I Toplumsal ve küresel kargaşa, kaos, savaş, sömürü, adaletsizlik, ekonomik ve sosyal dengesizlikler, baskılar, zulümler... Dünyamızı sarmış durumda. Bunların müsebbipleri ve mağdurları, bozguncu başı Trump ve onun yavrusu Netanyahu başta olmak...

Adalet kavramını açar mısınız? Bildiğiniz üzere bununla ilgili daha pek çok kavram var. Hepsini sayacak değiliz; hak, hukuk, hikmet vs. bunlardan sadece birkaçı. Bu kavramlar neyimiz olur? Ne anlamalıyız bunlardan?
Sözlerime başlamadan evvel böylesine can alıcı bir konuyu gündeme getirdiğiniz için sizlere ve Medeniyet dergisine hassaten teşekkür ediyorum. İnsan olarak en muzdarip olduğumuz konuların başında adalet gelmektedir. İslâmi, ahlâki, iktisadi, içtimai, ferdi alanlarda yaşanan sıkıntıların en başında adalet, hak, hukuk, hikmet gibi hayati meseleler vardır. Adaletten yoksunluk ve hakkı değil, gücü öne çıkaran zihniyetlerin varlığı dünyayı yaşanmaz kılmaktadır. Bu nedenle bu konuyu canlı tutmak hem Müslümanlar için hem tüm mazlum ve mağdur insanlık için çok önemlidir. Tekrar teşekkür ederim duyarlılığınız için.
Bu kavramlar neyimiz olur, diyorsunuz. Her şeyimiz olur. Varlığımız bu kavramların ikamesine bağlıdır. Bunlar varsa bizler de varız, yoksa bizler de yokuz. Hayatın kaynağı adalettir dersek abartmış olmayız. Bildiğiniz üzere Kur’ân-ı Kerim'de sık tekrarlanan bir kavramdır adalet. Türevleriyle birlikte Kur’ân'da 28 yerde geçmektedir. Bütün bu kullanımları burada tek tek zikretmeye gerek var mı bilmiyorum. Bu kavram/lar Cenab-ı Allah tarafından sadece emir, yönlendirme ve mükellefiyet açısından zikredilmiyor, aynı zamanda “kıst” ifadesi ile de zikrediliyor, “müsavat” anlamında da zikrediliyor. Bu anlamlar daha da artırılabilir tabii.
Adaletin lügavi manası bir şeyin yerli yerine oturtulması, hakkının tam olarak verilmesidir. Adalet kavramı sadece devlet nizamı ya da sistem ile sınırlı değildir. Elbette ki sosyal hayat açısından adalet denildiği vakit ilk akla gelen konu, ulu'l-emrin/sistemin adil bir kişi ve sistem olmasıdır. Ama adaletin aynı zamanda ferdî yönleri de vardır.
“Ve li bedenike aleyke hakkun.” yani bir insanın kendisine adil olması lazımdır. Kendisine karşı adil olmanın maddi ve manevi olmak üzere iki boyutu vardır. Maddi boyutu, Allah'ın kendisine verdiği emaneti yani canı, ruhu, bedeni korumak ve bu manada adil olmaktır. Manevi açıdan da yaratılış amacı doğrultusunda kendisini yakıtı taşlar ve insanlar olan cehenneme müstahak edecek söylem ve eylemlerden uzak tutmaktır.
Bir insanın aynı zamanda aileye yönelik adalet mesuliyeti de vardır. Aileye yönelik olan adalet ise ailenin hakkını vermektir, bunu yapmamak ise zulümdür. Aileyi, çocukları yetiştirmek, onların her türlü maddi manevi haklarını vermek, onlara karşı nafaka sorumluluğunu yerine getirmek adaletin gereğidir.
