
Seni tanıyorum Mısır! Hem seni kim tanımaz ki?
Müslüman, Kur’ân’ının haber verdiği ve seninle bir şekilde ilgisi olan peygamberler ve sonra tarihinin büyük ve önemli bir dilimini teşkil eden hüviyetinle tanır seni.
Kitab Ehli; Kitab-ı Mukaddesleriyle, Tevratlarıyla, İncilleriyle tanır.
Tarihçiler ve tarihle asgarî ilgisi bulunanlar, dünyanın en önemli uygarlıklarından birisinin beşiği olarak tanırlar, tanıtırlar.
Gezginler seni piramitlerinle, coğrafyacılar seni Nil’inle tanırlar.
Çağımızın Müslümanları da seni, -üzülerek belirteyim ki, son zamanlarda- yetiştirdiğin en hayırlı Müslüman evlatlarına vefasızlığınla, acımasızlığınla tanır.
Keşke böyle olmasaydın ey Mısır! Senin bizde başka bir yerin olurdu. Seni çok daha güzel tanırdık. Sana daha çok değer verirdik…
***
Önce Tevhid kahramanı, peygamberlerin atası, Ulu’l-Azm peygamberlerin ikincisi İbrahim (a.s.) hicreti sırasında uğramıştı sana…
O zalim hükümdarın onun tertemiz eşine, İsrailoğulları peygamberlerinin o kutsal annesine, Sâra validemize haince el uzatmak istemişti. Allah’ın koruması altında olduğunu görüp bunu kesin anlayınca, ona kötülük yapmasının imkânsız olduğuna inanınca kötü emelinden vazgeçmek zorunda kalmıştı…
İbrahim (a.s.) de orayı yurt edinemeyeceğini görmüş, orada kalmaktan vazgeçmişti…
Belki de ilk kaybettiğin en önemli fırsat bu olmuştu, bahtına o zamandan beri yanmalıydın Mısır!
Sakın seni her şeyinle, bütün ahalini kapsayacak boyutlarda kınadığımı düşünme, Mısır! Sen de zayıf düşürülen halkınla, zalim yöneticilerinden çektin ne çektinse ve hâlâ ne çekiyorsan… Bu hususta sen de hemen hemen tarih boyunca görüle gelmiş diğer mustaz’aflarla aynı kaderi paylaşıyorsun…
Fakat seni bu hâllere düşüren müstekbirlere karşı imkânın olduğu ve fırsat yakalayabildiğin zamanlar ayaklanabilir, başkaldırabilirdin değil mi? Böyle bir imkânın olmuş ve sen bu fırsatları değerlendirmemişsen yazık etmişsin bil, ey Mısır!
Allah, Yusuf’u gönderdi daha sonra sana ey Mısır! Çünkü senin toprakların belki Nil sayesinde cömertti ama insanlara kurtuluş mesajlarını sunacak şahsiyetler doğuracak kadar istidatlı değildi. Bunun için Allah, Kenan diyarından akıllara durgunluk verecek bir ilahî takdir ile Yusuf’u armağan etmişti sana…
Peki, sen ona ne yaptın?
Önce köleleştirdin, sonra ona yapılan iftiradan tertemiz olduğunu bile bile zindanlara attırdın, ona ihtiyacın olunca, onsuz yapamayacağını anlayınca da zindandan çıkarttın, o zamanın şartları içerisinde yönetimin en can alıcı damarlarını ellerine tereddütsüzce teslim ettin…
Peki, sen neden ona o “kıtlık yılları”ndan sonra daha uzun yıllar teslimiyetini sürdürmedin? Ona ve ondan sonra gelen onun gibi şahsiyetlere, bu yıllarda Yusuf’un sana verdiği unutulmaz hayatî hizmetler dolayısıyla aynı şekilde teslimiyetini sürdürmen gerekmez miydi?
İşte bunun için kırgınım sana Mısır, çünkü böyle yaparak belki dünya tarihi için altın bir fırsatın elden kaçmasına da sebep oldun. Bu fırsatı gereği gibi değerlendirmiş olsaydın, Grek üzerinden bütün batıya sirayet eden ve oradan da günümüze kadar uzanan etkin, çok daha farklı olmayacak mıydı? Böylece beşeriyet tarihi belki de farklı bir veçheye bürünmeyecek miydi?
