatımız azalıyor. Müktesabatımız zayıfladıkça hem dinin kendisi ile hem hayat ile irtibat kurma noktasında acemilikler yaşıyoruz. Benim neslim bu acemilikleri çok yaşamış bir nesildir. Bazı şeyleri düşe kalka öğrenmek zorunda kaldık.
İkincisi Türkiye’nin ve İslam ümmetinin yenilgi tecrübesini devşirmemiz lazım. Tanzimat 1839’da ilan ediliyor ve orada şu ifadeler yer alıyor: “Herkesin bildiği gibi, devletimizde kuruluşundan beri Kuran'ın yüce hükümlerine ve şeriat kanunlarına tam uyulduğundan, ülkemizin gücü ve bütün tebaasının refah ve mutluluğu en yüksek noktaya çıkmıştı. Ancak, yüz elli yıl var ki, birbirlerini izleyen karışıklıklar ve çeşitli sebeplerle şeriata ve yüce kanunlarına uyulmadığından evvelki kuvvet ve refah, tam tersine zayıflık ve fakirliğe dönüştü. Oysa şeriat kanunları ile idare edilmeyen bir ülkenin varlığını sürdürebilmesinin imkansızlığı açık seçik ortadadır.”

1908’de II. Meşrutiyet ilan edilir edilmez Mehmet Akif, Eşref Edip ve Ebül’ula Mardin Sırat-ı Müstakim dergisini çıkartıyorlar. O dergiden itibaren Türkiye’nin İslamcı dergiler geleneği bir fikriyat ve bir hareket olarak başladı diye kabul edebiliriz. O günden bugüne baktığımızda yüz yıllık tecrübe var bu yüzyıllık tecrübeyi çeşitli kanallardan devşirmemiz lazım. O kanalların en önemlilerinden bir tanesi de dergilerdir. İki sayılık dergiler var, o dergileri bile bulmamız gerekiyor.

Askeri, ekonomik gücümüzün yanında bunların hepsini organize edecek aklımız olmalıdır. O akıl, ilim olmadan sanat olmadan tarihsel hafıza olmadan gerçekleşmez. O yüzden bizim bu yüzyıllık hafızayı çok canlı ve diri bir şekilde yeniden tahsil etmemiz gerekiyor. Bunu yaparken bu hafızayı bugüne olduğu gibi taşımayacağız, bugünün dünyasını çok iyi tanıyarak bilgiyi yeniden üreteceğiz.

1908 yılında çıkan Sırat-ı Müstakim dergisinin çapında, onun vukufiyetinde bir dergi daha İslam dünyasında yok. Sırat-ı Mustakim dergisi Afrika’nın iç kısımlarından Balkanlara, Kafkasya’nın derinliklerinden Hindistan’a kadar her yere gidiyor. Dergiyi Hindistan’daki İkbal de takip ediyor; Kazan’daki Ahmat Baybur da takip ediyor, Kahire’de, Üsküp’te ve hatta Cenevre’de bile bu dergi takip ediliyor. Bu yerlerdeki adamlar aynı zamanda o dergide yazıyorlar. Bugün bizim konuştuğumuz birçok konu o dergilerde derinlikli bir şekilde konuşulmuş ve tartışılmıştır. Biz onları okumadığımız için yeniden aynı konuları tartışmış, zaman kayıpları yaşamışız ve lüzumsuz ihtilaflara düşmüşüz.

İslami geleneği temsil eden iki ana mecra var. Birisi tecdit ve ihya geleneğine vurgu yapan Sırat-ı Müstakim, ikincisi daha geleneksel, tecditin geleneğimizi modernize edebileceğini ve bizi mecramızdan saptırabileceğini düşünen Şeyhulislam Musataf Sabri Efendi’nin başında olduğu Beyanu’l Hak dergisi var.

Üçüncü olarak sayabileceğimiz dergi de Reşid Rıza’nın çıkardığı Menar dergisidir. Menar dergisi birilerine göre modernist birilerine göre selefi bir dergidir. Abduh, Afgani geleneğini devam ettiriyor ama kendine mahsus özellikleri de ihtiva ediyor.