İnsanlar arasında bireysel ve toplumsal olarak hak ve hukuklar vardır. O hak ve hukuklara insanların riayet etmesi adaletin gereğidir. Onun dışına çıkmak ise zulümdür. Elbette ki birinci derecede, birinci sırada zikretmemiz gereken ise sistemin adil olmasıdır. Herkese ve her şeye…
Adalet Mülkün de Temelidir, Düşüncenin de Tasavvurun da…
Adalet varlığın/devletin/mülkün temelidir diyebiliriz öyleyse. Anlattıklarınıza bakılırsa onsuz hiçbir şey tam ve mükemmel değildir. Ne inanç ne ahlâk ne iktidar ne toplum ne devlet…
Aynen dediğiniz gibidir. Adalet her şeyin temelidir. Onsuz ne bir inanç ne bir toplum ne bir devlet başarılı olabilir. “El-adâletu esasu'l-mülk.” ifadesi başta Hz. Ömer (r.a.) olmak üzere Maverdi, Gazali, İbn Kayyım gibi pek çok âlime atfedilen bir sözdür. Hakikaten bu bir vakıadır. Burada mülk kavramını devlet, iktidar manasında düşünmemiz lazım. Dar çerçevede bakacak olursak mülkü bir aile olarak da düşünebiliriz. Bu manada bir ailenin devamı da adalete bağlıdır, toplumun devamı da devletin devamı da. “Küfür devam eder ama zulüm devam etmez.” şeklinde meşhur bir söz vardır. Yani adaletin olmadığı yerde hakikaten ne birey devam edebilir ne aile ne devlet. Adalet güven demektir aynı zamanda. Güvenlik yoksa adalet de yoktur, mutluluk ve huzur da. Sosyal düzenlerde görülen terör, anarşi, darbe gibi olayların temeli adaletsiz uygulamalara dayanmamakta mıdır? Bir avuç azınlığın kitlelere tahakkümü başka neyle izah edilebilir?
Adaletle ilişkili bir kavram daha vardır ki o da eşitliktir. Eşitlik de hak dairesi içinde ele alınır. İnsanın hakkını vermek eşitliğin gereğidir. Bir insanın hakkından fazlasını vermek eşitsizliği doğurur. Onun için İslâmi ve insani noktada eşitlik dediğimizde bazı kesimlerin “eşitlik” ismi altında gerçekleştirdiklerine benzemez bu durum. Erkeğin hakkını gasp ederek bayanın hakkını fazlasıyla vererek eşitlik iddiasında bulunan insanlara bir cevap olsun diye söylüyorum bunları. Bir hanımefendinin hak ettiği hakkı vermek, bir işçinin hak ettiği hakkı vermek, bir işverenin hak ettiği hakkı vermek adaletin gereğidir. Mesela bir çalışanın maaşı iki lira ise bir lira verirseniz yahut aksi takdirde başkasının hakkını oraya aktararak bir hareket içerisinde bulunursanız o zaman ona adalet denilmez. Eşitlik kavramı adalet için önemli bir kavramdır.
“Adalet mülkün temelidir.” derken bana sorarsanız adalet düşüncenin, tasavvurun da temelidir. Yukarıda da açık veya kapalı defalarca söylediğimiz gibi adaleti tek devletle sınırlı tutmamak lazımdır. Eğitim ve terbiyede de adalet… İnsanların bir kısmının eğitip bir kısmını eğitmezseniz adil olmazsınız. Okul müfredatları tam tekmil hazırlanmazsa, eğitim hakları o bölgede farklı, şu bölgede farklı olursa, hizmetler herkese ve her yere dengeli/adil götürülmezse adaletten sapılmış olur.
