MODERNİST/REFORMİST YAKLAŞIMLAR

islam modernizm

İnsanı yaratan yüce Allah, onun varlığını devam ettirebilmesi ve mutluluğunu sağlayabilmesi için gerekli fiziki ortamı hazırladığı gibi sosyal bir çevrede yaşayabilecek kabiliyette de programlamıştır. Anne, baba ve akrabalardan oluşan bir aile, ailelerden oluşan bir cemiyet ve cemiyetlerden oluşan milletler ve devletler şeklindeki bir sosyal yapının içinde; insanın örf, adet ve değer yargıları oluşmuş ve karakteri bu doğrultuda şekillenmiştir. O sebeple “Her insan, içinde yaşadığı toplumun çocuğudur.” denilmiştir.

Ayrıca fiziken zayıf olan insana Allah Teâlâ, akıl denen bir özellik bahşetmiştir ki o bu özelliği ile sosyal çevrede kendisine verilen görevlerini kusursuz yapabildiği gibi diğer bütün hayvanat ve tabiata da hükmedebilmektedir.

İyiyi kötüyü, doğruyu yanlışı, hakikati Batılı belirlemede temel kıstas “akıl” olması gerekirken maalesef içinde yaşadığı toplumun değer yargıları aklıselimin önüne geçmiş ve onu devre dışı bırakmıştır. Geçmiş zamanlarda mesela Cahiliye döneminde kız çocuklarının diri diri gömülmesinin bir vahşet sayılmaması, aksine kız çocuğu sahibi bir kimsenin onu bu şekilde gömmemesinin ayıplanması böyle bir anlayışın ürünüdür. Aç aslanların önüne atılan insanların arenalarda büyük kalabalıklarca zevkle izlenmesi, o günün insanları tarafından yanlış sayılmayan davranışlardı.

Yöneticiler, ilim ve fikir adamları, kanun koyucular, Kur’ân‑ı Kerim'in ifadesiyle “mele” yani toplumun fikir ve kanaat önderleri de ‑aynı toplumun çocukları olduklarındandeğer yargısı belirlerken ya da kanun yaparken, bir davranışa ahlâkî‑gayrı ahlâkî derken hangi selim akla göre hareket edecekler?

İşte bu sebeple Allah Teâlâ üstten müdahale ile yani vahiyle cemiyetlerin bozulan değer yargılarını düzelterek net kıstaslar ve sınırlar koymuştur. Bunu insan aklına bırakmamıştır.

Hz. Âdem (a.s.) ile başlayan insanlık tarihinde değişik zaman dilimlerinde hakta, doğrudan büyük sapmalar meydana gelmiştir. Nuh (a.s.), İbrahim (a.s.), Musa (a.s.), İsa (a.s.) ve en son da Hz. Muhammed (s.a.v.) ile Allah Teâlâ insanlığı hakka, doğruya ve hidayete çıkarmıştır.

Artık Resul‑i Ekrem (s.a.v.) son elçi, Kur’ân‑ı Kerim insanlığın son kitabı, İslâm ise Allahu Teâlâ'nın değer verdiği ve muteber saydığı tek dindir.

“Şüphesiz Allah katıda tek din İslâm'dır.” (Âl‑i İmran, 19)

“Artık kim İslâm'dan başka bir din ararsa bu ondan asla kabul edilmeyecektir. O ahirette kaybedenlerden olacaktır.” (Âl‑i İmran, 85)

Bugün dininizi hükümleri ile kemâle erdirdim, size nimetimi tamamladım, sizin için din olarak İslâm'ı seçtim.” (Maide, 3)

Yirmi üç sene gibi kısa bir sürede ayet ayet, sure sure nazil olan Kur’ân ile başta iman ve inançla ilgili hususlar olmak üzere ahlâk, hukuk, siyaset ve tarih alanında sahih ve doğru bilgiler ortaya konulmuş, Resulullah'ın (s.a.v.) yaşantısı, uygulamaları ve yeni Müslümanlara model olma vasfı ile toplum yeniden inşa edilmiştir. Artık karşılaşılan her meselede ve eskiye dair her konuda Allah ve Resulü doğrunun ve hakikatin tek belirleyicisi olmuştur.

Resulullah (s.a.v.), vefatından sonra sahabe büyük bir vecd ve iştiyakla fetih hareketlerine başlamış, Irak, Suriye, Mısır, İran'da siyasi otoriteler yıkılmış, Müslümanlar Mısır, İran ve Bizans gibi köklü medeniyetlerle karşılaşmışlardı. Sonraki devirlerde dünya düşünce tarihinde derin izler bırakan bu kültürlerin felsefi temelleri yıkılarak fethedilen bölgelerdeki insanların Müslümanlaşması sağlanmıştır. Her devrin ilmî ve felsefi düşüncelerini içeren eserler İslâm esasları açısından yeniden incelenmiş ve yorumlanmıştır.