Reşid Rıza bir seyahat esnasında Beyanu’l Hak dergisini ziyaret ediyor ve orada irticalen bir konuşma yapıyor. Konuşmadan sonra birbirlerine hürmet tazim oluyor. Daha sonra Reşid Rıza, Menar dergisinde hem konuşmasına hem de gözlemlerine yer verdiği uzun bir değerlendirme yazısı yazıyor. Aynı şekilde Beyanu’l Hak dergisi de çok saygılı ve itinalı bir dille Reşid Rıza’dan İslam ilimlerine vukufiyet sahibi, dünya meselelerinin farkında bir İslam alimi olarak bahsediyor.

Biz de dergicilik Sırat-ı Müstakim ile başlıyor. Bence bu ilk dönemde üç farklı dergicilik tarzı var: Birincisi Sırat-ı Müstakim; İkincisi Beyanu’l Hak, üçüncüsü Volkan dergisi.
Beyanu’l Hak dergisi o zor şartlarda klasik ulema geleneğini hassasiyetlerini taşıyor. Endişesi, Batı’dan büyük bir rüzgar esiyor, esen bu rüzgar bizi modernize eder, yoldan çıkarır, yoldan sapmayalım ve kırılma yaşamayalımdır. Böyle bir hassasiyetle tutunmuştur geleneğe.

Sırat-ı Müstakim dergisi ise, bizi var kılan muhkem sabitelere sadakat gösterelim ama dünyanın değiştiğinin de farkına varalım, demektedir. Eğer biz bu dünyadaki değişimi okuyamazsak kendimize yeni bir yol haritası oluşturamazsak, tecdid ve ihyayı gerçekleştiremezsek değişim seli bizi alıp götürecek ve yok olacağız. Geleneğe sıkı sıkı tutunduğumuz zaman, onun mefhumunu anlayıp yeniden üretemezsek hayatta kalamayacağız.

Benim kanaatimce bu farklılık klasik dindarlıkla İslamcılık arasındaki farklılıktır. Çünkü kimse emperyalizmi normal karşılamıyor. Herkes antiemperyalisttir. İkincisi İttihad-ı İslamcıdır. İçtihad dergisinden pozitivist Abdullah Cevdet’in İttihad-ı İslamcı olduğunu görünce çok şaşırdım.

Üçüncü özellik başımıza gelenleri sadece Batı’nın fesadı olarak okumamaktır. “Biz de bir arıza ve zayıflık var, bizim kendi zayıflıklarımızı görmemiz lazım” denilmektedir. Bu Malik b Nebi’nin “Bizler sömürülecek durumda olmasaydık onlar bizi sömüremezdi.” anlayışına paralel bir anlayıştır.

Üçüncü çizgi de Kıbrıs kökenli Derviş Vahdeti’nin dergisi Volkan dergisi çizgisidir. O dergi de ciddi yazılar var. Ben Said Nursi’yi ciddi olarak ilk orada okumuştum ve şaşırmıştım. Ben kırklı yaşlarımda düşe kalka öğrendiklerimde demiyorum sezdiklerimi Volkan dergisinde Said Nursi bunları madde madde açık seçik net bir şekilde yazmış. Aynı zamanda o dergide bugünkü anlamda çok provokatif yazılar da var. Bildiğiniz üzere 31 Mart Vakıası Volkan dergisine mal ediliyor. O yargılanmanın ardından Said Nursi’nin hayatında yeni bir dönem başlıyor. Volkan dergisi ağırlıklı olarak daha akitivist, gazeteci tarzı daha vülgarize olmuş bir provokatif dil kullanıyor.