Hırsızlık Yapan, Kızım Fatıma Bile Olsa…
Adalet sübjektif bir konu mudur peki? Kişiden kişiye değişir mi? Zengine fakire göre adalet, güçlüye güçsüze göre adalet, müslime gayrimüslime göre adalet, ideolojisine göre adalet…
Hayır, efendim. Hiç öyle şey olabilir mi? Dinî farklılıktan, kişilerin farklılığından dolayı adaletin değişmesi adalete aykırıdır. Adalet, herkesin hatta hayvanların hatta canlı cansız bütün varlıkların bile haklarını korumaktır. Kişinin dili, meşrebi, mezhebi, dini, ırkı, ideolojisi ne olursa olsun herkesin hakkı ve adaleti mahfuzdur. Hukuk evrenseldir, adalet evrenseldir; herhangi bir dinle, ideolojiyle sınırlı değildir. Temel kavramlarda sübjektiflik olmaz, netlik olur. Güçlü, zengin, hâkim, âlim, kral kim olursa olsun; zayıf, fakir, cahil, halka adalet, hak, hukuk konusunda hesap vermek zorundadır, tıpkı ikincilerin kendilerine hesap vermesi gibi. Bir Hristiyan'ın yaşama hakkını korumamak zulümdür. Bir Müslüman'ın inandığı gibi yaşamasının önüne geçmek zulümdür. Bir işçinin hakkını vermemek zulümdür.
Şu anda özellikle ırkçı emperyalizme ve dünya düzenine baktığımızda adalet sübjektiftir. Neden? Çünkü güçlü dış mihraklar kendileri için uyguladıklarını dünya için uygulamamaktadır. Adalet adı altında insanlığa zulmediyorlar. Amerika'ya sizin Irak'ta ne işiniz var deseniz, demokrasiyi yerleştirmek, adaleti sağlamak için derler. Ama aslında adaleti kendi maslahatını koruyan bir alet olarak görüyorlar, adaleti kendilerine göre tanımlıyorlar.
Oysa insanlığın en kâmil manada yegâne adil devlet adamı, komutanı, öğretmeni, lideri, şahsiyeti; canı ciğeri muhterem kızı için bile ayrıcalık tanımıyor. “Hırsızlık yapan, kızım Fatıma bile olsa elini keserim.” buyuruyor. Adalet konusunda kimsenin kimseye bir üstünlüğü yoktur.
Hak Sadece Başkasının Cebinde Olan Para Değildir
Sanki bugün adalet kalın kalın kitaplar arasında hukuki bir terim olarak kalmış sadece; teoride var ama pratikte yok.
Maalesef... Yaşadığımız bu dünyada adalet kavramı kitaplarda kalmış, dillerde kalmış, hayata yansımamış. Onun içindir ki dünyada çok ciddi sıkıntılar çekiyoruz. Ama ben insan adına söylüyorum. Biz Müslümanların diğerlerinden farkı şudur: Biz Müslüman olarak adil davranmazsak cezalandırılacağız. Çünkü adalet namaz gibi Allah'ın insanlara emrettiği bir emirdir. Allah'ın emirlerinin dışına çıktığımızda dünyevi yansımasının dışında bir de bunun uhrevi boyutu olacaktır. “Yakıtı taşlar ve insanlar olan cehennem” diye bir hakikat vardır. Onu düşünmek gerekir.
Cenab-ı Allah, Kur’ân-ı Kerim'de Nahl Suresi'nin 90. ayet-i kerimesinde “İnnallahe ye'muru bil adli vel ihsan…” buyuruyor. Burada herhangi bir kayıt ve şart yoktur. Allah adaleti emrediyor. Kime emrediyor, kime uygulanmasın diyor? Sınırlama yok. Her alanda, herkes için her zaman ve her yerde adalet şart. Sadece adaleti emretmiyor, adaletle beraber ihsanı da emrediyor. Bu ayet-i kerimede adalet kelimesi aslında kendisinden sonra gelen tüm emirleri kuşattığı hâlde âlemlerin Rabbi ehemmiyetine binaen onları da ibraz etmiştir. “İnnallahe ye'muru bil adli” ifadesi oldukça kuşatıcıdır. İhsanı da içeriyor, akraba haklarını da içeriyor, fahşadan ve münkerden alıkoymayı da içeriyor. Çünkü fahşa ve münker adaletsizliktir, zulümdür. Bir insanın ahlâksızlık yapması başkasının hakkına tecavüzdür. Başkasının hakkı dediğimiz şey sadece kişinin cebinde taşıdığı para değildir. Bir insanın onuru onun hakkıdır, şerefi onun hakkıdır, güvenliği onun hakkıdır. Bir insanın hak ettiği şeyi ona vermek onun hakkıdır. Yani ister maddi olsun ister manevi olsun.