Onun için şikâyetçiyim senden Mısır, Yusuf’un, onun mesajının ve mirasının değerini bilmediğin için kırgınım…
Aradan uzun yıllar geçti… Yakub ile Yusuf’un (a.s.) ve kardeşlerinin mirası olan İsrailoğullarını Yusuf’un izinden gittikleri sürece el üstünde tutman gerekirken köleleştirdin zamanla onları, türlü azaplara, işkencelere, zulümlere uğrattın…
Böyle mi karşılık vermeliydin yapılan bunca güzel hizmete Mısır? Bunca iyiliklerin karşılığını, sana bu iyilikleri ikram edenlerin torunlarına böyle mi ödemeliydin?
Ve derken Musa Peygamber ile kardeşi Harun ile Allah sana ayrı bir fırsat ikram etmişti ey Mısır! Onların, İsrailoğullarının peygamberleri oldukları doğrudur. Fakat davetleri, mesajları senin ve tüm halkın için de gönderilmişti. Sihirbazlar inandı, nitekim Firavun hanedanından olan o mümin kişi de inanmıştı… Hatta hanedandan birçok gencin iman ettiği dahi söylenir…
Ama bunlar bütün Mısır’ın aydınlığa kavuşması ve Firavunların zulmünden kurtulması için yeterli değildi… Böyle yapmadığın, yapamadığın, yani bu ilahî çağrıyı kabul etmediğin için Firavunlar seni sadece kendileri hayatta kaldıkları zaman dilimiyle sınırlı olarak zulme ve işkencelere duçar etmekle kalmadılar… Ölüp gittikten sonra saray hayatlarını kabirlerde sürdürebilecekleri zannıyla aslında tarih boyunca görüle gelmiş en büyük zulümlerin abideleşmiş hâli olan piramitlerin inşa edilmesi işinde türlü zulümlerle ve işkencelerle, sefaletlerle, mahrumiyetlerle mazlum kitleleri çalıştırdılar…
Musa’nın ve kardeşi Harun’un esaretten kurtarma çağrısı, Allah’ın Firavunî düzen tarafından gasbedilmiş kullarını, kölelikten kurtarmak ve Allah’a kulluklarını sağlayarak gerçek anlamda özgürleştirmek çağrısını Firavun, Hâmân ve Karûn doğru okuyamadılar, anlayamadılar…
O çağrıya nefis ve şeytanlarını yenerek kulak vermiş olsalardı, yurtlarından ayrılarak Musa’nın rehberliğinde ve önderliğinde özgürlüğe koşan İsrailoğullarının arkasından gitmek zorunda kalmayacak, güzel meskenleri, bahçeleri, pınarları bırakarak denizde boğulmayacaklardı…
Arkasından Roma zulmünü, Bizans zulmünü yaşadın… Yine yönetimde en ufak bir etkinliği olmayan büyük halk yığınlarına en ağırından esaret ve zulüm düşmüştü… Ahiretini de imar etmek imkânına zaten bir türlü sahip olamıyordun… Çünkü Musa’nın davetini kabul etmemekle bu fırsatı kaçırmıştın… Roma zulmü altındaki İsa (a.s.)’nın davetinin o şartlarda geniş bir alanda etkin olması zaten beklenemezdi…
Batı ve Doğu Roma’nın zulümlerinden sonra İslâm’ın adaleti ile şereflenmiştin Mısır… İslâm fethiyle sana gelen ruh aslında asırlardır beklediğin ve tam da sana yakışan, senin kişiliğinle ve fıtrî istidat ve kabiliyetlerinle örtüşen bir ruhtu…
Doğrusu, aradaki bazı zikzaklar hariç, sen de bu ruhu iyi özümsedin, bu ruhun sana kazandırdıklarının karşılığında İslâm ümmetine büyük ilim adamları, ders halkaları, muazzam köklü medreseler, sayısız ilmî eserler ve daha birçok alanda İslâm Medeniyetine pek büyük değerler armağan ettin… Sen bu fetihle gelen din ile mutlu olmuştun, bu dinden aldıklarının karşılığını ümmete vermek suretiyle uzun asırlardan beri senden beklenen gerçek anlamdaki hizmetlerini ümmete ve dolayısıyla beşeriyete sumak fırsatını bulmuştun…
Yani kendine, kimliğine kavuşmuştun…
Aradan zaman geçti… Raşid Halifeler, Emeviler, Abbasiler, Fatımîler, Eyyubiler, Memlûkler, Osmanlılar… arka arkaya gelip geçti. Onlar sana bir şeyler verdi, sen de onlara çok şeyler verdin.
Zaten medeniyet de böyle bir şey değil mi?
“İyiliğin karşılığı iyilikten başkası olabilir mi?”
