
Adalet kavramı hem bireysel hem de toplumsal boyutları olan bir kavramdır. Bu çerçevede adalet; toplumsal davranışlarda adalet, karar ve hükümlerde adalet, iktisatta adalet gibi çeşitli görünümlerde karşımıza çıkar. Günümüze değin adaleti ele alan görüşler, onu genel olarak ideal bir kavram biçiminde düşünmüşlerdir.
Söz konusu düşünme biçimleri, adaleti niceliksel veya niteliksel eşitlik kavramı ile birlikte ele almışlardır.
Batı’da Adalet Kavramı
Materyalist felsefeye dayanan kuramlar, adaleti insanın sadece doğa ve insanla ilişkileri çerçevesinde ele alırlar. Yunan filozoflarına göre adalet; herkesin layık olduğu şeyi talep etmesi ve layık olduğu muameleyi görmesi demektir. Örneğin; Platon ve Aristoteles’e göre adalet; yöneticilerde bilgelik, askerlerde cesaret, üreticilerde ölçülülük olarak belirlenen üç ana erdemle ilişkilidir.
Aristoteles’e göre adil olması beklenen sınıflar, yöneticiler, yargıçlar ve çiftçilerdir. Platon’a göre adalet, ancak örgütlü bir toplumun varlığı ile mümkündür. Platon devlet düzeni içindeki toplumsal sınıflar, kendilerine verilen görevleri yerine getirmeli ve yönetici sınıfın işlerine karışmamalıdır.
Aydınlanma Çağı düşünürlerine göre ise adalet, hukuk kurallarına uygunluğu, insanın özgür ve eşit olduğunu, bir insanın diğer bir insana zarar verme hakkının bulunmadığını ifade ediyordu. Machiavelli, Hobbes, Locke, Rousseau, Montesquieu, Voltaire gibi 17. ve 18. yüzyıl filozofları adaleti, ahlâk ve erdem kavramlarından ayrı olarak, siyasal ve hukuksal bir kavram biçiminde ele almışlardır. Bu durumda genel anlamda çağdaş adalet nazariyelerinin adaleti, bireysel hakların korunması ile birlikte ele aldıklarını söyleyebiliriz. Konunun özüne nüfuz edebilmek için modern düşüncenin Tanrı’nın ve kutsallığın yerine insanı koyduğunu belirtmeliyiz. Böylece modernleşmeyle birlikte değerleri insana dayandıran hümanist, akılcı ve seküler bir yaklaşım benimsenmeye başlandı.
Asr-ı Saadet ve Ütopyalar
Esasında hukuk temelinde adalet, üç unsur arasında ele alınmalıdır. Bunlar; insanın insanla, insanın doğayla ve insanın yaradan ile olan ilişkisidir. Bu üç unsur arasında cereyan eden karşılıklı ilişkiyi bir denge üzere kurabilen bir sistem adaleti tesis edebilir. Lakin tarihsel sürece baktığımızda Batılı kuramcıların görüşlerinde adaletin tek yönlü ve müstakil bir değer olarak ele alındığını görmekteyiz. Adaletin insan-doğa- Tanrı ile olan ilişkisini kurmadan bir düzen hayal etmek ütopyalarda söz konusudur. Bu çerçevede Batı toplumlarının tarihinde bir Asr-ı Saadet yoktur. Bu nedenle filozoflar ütopyaları çok önemli bulurlar. Ütopyalar var olan toplumsal yapıların bir eleştirisi olarak ortaya çıkmışlardır. Görülen eksiklik ve rahatsızlıklar ideal toplum tasarıları ile giderilmeye çalışılır. Ütopyalarda açlık, sefalet, savaş gibi olgulara yer yoktur. İnsanlar belirlenmiş bir hukuka göre yaşamayı kabul etmiş ve toplumsal düzen kurallara göre sağlanmıştır. Bu bağlamda ütopyalarda toplum, farklılıkların ve çelişkilerin yok sayıldığı bir biçimde tasarlanmıştır.