Kur’ân'a Dayanmayan Adalet, Adalet Değildir
Allah adil-i mutlaktır ve İslâm da adaletin ta kedisidir. Yeryüzünde insanlığa bu hususta söz söyleyecek, yol gösterecek başka bir din, sistem, ideoloji, tanrı var mıdır?
Yoktur. Olamaz da. Mutlak adaleti sadece İslâm sağlar. Bir örnek vereyim. Herhangi bir mucit bir makineyi icat ederse o makinenin kullanımı için katalog hazırlar. O kataloğa göre o makineyi kullanırsınız. Bir insan araba icat ediyor, yanında kulanım kılavuzu da hazırlıyor. Siz ona göre hareket ediyorsunuz. Şimdi bir insan arabaya binse ve talimatlara uymadan arabayı kullansa ne olur? Kaza olur, uçuruma yuvarlanır. Cenab-ı Allah bu kâinatı yaratmış, bir araba gibi insanlığın hizmetine sunmuş. İnsanlığı da büyük araba diyebileceğimiz bu kâinatın içinde şoför mahalline yerleştirmiş. Yetmemiş, ona bir de katalog/kılavuz vermiştir. Rehberi olsun, pusulası olsun diye. Nedir o? Kur’ân-ı Kerim. İnsanların yaşaması, seyr ü sülük içerisinde teneffüs etmeleri için Allah'ın onları boş bırakması mümkün değildir. Kur’ân-ı Kerim zulmün, fıskın, fücurun, eşitsizliğin, cehaletin karanlığından ilim, irfan, hak, hukuk, adaletin aydınlığına çıkarmak üzere inmiştir. Cenab-ı Allah Kur’ân'da adalet üzerinde çok fazla vurgu yapıyor. Adaletin menşei ve merkezi olan İslâm'ın özü, özeti ve beyannamesi olan Kur’ân-ı Kerim'e göre hareket edilmezse, ona göre amel edilmezse o zaman insanların huzur bulması, adil bir şekilde yaşaması, adaleti teneffüs etmesi mümkün değildir. Bu kâinat arabası Kur’ân kılavuzuyla kullanılmadığı sürece doğru yol bulunamayacaktır.
Sonuç Değil, Sebep Önemli
Modern, çağdaş, seküler bir hayatta adaleti ikame etmek… Tınısı kulağa hoş geliyor ama nasıl? Çok mu ütopik/fantastik? Yoksa mümkünatı var mıdır?
Bizim yaşadığımız bu dönemde hakikaten çarpık ve zulme dayalı sistemin içerisinde İslâm'ın adalet anlayışını tesis etmek mümkün olmanın ötesinde vaciptir. İmkânların ötesinde zarurettir. Çünkü insanoğlu fıtraten buna muhtaç olduğu gibi şu anda vakıa olarak da buna muhtaçtır.