Sırat-ı Müstakim dergisinde Türkçülüğün kurucularından Yusuf Akçura yazı yazıyor. Daha sonra Ağaoğlu Ahmet 3 Medeniyet diye bir risale yazıyor, o risalede açık seçik şunları söylüyor: “Kendimizi kandırmayalım bir tek medeniyet vardır o da Batı medeniyetidir, ya Batı medeniyetine ayak uydurur yaşarız ya da yok olur gideriz.” Bunu diyen adam bile orada yazı yazabiliyor. Böyle geçişkenlikler var.

Tek partili dönem dergicilikte ciddi sıkıntıların yaşandığı bir dönemdir. O dönemde hem sayı olarak az dergi var hem de nitelik düşüyor. Bir de devletin koyduğu ciddi yasaklar var. Menemen olayı, Şeyh Said İsyanı dolayısıyla Takrir-i Sükun yasası çıkmıştır. O dönemdeki baskı dile de yansımıştır. İslam adına yazılanlar devletin rahatsızlık duymayacağı bir dil ile uyumlu yazılardır.

1945-60 arasına gelince Türkiye biraz açılıyor. Türkiye soğuk savaş döneminde Batı blokunda yer alarak çok partili hayata geçti. O dönemde tek partili iktidardan sonra doğal bir şekilde dini alana ilişkin nispi bir serbestiyet oluştu. CHP’nin o zaman başbakan olarak atadığı kişi Şemsettin Günaltay, Sırat-ı Müstakim dergisinde yazıları olan İslamcı geleneği daha modern çizgilerle temsil eden, Akif ile de arkadaşlık yapmış birisidir. Hem medreselidir hem de yenidünyanın kurumları ile irtibatlı bir adamdır. İmam hatipler bu dönemde açılmıştır. Din hususundaki talepleri karşılama noktasında daha farklı bir yol izleneceği anlamına gelen bir tutumdur bu.

Nitekim 1950’de Demokrat Parti bunu devralıyor ve o daha cesur bir dil kullanmaya başlıyor. Ama bununla birlikte demokrat partinin kapatılma gerekçelerinden biri dine daha saygılı davranacağına dair ifadeleridir.

Bu dönemde İslami neşriyat artmaya başlıyor. Mesela 1947-49 yılları arasında merhum Akif’in damadı Ömer Rıza Doğrul, Selamet Mecmuası isminde bir dergi çıkartıyor. Daha sonra bu dergi Yeni Selamet olarak tekrar yayınlanıyor. Ağırlıklı olarak ilmi ve dini araştırmalar yayınlıyor. Seçtiği yazılar ve tercümeler bugün bizim modernist diye tanımladığımız çizgiyi temsil ediyor. Devlet açısından bir sorun teşkil etmemesi için böyle yapılıyor.

1957 yılında çıkan İslam dergisi büyük bir sıçrama gerçekleştiriyor. İslam dergisi bizim dergicilik tarihimizde Sırat-ı Müstakim dergisinden sonra ilk büyük sıçramadır. Dergi hem istikrarlıdır hem de İslam dünyasındaki ilim geleneği ile irtibat kurmaktadır. İlk defa bu dergi ile Türkiye İslamcılığının entelektüel sınırları gelişmeye başlamıştır. Dünyadaki İslami oluşumlarla zaman zaman doğrudan irtibatlar kurmuş, çeviriler yapmış ve ilginç bir iletişim ağı kurmuştur.

Ali Fuat Başgil’in Din ve Laiklik, Gençlerle Başbaşa kitabındaki metinler ilk defa orada çıkmaya başlıyor. Ali Fuat Başgil “Din Hürriyeti İstiyoruz” başlıklı yazısında “Devletin dine tahakkümü dini teşkilatı vesayet altına alması kat’i surette önlenmelidir.” demiştir.

İslam dergisi ile düşüncel çekingenlik dil kısırlığı aşılmaya başlamıştır. Yetmişli yıllara gelindiğinde çok seslilik vardır dergilerde.

1958 yılında yayın hayatına başlayan Hilal dergisi, Türkiye dışındaki İslami tasavvurlardan tercümeler yapıyor. Seyyid Kutup, Hasan El Benna, Mevdudi, Nedvi, Muhammed Kutup Hilal dergisinde karşımıza çıkıyor.