Müslümanlar dünya siyasetine yön veren büyük devletler kurdukları gibi içinde yaşadıkları toplumda astronomi, matematik, felsefe, hukuk, tarih, dil, sosyoloji vs. birçok alanda çok değerli eser ve ilim adamı meydana getirebilecek bir sosyal çevre kurmayı başarmışlardı. Mekke, Medine, Şam, Bağdat, Kufe, Basra, Mısır, Kurtuba, Buhara, Semerkant, İstanbul vb. birçok şehir birer ilim merkezine dönüştü. Başlangıçtan itibaren uzun yıllar devlet desteği olmadan bir ibadet aşkıyla ilmî faaliyetlerini sürdüren Müslüman ilim adamları sonraları bu faaliyetlerini medreselerde devam ettirmişlerdir.

Emeviler, Abbasiler, Memlukler, Selçuklular ve Osmanlıların son iki yüz yıllık dönemine kadar Müslümanlar hem siyasette hem de ilim ve fikir faaliyetlerinde söz ve etki sahibi idi. Zaman zaman büyük saldırılara maruz kalmış, yukarıda ismi geçen ilim merkezleri yakılıp yıkılmıştır. Hicri 6 ve 7. yüzyılda Moğol istilası ve Haçlı seferleri ile yok olma tehlikesi yaşayan İslâm dünyası, adeta küllerinden yeniden doğmuş, yıkılan medeniyetini yeniden inşa etmiş, yakılan kitapların yerine yenilerini yazmayı başarmıştır. İbni Teymiyye (d. 1263 Harran 1328 Şam), İbni Kesir (d. 1301 Busra/Suriye ö.1373 Şam), Zehebi (d.1274 Şam ö 1348 Şam), İbnü'l‑Esir (d. 1160 Cizre ö. 1233 Musul), İmam‑ı Nevevi (d. 1233 Neva/Suriye ö. 1277 Neva/Suriye) vb. âlimler bu ihya döneminin âlimleridir. Onlar bu işi yaparken bir Müslüman âlim ve fikir adamı hassasiyeti ile hareket etmiş, Moğolların istilasını ya da Haçlı seferlerinin getirdiği olumsuz durumu Müslümanların Kur’ân'ı yanlış anlama ve yaşamalarına bağlamamışlardır. Bu âlimler çıkıp da kendi aklına, anlayışına ve kavrayışına göre Kur’ân ayetlerini kendi zamanındaki sapık değerler doğrultusunda yorumlama yoluna gitmemişler, daha önceki bilinen ve Asr‑ı Saadet'ten itibaren tevarüs edilen usule göre Kur’ân'ı tefsir ederek toplumu yeniden inşa faaliyetine girişmişlerdir.

Bütün bu çabaların bir neticesi olarak Müslüman toplum ıslah edilmiş ve tarih sahnesine Osmanlılar idaresinde tekrar çıkmış, döneminin en yeni bilgi ve teknolojilerine sahip olmuş ve İstanbul'u fethederek tarihe yeni bir sayfa açmıştır. Bu durum dört yüzyıl devam etmiştir.

Batılı devletlerin sömürgecilik faaliyetleri ve sanayi devrimi neticesinde güçlenmesi ve askerî olarak Osmanlı devletine galip gelmesi ile başlayan duraklama ve yıkılma sürecinde devlet adamları ile ilim ve fikir adamları arasında yayılan Batılılaşma hareketi 19 ve 20. yüzyıllarda zirveye ulaşmış, bazı devlet adamları, ilim adamları ve düşünürler Batı değerlerini esas alarak Müslüman toplumu yeniden inşa etme çabasına girişerek Müslümanların geri kalmasının ve Batılı devletler karşısında yenilmesinin tek sebebi olarak Müslümanların tarih boyunca Kur’ân'ı gerektiği gibi anlayıp yorumlamamalarını ve tamamen hukuki bir terim olan içtihat yapmamalarını göstermişlerdir.

İlk bakışta hüsnükabul ile karşılanabilecek bu tavrın yani Kur’ân'ı doğru ve sahih anlama ve “asrın idrakine söyletme” çabasının tuhaf olan yanı bu faaliyetlere öncülük edenlerin bir kısmının Hindistan'da bir kısmının ise Mısır'da bulunması ve bu zevatın İngiliz valilerin desteği ile bulundukları yerde belli mevkilere getirilmeleridir. Bizzat kendi talebelerinin hatıratlarında yazdığına göre1 bazılarının ise İskoç ve Fransız Mason localarını kuracak kadar şer localarında söz sahibi olmalarıdır.

Sonraki senelerde ve günümüzde Kur’ân tefsirinde modern anlayışı benimseyen ve günümüz ilim ve fikir adamlarını etkileyen ilim adamları ne hikmetse yine Batı'da bir üniversitede kendisine bahşedilen kürsüden İslâm dünyasına Kur’ân tefsiri ve yorumu ile yön vermeye çalışmakta2 , 1400 yıllık kadim ve köklü İslâm anlayışını karalayarak Batı değerlerinin Müslümanlar tarafından kabulüne dinî referanslar oluşturmaya çalışmaktadır.