İslâm'ın adalet kavramı başkalarının adalet kavramına benzemez. Bugün modern, çağdaş, seküler düzenler adaleti sınırlı tutuyorlar. Kendilerine göre bir adalet tanımı ve pratiği geliştirmişler adeta. Birisi diyebilir ki şu ülkede, şu sistemde yaşayan vatandaşlar eşit yaşıyor, adalet, hak, hukuk, millî gelir gibi temel konular adil dağıtılıyor. Doğrudur, ancak başkalarının haklarını alarak kendi vatandaşlarına vermek adalet değildir. Başkalarının mal varlıkları üzerinden hak ve adalet devşirmek zulmün başka bir çeşididir. Başkalarını öldürerek hayat kazanmak adaletin neresine sığar? Başkalarını fakir, sefil, mağdur ve mazlum bırakarak kendini zengin ve güçlü kılmak adalet değildir. Bugün Afrika'da insanlar açlıktan ölüyor, ama Fransa'da insanlar Afrika'da açlıktan ölen insanların malıyla mülküyle ayakta duruyorlar. Buna adalet denilebilir mi? İslâm adalet sistemi her zaman ve her yerde uygulanabilir bir karakter arz eder. Bu manada ütopik ya da fantastik değildir. Ancak şartların, adaletin bütün unsurlarının yine İslâmi hükümlerle dizayn edilmesi şartıyla. Sonucu doğuran sebepler de düzeltilmediği sürece sadece sonuç üzerinde adalet aramak beyhude olur.
Kurtuluş İstiyorsun Ama Kurtuluş Yolunda Yürümüyorsun
Batı'da emperyalist ve İslâm dışı sistemler, ideolojiler, düzenler var, öyle veya böyle kendi adalet sistemlerini oturtmuşlar. Bunu bir tarafa bırakarak sormak istiyorum. Biraz daha özele inecek olursak… Bugün Türkiye özelinde ve dünya genelindeki Müslüman iktidarlara/devletlere baktığınızda onların adaletle ilişkilerini nasıl görüyorsunuz?
Lafı dolandırmadan söyleyeyim, maalesef arzu edilen seviyede değil. Seviye derken onlara bir seviye biçiyoruz aslında. Seviyesizliğin ta dibindedir. Batı adaletini eleştiriyoruz haklı olarak ama kendi coğrafyalarımızdaki adaletin de vahim olduğunu görmemiz gerekir. Onlarla mukayese ettiğimizde kendimizi çok geri görüyorum. Çünkü şairin dediği gibi “Sen kurtuluşu istiyorsun ama kurtuluş yolunda yürümüyorsun.” Kurtuluş yolunda yürümeyen insanın tıpkı karada gemiyi yürütmeye çalışan bir insan gibi hedefine ulaşması mümkün değildir.
Buna rağmen şunu da belirtmem gerekir ki elhamdülillah Türkiye artık zincirlerini kırmaya çalışıyor, devlet olarak kendi izzetini, bağımsızlığını deklare ediyor, bazı adımlar atıyor. Yeterli mi, değil elbette. Fakat İslâm âleminin durumu içler acısı. Hepsi birer müstemleke gibi davranıyorlar. Buralarda İslâm'a dayalı sistemler kurulamadı. Bu sistemlerden adaleti beklemek mümkün değildir. Onun için tasavvurda değişim olmadan uygulamada/eylemde değişimin ve mükemmeliyetin olması mümkün değildir. İslâm âleminde adalet yok çünkü İslâm âlemi İslâm'dan uzak. Bir reçeteyi düşünün, bir hasta reçeteyi okumakla şifa bulabilir mi? Sabahtan akşama kadar reçeteyi okumakla yetinseniz şifa bulmanız mümkün değildir, onun için bazı külfetlere katlanmak lazım. Reçeteyi eczaneye götürüp, para ödeyip, ilaç alıp ilacın da acılığına katlanarak kullanmak gerekir. İçtimai, siyasi, iktisadi alandaki hastalıkların tedavisi Allah'ın gönderdiği Kur’ân-ı Kerim reçetesini uygulamakla mümkündür.