Kaba hatları ile tarif edecek olursak Türkiye’de İslamcı gelenek, tarikatlar ve Nurculuk diye bir çizgi vardır. Hâlbuki Hilal dergisinde bunların hepsi bir arada görebiliyoruz. Biz Türkiye’deki radikal İslamcı geleneğin içindeki Nurculuğun payını hiç görmeyiz. Bu dergiyi çıkaran Salih Özcan, Said Nursi’nin talebesidir ve İslam dünyası ile çok yakın irtibatlara sahiptir. Hint alt kıtasında Mevdudi’ye, Nedvi’ye; Suud’da Faysal’a; Kudüs’te Emir el Hüseyin’e, Kahire, İran vb. yerlerde önemli isimlerle irtibatlı olan bir kimsedir. Salih Özcan aynı zamanda bedel ödeyen birisidir. Sert bir üsluba sahip olan İsmail Kazdan’ın dergide yazdığı yazıların bedelini Salih Özcan ödemiştir, bundan da hiç şikâyetçi olmamıştır.

Hilal dergisinde; Doğu Türkistan’dan Mehmet Emin Buğra’nın, Malik b. Nebi’nin çevirileri yer alıyor, Meryem Cemile, Seyyid Kutup, Lütfü Doğan, Bağdat’ta Sünni ulemalar cemiyeti liderliğini yapan Emced Zevahiri, Şii ulema reisi İmam Halis gibi bugün bile bizim dergilerimizde görülmeyen bir zenginlik var.

Bizim bugünkü dergiler İngilizce ve Arapça’dan çeviri yaparken yedi farklı dilden insan var bu dergide. Hem Batı’dan çeşitli dillerde, Fransızca, Almanca, İngilizce çeviri yapılıyor, hem de doğu dilleri Arapça, Farsça, Urduca’dan çeviri yapılıyor.

1960’dan sonra dergiler çeşitleniyor, tercüme faaliyetleri hızlanıyor. Çünkü burada büyük bir ihtiyaç var. Medreseler büyük ölçüde tasfiye edilmiş, illegal olarak sürdürenlerin dünya ile irtibatları zayıflamış, neşriyata dönük imkânlarımız zayıftır. Bu çeviriler artınca Türkiye’de yeni bir takım kavramsal birikimler oluşuyor.

Seyyid Kutub’un Yoldaki İşaretler kitabını okumamız bizim için bir kırılma olmuştur. Yoldaki İşaretler’den, İslam’ın bir hayat nizamı olduğunu, bütünlüğü olan bir düşünce sistemi, siyasete, iktisata, gündelik hayata dair sözü olduğunu öğrendik.

Tercümeler ile bizim bildiğimiz kavramlar yeni anlamlar kazandı. Rab, ilah, tağut, cihad kavramlarını yeniden konuşuyoruz. Bunların bizim şartlarımızda doğru anlaşılıp anlaşılmadığı ayrı bir tartışma konusu olmakla birlikte biz bir silkinme yaşadık. Bu silkinme halinin neticesi olarak yeni dergiler ortaya çıktı.

Büyük Doğu, Diriliş, Edebiyat dergisi, Mavera dergisi gibi dergiler daha yerel dil kullandı. 70’lerin ikinci yarısından sonra Afgan cihadı, İran İslam Devrimi, Hama Katliamı vb. durumlar ile bu durum değişiyor. Bundan sonra yeni dergiler çıkmaya başlıyor.

Geçmişe dönük birkaç şey söyleyerek programı kapatmak istiyorum. Bir kere geçmişin okunmasında dikkat edilmesi gerekenler var.