Sonra gemi azıya alan emperyalizmden, sömürgecilikten sen de payını aldın…
Ama İbrahim’in, Yusuf’un, Musa’nın, belli belirsiz de olsa İsa’nın ve en son Muhammed’in (hepsine salât ve selâmlar) ektiği, üflediği o Tevhid’in küfre, zulme, sömürüye, hayâsızlığa, sefalete… başkaldıran ruhu bunlara uzun süre tahammül etmeye imkân vermezdi…
Yirminci asırda, hem senin için hem bütün Müslüman ümmet için öyle bir ilâhî armağan lütuf edildi ki…
Buna bile gereği gibi sahip çıkamadın ve yine büyük bir tarihî fırsatı kaçırdın… Dolayısıyla ümmet de buna bağlı olarak beşeriyet de büyük bir fırsat kaybetmiş oldu…
Demem o ki, Şehid Hasan el-Benna’ya ve hareketine gereği gibi sahip çıkamadın…
Kutub’lara, Udeh’lere, Havvaş’lara ve daha pek çok şehidine yapılan zulümlere karşı yeterince ses çıkaramadın… Zindanlarda çürütülen evlatlarına gereği gibi sahip çıkamadın…
Çok büyük fırsatlar kaybetmiş oldun böylece ey Mısır, diğer Müslümanlara da kaybettirdin…
Onun için üzgünüm Mısır, onun için kırgınım sana Mısır!
Aradan yüzyıla yakın bir zaman geçti… Modern Firavun düzenlerinden kurtulma fırsatını bir daha yakalamana ramak kalmıştı ey Mısır!
Mursî’ne sahip çıkamadın Mısır!
Muhammed Bediî’ne sahip çıkamadın Mısır!
“Tevhid kelimesini işaret eden parmaklarımla zalimlerden özür dileyecek tek kelime yazmam” diyen şehidimiz Kutub’un izinden gittiğini ispatlarcasına: “Ölüm hükmü yeryüzünde değil, göklerde verilir.” diyen Muhammed Bediî’ye;
Zalim hâkimlere karşı: “Kızımı öldürdünüz, muayenehanemi yaktınız, beni ve oğlumu zindana attınız, şimdi sizden özür dilememi mi bekliyorsunuz? Vallahi idamıma hüküm vermeniz ile beraat hükmü vermeniz arasında benim için hiçbir fark yoktur.” diye haykırarak tarihe not düşen Biltaci’ye sahip çıkman gerekmez miydi ey Mısır?
Darbecilerin zulmünden; siyasilerden akademisyenlere, ilim tahsil eden öğrencilerden bilim adamlarına ve teknokratlara, tüccarlara, yazarlara, şairlere, önemli beyinlere varıncaya kadar kaç evladını zorunlu hicrete mecbur ettiğini biliyor musun ey Mısır?
Neden “Hepimiz Mursî’yiz, Hepimiz Muhammed Bediî’yiz, Hepimiz Biltaci’yiz…” diye feryad edenlere, Siyonistlerin ve Haçlıların kuklası darbeci Firavun müsveddelerine geri adım attıracak yoğunlukta katılmadın ey Mısır ve ey Mısır halkı?
Bu türden ilk acım sen değilsin, bunu da belirtmeliyim Mısır! Endülüs’ü yitirmenin yarası daha soğumadı biliyor musun?
Viyana’dan gerileye gerileye Edirne’de ancak durdurabildim Haçlıları… Doğu Türkistan’ımdan Suriye’me, Libya’ma, Myanmar’ımdan, Bangladeş’imden Yemen’ime kadar, Irak’ımdan Tunus’uma kadar vatanımın her parçası alev alev yanıyor biliyor musun ey Mısır! Yürek mi dayanır bunca acıya?
Fakat Mısır! Sen doğrulabilseydin kolum kanadım daha güçlenirdi… Artık fecr-i sadıkımız doğdu diye ümitlenecektim
Mısır! Hevesim kursağımda kaldı…
Bunun için kırgınım, üzgünüm…
Benim kim olduğumu mu soruyorsun? Ben senin yiğit evlatlarını seven, onlar kadar senin iyiliğini isteyen, sana onlar gibi değer veren, seni ve dolayısıyla tarih boyunca İslâm bayrağı dalgalanmış tüm İslâm yurdunu tekrar tarihimizdeki layık olduğu ve hak ettiği yerde görmek isteyen gerçek dostunum…
Ama bir kişi değilim, yalnız değilim, tek başıma değilim…
Benim gibi milyonlar ve milyonlar var…
Kendine gel ey Mısır, kendine yakışanı yap!
Senden beklenen dirilişi ve silkinişi göster!
Bu hâlin sana hiç yakışmıyor çünkü…
Bizi daha fazla üzme, ne olur!
M. Beşir Eryarsoy