Geçmiş dönemlerdeki tecdit ve ıslah hareketleri ile modernistlerin faaliyetleri arasındaki en önemli fark onların İslâm toplumunda tabii olarak ortaya çıkan fikir hareketleri olmalarıdır. Mesela Mutezile bütün yanlışlarına rağmen Müslüman toplumda ortaya çıkmış ve ana hatlarıyla kadim usule göre Kur’ân'ı yorumlamış ve Müslüman bir cemiyet inşa etme gayreti içinde yer almıştır. Hâlbuki modernist düşünce pozitivizm, demokrasi, laiklik, eşitlik, hürriyet, adalet vb. kavramlar ile modern Batı'nın ahlâk felsefesi, dünya görüşünü ve hukuk düzenini mutlak doğru saymış, İslâm'ın temel kaynaklarından Kur’ân ve Sünnet'i bu doğrultuda yeniden yorumlayarak Batı normları ile uyumlu olanları benimseyip uymayanları ise tarihselcilik kılıfına sığınarak reddetmiştir.

Şimdi bu modernist düşünürlere ve görüşlerine kısaca bir göz atalım.

Klasik modernist yaklaşım diye ifade edilen bu ekolün izlerine ilk olarak Mısır ve Hindistan'da rastlanmaktadır. Hindistan'daki temsilcileri Seyyid Ahmed Han (d. 1817 Hindistan ö. 1898 Hindistan) ile Seyyid Emir Ali (d. 1849 Hindistan ö. 1928 İngiltere Birleşik Krallığı)'dir. Bu ekolün Mısırdaki temsilcileri ise Cemaleddin Afgani (d. 1838 İran/ Afganistan? ö. 1897 İstanbul), Muhammed Abduh (d. 1849 Mısır ö. 1905 Mısır) ve Muhammed Ebu Zeyd'dir.

Yukarıda isimlerini verdiğimiz Hind ve Mısır modernistleri pozitivizmin etkisinde kalarak Kur’ân'da yer alan peygamberler hakkında harikulade hadiseleri, melek ve cin gibi deney alanına girmeyen görünmez varlıkları tevil veya inkâr yoluna gitmişlerdir. Ayrıca siyaset hukuk, ekonomi ve pratik hayatla ilgili emir ve yasaklar ile belli suçlara verilen cezaları, ayrıca mevcut Batılı devletlerin dünya görüşüne uymayan konuları ya tavsiye ya da tarihsellikle yorumlamışlardır.

Fazlurrahman (d.1919 Pakistan ö. 1988 ABD), Roger Garaudy (d. 1913 Fransa ö. 2012 Fransa) ve Muhammed Arkoun (d. 1928 Cezayir d. 2010 Fransa) ve Hasan Hanefi'nin (d. 1935 Mısır) temsil ettiği çağdaş modernist ekol ise Kur’ân'a tarihselci bir anlayışla yaklaşmaktadır. Hepsinin buluştuğu ortak nokta şudur: Kur’ân belli bir tarihte, belli bir coğrafyada yaşayan insanlara yol göstermek için indirilmiş yerel nitelikli bir kitaptır. Bu anlayışın vardığı son nokta sadece vahyedilmiş metinler değil Allah hakkındaki tasavvurların bile tarihsel olduğudur. Ona göre insanlar nasıl bir Allah'a ihtiyaç duymuşlarsa zihinlerinde onu üretmişlerdir.3

Sonuç olarak bugün İslâm dünyasının içine düştüğü bu siyasi ve fikri kargaşadan ve kaos ortamından çıkmak ancak kadim İslâmî usule ve anlayışa göre Kur’ân ve Sünnet'i idrak edip içinde yaşadığımız cemiyeti yeniden inşa etmekle mümkündür. Yoksa Batı değerlerini ve dünya görüşünü tartışılmaz hakikat sayıp İslâm'ın ana kaynağı Kur’ân'ı kısmen ya da tamamen iptal eden ve müzede sergilenen bir tarihî eser konumuna indirgeyen anlayış; Müslüman toplumu Batılı dünya görüşüne adapte etme faaliyetlerin bir uzantısı, Kur’ân'ın ifadesiyle apaçık bir sapıklıktır.

Mehmet EREL


1 Afganî'nin İskoç Mason Locasında yaptığı konuşma ve masonluk hakkındaki görüşleri ile ilgili bkz: Cemaleddin Afganî'nin Hatıraları, Muhammed Mahzumi Paşa, s.18‑25, Klasik Yay, 2006.

2 Mesela çağdaş modernist düşüncenin en önemli temsilcisi Fazlurrahman, 1950'de İngiltere'nin Durham Üniversitesinde başladığı hocalık kariyerini Kanada'da McGil Üniversitesinde devam ettirmiş, Chicago Üniversitesinde tamamlamıştır. Nasr Hamid Ebu Zeyd, Hollanda'da Leiden Üniversitesi, Muhammed Arkoun başta Sorbon Üniversitesi olmak üzere Fransa'nın farklı üniversitelerinde öğretim görevlisi olarak dersler vermişlerdir.

3 Prof. Dr. Muhsin Demirci, “Kur’ân'a Modernist Yaklaşımlar”, Din Eğitimi Araşt. Dergisi, 2003, sayı: 12.

tefsir dersi 2020

Yazanlarımız