Doktorların reçetesi ile Allah'ın reçetesinin farkı vardır. O da şudur: Doktorların reçetesini okumakla ecir kazanamazsınız. Allah'ın reçetesini okuduğunuzda ise ecir kazanabilirsiniz. Maksadımız iyi anlaşsın diye şunu da eklemek zorundayım. Kur’ân'ı yüzünden okuyalım, ona şeklî olarak saygı gösterelim, gerisini yapmayalım demiyorum. Onu her hâliyle okumak ve yaşamak zorundayız ki maksat hâsıl olsun. Şeklen de saygı göstereceğiz, muhteva bakımından da. Onun için hem Batı'daki hem Doğu'daki insanları hakiki reçete ile tanıştırmak şarttır. Bu reçetede her türlü şifa, güzellik, adalet, hak, hukuk mevcuttur. Bu reçete der ki kul hakkı kutsaldır. Adalet kutsaldır. İnsan kutsaldır. Can taşıyan her varlık kıymetlidir. Hatta cansız varlıklar bile öyledir. Onlara karşı hata, kusur işlememek kulluk vazifemizdir. Sakın ola bu kusurlarla Allah'ın huzuruna çıkmayınız. Bizler de onun için Batılı ve Doğulu insanları Kur’ân'da sınırları çizilen ve Hz. Peygamber'in önderliğinde uygulanan o muhteşem evrensel adalet nizamına davet etmek zorundayız. Bunların dışındaki bütün arayışlar ve çırpınışlar boşunadır.
Kanunlar da Adil Değil
Bugün İslâm dünyasında olsun Türkiye özelinde olsun siyasette, ekonomide, sosyal hayatta, ailede, eğitimde, sağlıkta, belediyelerde, merkezi ve yerel yönetimlerde adalete mugayir, haksızlık ve zulüm üzerine kurulu anlayış, çarpıklık, adam kayırmacılık var, rüşvet var. Bunu nasıl önleyeceğiz? Diyeceksiniz ki “Kur’ân'a uyarak.”. Tamam da pratiği nasıl olmalı? Bir Müslüman neden adil olmaz, neden rüşvet alır, neden adam kayırır?
Bunun iki temel sebebi var. Birincisi iman zayıflığıdır. İnançlı olmak ayrı bir şey, güçlü bir imana sahip olmak ayrı bir şeydir. Bir insanın cebinde beş kuruş para olsa yemin etse dese ki benim param vardır, doğru diyordur. Bir insan dese ki sende para yok, yemin etse yemininden dolayı kefaret vermesi gerekir. Bir insanın cebinde beş milyar para da olsa aynı durum söz konusu değil mi? Ama beş kuruşluk bir para ile bir şey alınmaz ve satılmaz. Neden? Çünkü değeri yok. Eğer bir insan ben Müslüman'ım diyorsa biz ona mümin deriz. Mümin değilsin demek cebinde beş kuruşu olan adama paran yoktur demek gibidir. Yani bunu iddia eden yanlış yapmış olur, yemin ederse kefaret vermesi gerekir. Biz bunun için Müslüman'ım diyenlere elbette ki Müslüman'sınız deriz, İslâm'ın gerekli kıldığı muameleyi onlara gösteririz. Ama hayata yansıması noktasında o güçlü imandan mahrum olduğu için bahsettiğiniz durumlar yaşanmaktadır. İkinci sebep ise cezai müeyyidelerin olmayışı veyahut takibatın zayıf olmasıdır. Çünkü bu cezai müeyyidelerin takibinin bir kısmı devlete aittir. Bir kısmı ise bireye aittir. Şimdi bireyde iman zayıflığı olursa, sistemde de boşluk bulunursa adaleti gerçekleştirmek mümkün değildir. Rüşvetin önüne neden geçilemiyor? İnsani ve İslâmi kalitemiz zayıf. Eğitim sistemimiz yeterli değil. İnsanların ihtiyaçlarını yeterli ve gerekli olduğu şekilde karşılayamıyoruz. Kanunlar ve cezalar yetersiz. Hiçbirisi caydırıcı değil. Kanunlar da adil değil yani. Kişi bilse ki rüşvet almak da vermek de zulümdür ve zulüm en büyük ahlâksızlıktır, iş bitecek. Ama öyle düşünülmüyor işte. Bu bilinç, bu inanç yok.