Görüldüğü gibi ütopyalar, dünyada gerçekleştiremediği ideal düzeni ve adaletli toplumu hayal etmekten başka bir yolu kalmayan insanların kaçışını ifade eder. “Asr-ı Saadet ve ütopyalar” iki farklı dünyanın zihin kodlarını resmeder bize.
Bu yazının asıl amacı toplum için adaletin öneminde bireysel ahlâkın yeri olacaktır. Ahlâk, insanın varlığının doğal bir parçasıdır. Söz konusu bu doğal parçanın din ve felsefede yeri önemlidir. Burada asıl vurgulanması gereken husus, ahlâkın temelinde ve hayatın her noktasını tanzim eden dinin temel hedefinde ferdin olduğudur. Bu nedenle adalet, ahlâk ve fert arasındaki ilişkiden bahsetmek gerekiyor.
Adalet ve Ahlâkın Fertle İlişkisi
Bir kişinin iyi ahlâk sahibi olması için adil olması, diğer insanların haklarına saygı göstermesi gerekiyor. Toplum içinde dayanışma, yardımlaşma ve kardeşlik duygusunun gerçekleşmesi için insanların söz ve fiillerinde adil davranmaları şarttır. “Bir toplumda, değerlerin, ilkelerin, ideallerin, erdemlerin cisimleşmiş, somutlaşmış, hayata geçirilmiş olması durumu olan adalet; herkesin hak ettiği ödül ya da cezayla karşılaşması durumudur. Adalet en yüce, nesnel ve mutlak bir değerin anlatımı olarak insanın davranışını ahlâkî açıdan inceleyen ve eleştiren bir düşünce, hakka ve doğruluğa saygıyı temel alan ahlâk ilkesi, doğruluk, dürüstlük, tarafsızlık, uygun ve doğru muamele biçiminde karşımıza çıkar. Bu çerçeve içinde adalet bir kimsenin haklarıyla başkalarının hakları arasında bir uyumun bulunması hâli, hak ve hukuka uygun olma durumu, devletin farklı hatta karşıt çıkarları olan insanlar arasında hakka uygun bir denge oluşturması durumu olarak anlaşılır. Adalet kavramı buradan da anlaşılacağı üzere hem bireysel ve hem de toplumsal bir düzlemde ele alınabilir.”1
Bir kişinin topluma karşı adil olması ilk önce kendi nefsinde adaletli olması ile mümkündür. Kişi bunun için ahlâkî anlamda inandığı değerleri bilmek ve yaşamak zorundadır. Kişinin ahlâkî değer ve ilkeleri bilmesi hususunda akıl, vicdan ve sezgileri birlikte iş görür. Sosyal bir varlık olan insanın ihtiyaç duyduğu sosyal düzen, ahlâkî değerler etrafında oluşturulacak uzlaşma ile mümkün olabilir. Böyle bir düzenin oluşması adaletli fertleri zorunlu kılar. Kendi nefsinde adaletli olmayan kişinin toplumsal düzlemde başkalarına karşı adaletli olması beklenemez.
Dört Ana Fazilet
Adalet, İslâm düşüncesinde bütün erdemlerin kaynağı olan hikmet, iffet ve şecaat kavramları ile birlikte değerlendirilir. “Dört ana fazilet vardır: Hikmet, şecaat, iffet, adalet. Şeyleri nasıl iseler öylece bilme anlamına gelen hikmet, düşünme gücünün bir faziletidir. Zekâ, hatırlama, süratli kavrayış vb. hep hikmetin şümulüne giren tâli faziletlerdir. Şecaat, gazap kuvvetinin ıslahı neticesinde doğan bir fazilettir. İffet, arzu (şehvet) kuvvetinin kontrol edilmesiyle hâsıl olur. Adalet ise her üç gücün dengeli bir şekilde insanda bulunmasıyla elde edilir.”2
Bu anlamda adalet varlığını önce insanda gösteren bir değerdir. Ahlâkî boyutta kişi nefsini hikmet, iffet ve şecaat ile vasıflandırmadıkça erdemli sayılmaz. Bu erdemlerden biri yoksa adaletin olması da mümkün olmamaktadır. Erdemlerin kazanılması ahlâkî anlamda kişinin olgunlaşması anlamına gelir. Adaletin toplumsal görünümü yani gerçekleşme biçimi farklılıklar gösterse de gerçekleşmesi insanın şuurunda yer etmesine bağlıdır. Kültüre, mekâna ve zamana göre değişmesi kişilerin algılama biçiminden kaynaklanır. Adalet duygusu, inanma duygusu gibi insana özgü fıtri bir özelliktir. Bu duygu, insanların zulme ve haksızlığa karşı olmalarında kendini göstermektedir.