Başarıyla yanılgıyla yaşadığımız ortak bir tecrübemiz var. O gün Müslümanların pratik durum karşısında ürettikleri cevapların doğal olarak başarıları, yanılgıları, yanlışları bulunmaktadır. Unutmamalıyız ki biz bugünden dönüp geriye bakıyoruz, halbuki o düşünceler o gün için sınanmış, sonuçları görülmüş, başarısı test edilmiş değil. Biz bugünden baktığımızda “bunlar ne çocukça şeyler” demek yerine o günün şartları içerisinde neyi ifade ettiğini anlamaya çalışmamız daha itidalli ve doğru olur.

II. Meşrutiyetten sonrasında gittikçe artan oranda bir entelektüel zayıflama var. 60’lardan sonra çevirilerin de etkisi ile dilimiz gittikçe zenginleşiyor. Ama benim kanaatim İslamcı dergi dediğimiz tecrübelere baktığımızda 80 darbesine kadar bir atak var ancak daha sonrasında anlık çıkışlar dışında hala bir dil fukaralığı yaşıyoruz. Bırakın Sırat-ı Müstakim dergisini, Hilal dergisi gibi bir dergi dahi çıkmıyor artık. Oysa entelektüel anlamda irtibatın artmasına imkân veren bir dünya var. Mesela gençlerin Hindistan’dan, Amerika’dan, Avrupa’dan, Kazan’dan, Üsküp’ten, İran’dan, Mısır’dan insanların yazı yazdığı bir dergi çok dilli bir dergi çıkarması lazım artık. Sudan’a gittiğimiz zaman benim onlardan, onların benden habersiz olması canımı acıtıyor. Ben onun tecrübesinden habersizim, o benim tecrübemden habersiz.

Genel olarak bakıldığında 1923-60 arasında üretilen İslami söylem, gündelik tartışmaların ürettiği o gerilimleri takip etmek ve yönlendirmekten ziyade, zararları en aza indirme yönündendir. Yani daha iyi, daha üst bir şeyler yapmaktan ziyade mevcudun ne kadar az yıpranmasına katkıda bulunursak bunda kâr vardır anlayışı hakim. Savunmacı ve özür dileyici bir dil dergilerde ağırlıklı olarak görülüyor.

1960’larda bir sol rüzgârı vardı ve burada İslam sosyalizmi konuşuldu diyerek ne kadar cahilmişler deniliyor. Peki, biz acaba bugün post-modern dönemde liberal ekonomik sistemin gürül gürül aktığı bir dünyada acaba post modern ve liberal dilden çok bağımsız düşünüyor muyuz? Bence düşünmüyoruz. Geçmişe dönük bakarken çok keskin ve rahat bakıyoruz ama kendimizin içinde bulunduğu duruma ayna tutma konusunda aynı esareti gösteremediğimizi düşünüyorum.

Diriliş Dergisi, Tohum Dergisi, Nur talebelerinin dergisi İhlas, Zülfikar, Milli Gençlik dergisi, Düşünce dergisi, Şura, Tevhit, Hicret dergileri çıkıyor.

1960-80 arası İslamcı dergilerde en çok geçen kelime İslam. İkinci sırada, komünist ya da komünizm kelimesi geçiyor. Üçüncü kelime CHP. Ecevit kelimesi 935 defa geçiyor, Hz. Peygamber’in ismi 654 defa geçiyor. Bu kavramlar dönemin bizim dilimizi, kavramlarımızı, önceliklerimizi, tartışmalarımızı nasıl etkilediğini çok güzel özetliyor.

Dergilerde en çok yazı yazan açık ara bir şekilde Necip Fazıl’dır. Ondan sonra Kadir Mısıroğlu gelir. Üçüncüsü Sezai Karakoç’tur ama Sezai bey, Kadir Mısıroğlu’nun üçte biri kadar yazı yazıyor. Dördüncü sırada Mehmet Kemal Pilavoğlu yer alıyor. Beşinci sırada ise Cahit Zarifoğlu yer alıyor."

Programın sonunda Medeniyet Vakfı Başkan Yardımcısı Kâzım Sağlam, Vahdettin Işık'a teşekkür plaketi takdim etti.

tefsir dersi 2020

Yazanlarımız