Aile Bizim Göz Bebeğimiz
Bugün aileler perişan durumda. Bu, modern hayatta yaşıyor olmanın da bir sonucu. Aileye, Türkiye sosyolojisindeki farklı anlayışlara, LGBT, cinsiyet eşitliği, kadın-erkek ilişkileri, İstanbul Sözleşmesi gibi can yakıcı meselelere baktığınızda neler söylemek istersiniz?
Adalet başta da söylediğim gibi bir şeyin hakkını vermektir. O fert olur, cinsiyet olur, aile olur, öğrenci olur, öğretmen olur fark etmez. Bir erkeğe verilen sorumluluğu kadına yüklemek zulümdür. Çünkü biyolojik olarak erkeğin kaldırabileceği bir yükü kaldıramaz kadın. Kadını erkek gibi yapmak, erkeği kadın gibi yapmak fıtrata aykırıdır. Bir insanın cinsiyetini değiştirmek -ismini anmaktan dahi hayâ ediyor insan- gayriahlâkidir ve zulümdür. Bütün bunlar sapmadır haktan, hakikatten. Toplumu, devleti çürütür, bozar bu sapkınlıklar. Batı, bunlarla perişan oldu, dersler çıkarmamız gerekirken onlara özenir olduk. Kimlikler ve kişilikler zedelendi. Hiçbirinin İslâm'la, adaletle bir ilgisi yoktur bu saydıklarınızın. İnsan nasıl olur da cinsiyeti üzerinde değişiklik/ahlâksızlık yapabilir? Bin yıllardır vahiyle, adaletle, insanlıkla ördüğümüz ailelerimiz bu sapık anlayışlarla tarumar edilemez. Ailelerimiz bizim gözbebeğimizdir. Dış destekli sinsi planlarla ailelerimiz bozulmaya çalışılıyorsa buna dur demeliyiz. Fertler; azgın, ahlâksız, gayriahlâki ve gayriinsani akımların/mihrakların kirli emellerine teslim edilemez
Kişi özgür düşüncesiyle bunu isteyemez mi? Bugün bu akımlar/mihraklar hep bunu gündeme getiriyorlar. Özgürüz, beden benim, hayat benim, kim ne karışır vs. diyorlar.
Olmaz. Bu özgürlük değildir. Herkes her istediğini yapacak öyle mi? Sonra da bunun adı özgürlük, adalet, hak hukuk olacak? Kimse fıtrata aykırı isteklerde bulunamaz. Bir insan damdan atlama özgürlüğüne sahip olamaz. Özgürüm deyip kendini yakamaz, özgürüm deyip topluma, tabiata zarar veremez. Kendisi sapkınlık gereği bunu dese de devlet, nizam, adalet buna müsaade edemez. Çünkü kişinin böyle bir hak ve özgürlüğü olamaz.
Özgürlüğün de belli bir şartı var.
Cehaletin Sarhoşluğu
Utansak da nefret etsek de bugün böyle bir vakıa var. Maalesef görmezden gelemeyiz. İnkâr edemeyiz. İslâm; iğrendiğimiz, nefret ettiğimiz bu sapıklığı nasıl çözer?