Aynı çerçevede İbn Haldun’a göre adalet, esas olarak ahlâkî ve vicdanî bir meseledir. Her insanda var olan ahlâkî erdemler, adalet duygusunun her bireyde ve dolayısıyla her toplumda yer almasına neden olmuştur. İnsanlar adaleti vicdanlarında hissederler. İbn-i Haldun’a göre farklı bireysel özellikleri ile toplumu oluştururlar. Sosyal bir varlık olan insan, toplumsal hayatın her yerinde ahlâkî bir varlık olarak karşımıza çıkar. Adalet, bilgi ve eyleme dayalı bir erdemdir. Ahlâkî açıdan birey aşırılıklardan kaçınarak adalete ulaşır. İnsan nefsi iyiliklere sahip olursa erdemlerin kendisinde olgunlaşmasını ister. Adalet de tüm erdemlerin üstünde bir itidal hâli olarak karşımıza çıkar.
İbn Haldun, Şifâu’s-Sâil adlı eserinde, iffet, adalet, cesaret, cömertlik, hayâ ve sabır için güzel huylar, riya, haset, kin için ise kötü huylar der. Kalpteki duygular bozuk olursa davranışlar da bozuk olur. İnsan kalbinde kemali sevme duygusu vardır. Bu sebeple kişi, her türlü hareket ve eyleminde olgunluğa ermek için uğraşır. Akıl ise kişinin istediğini yapabilmesini sağlar.3
İbn Haldun’a göre toplumda adalet var olduğu müddetçe bir arada yaşanır. Bu, aynı zamanda ahlâkî değerlerin varlığının işaretidir. Ahlâkî anlamda çöküşün yaşandığı zamanlarda toplumun da çöküşü gerçekleşir. Böylece başka bir toplumun hâkimiyeti altına girme süreci başlar.
Sonuç
Görüldüğü gibi toplumun düzeni ve devamı için en önemli unsur ahlâk ve adalettir. Bu iki kavram birlikte kendini bireyde gerçekleştirir. Bu nedenle toplumda bireyler ahlâk ve adaletin timsali olacak şekilde yetiştirilmesi gereklidir. Tarihsel sürece baktığımızda ahlâk ve adaletten yoksun toplum ve devletler yok olmuşlardır. Bu duruma ilişkin örnekleri tarihin her döneminde bulmak mümkündür. Ahlâk ve adalet ferdin şuurunda temiz bir şekilde yer edinmelidir. Ahlâklı olmadan adil olmak, adil olmadan medeni olmak mümkün gözükmemektedir. Dolayısıyla adalet, medeni toplumların, en kutsal mefhumudur, temelinde ahlâklı ve adil insan yer alır.
Yılmaz Albayrak
1 Ahmet Cevizci, Felsefe Sözlüğü, Paradigma Yayınları, İstanbul 1999, s:11.
2 İslâm Ansiklopedisi, cilt 2, sayfa 2.
3 İbn Haldun, Tasavvufun Mahiyeti “Şifâu’s-Sail”, Çeviren: Süleyman Uludağ, Dergâh Yayınları, İstanbul, 1998, s.104.