Bir hadis-i şerifte Efendimiz aleyhisselatu vesselâm cehaleti sarhoşluk olarak isimlendiriyor, “cehaletin sarhoşluğu” ifadesini kullanıyor. Bir insan sarhoş olursa o insana şunu yapma, bunu yapma, niçin böyle yapıyorsun, denilmez. Bu insan, sağını solunu karıştıracak kadar aklını yitirmiştir, öncelikle onu ayıltmanız gerekir, sonra nasihat edersiniz. Cehaletin kendisi de insanı sarhoş hâline getirmiştir. O sarhoş insana tepki göstereceğimize, üzerine yürüyeceğimize ilk önce onu cehalet sarhoşluğundan kurtarmamız gerekir. Bundan dolayı onları öncelikle ilimle bilgiyle ayıltmamız lazım. Tuzağın farkına varmak lazımdır. Özgürlük adı altında dillendirilenler Batı'nın, siyonizmin, emperyal düzenlerin hegemonyasının gönüllü taşeronluğunu yapmaktır. Bu insanların uyandırılması ve eğitilmesi gerekir. Hakikat, medyada, sosyal mecralarda anlatılanlar değildir. Filmlerde çizilen tozpembe dünyalar, özendirmeler toplumu maalesef çok etkiledi. Ben senin elinden tutarken özgürlüğünü kısıtlamıyorum, kendini aşağıya atmaman için elinden tutuyorum, demek gerekir bu insanlara. İlmî bir şekilde bunu onlara anlatırsak o insanlar da yarın bir gün cehalet sarhoşluğundan ayılırlar belki.
Öncelikle Âdem ve Havva'dan gelen kardeşleriz. Müslüman olarak dinde kardeşiz. Komşuysak komşuluk hakkı olarak kardeşiz. Türkiye vatandaşıysak 83 milyon olarak aynı gemide yaşayan geniş bir aileyiz. İslâm bu insanların kurtulmasını istiyor. Kendi menfaatlerini düşünüyor esasında. Zaten İslâm insanlık için rahmet olsun diye geldi. İslâm dışında kalan her düşünce ve din insana zarar ve bela getirir. Bu zavallı insanların bunu anlaması lazım.
Şimdi ne yapmamız lazım? Geçen bir televizyon programında da aynı şeyleri söyledim. Devletin yapacağı şeylerle fertlerin, sivil toplum kuruluşlarını yapacağı şeyler farklıdır. Bu manada “sarhoş” olan insanlara karşı, sokaklara dökülmek, sokaklarda insanlarla çatışmak noktasına girmek bu sorunu çözmek değil, sorunu derinleştirmektir. Kaldı ki görünmeyen güçler böyle bir ortamı oluşturmak istiyorlar. Onların tuzağına düşersek biz kaybederiz. Çatışmakla, kavga gürültüyle bu insanlar ıslah edilemezler. İfrat ve tefritten uzak olmak da adaletin bir gereğidir.
Biz Hastalığın Düşmanıyız, Hastanın Değil
Devletin yapacağı şeyi devlet yapsın, cemaat cemiyetler meseleye dâhil olmasın zira anarşi, kaos doğar diyorsunuz. Peki, cemaat ve cemiyetlerin yapacağı hiç mi bir şey yok?
Cemaat cemiyetlerin yapacağı şey kamuoyu ile ilgili doğruyu anlatmak, kurtuluşa muhtaç olan insanlara el uzatıp onların ayılmasını sağlamaktır. Cehalet sarhoşluğu ile sarhoş olan insanlar hasta olarak görülmeli, hastaya şefkat ve merhametle yaklaşılmalıdır. Çünkü biz hastalığın düşmanıyız, hastanın değil. Biyolojik hastalıklara karşı doktorların yaklaşımı nasılsa içtimai ahlâki hastalıklara karşı sivil toplum kuruluşlarının tavrı da o olmalıdır. Hocalar, âlimler, kanaat önderleri topyekûn seferber olmalıdır. Sivil toplum kuruluşları nefret dilini kullanmamalı, şefkat dilini tercih etmelidir, her zaman doğruyu söylemelidir. Onların tarafı güçlünün değil, hep Hakk'ın yanı olmalıdır. Toplumun ıslahı, eğitimi sivil toplum kuruluşlarının bu faaliyetlerine bağlıdır.
Kendi içinde adaleti kuramamış cemiyetler, başkalarının hayatlarına etki edemezler. Öyleyse adalet önce kendi ben'imizde başlar, çevreye doğru yayılır. Adalet ifrat ve tefritten uzak olmaktır. Eylemde, söylemde, tasavvurda, plan ve programda…
Röportaj: Mustafa Gülali