• ORUCU BAYRAMA, BAYRAMI HAYATA KATALIM

      Mübarek Ramazan-ı şerif bayramınızı kutlar hayırlara vesile olmasını Allah’tan dilerim. Aziz kardeşlerim, değerli Müslümanlar! Bir Oruç ve Kur’an ayını geride bıraktık. Oruç tuttuk, namazlar kıldık, çokça Kur’an okuduk, zekât, sadaka ve...

DUYURULAR

TOPLUMSAL HAYATTA İHTİLAFI KÖRÜKLEYEN AMİLLER VE ÇÖZÜM YOLLARI

toplumsal hayatta ihtilaflar

Giriş

İhtilaf, “söz, düşünce ve davranışta birinin tuttuğu yoldan başka bir yol tutmak, farklı görüşlerden birini benimsemek, hedef birliği olmakla birlikte yöntem bakımından ayrılmak” manasına gelir. İhtilaf kelimesinin zıddı olan ittifak ise anlaşma, uyuşma, konsensüs, mutabakat ve görüş birliği anlamında kullanılır.

Bir ahlâk ve hukuk meselesi olarak ihtilaf ve ittifak, güncelliğini yitirmeyen önemli bir konudur. Zira ihtilaf ve ittifak, Yüce İslâm'ın gözettiği “te’mîn-i maslahat ve tevzî-i adâlet” ilkesini düşündürür. Şüphesiz bu ilkenin uygulanması, hukukun (yasaların) meşruiyetini ahlâktan (gelenek ve dinî değerlerden), ahlâkın da müeyyidesini hukuktan alması nispetinde gerçekleşir.

“Toplumsal Hayatta İhtilafı Körükleyen Amiller ve Çözüm Yolları” başlığını taşıyan bu mütevazı yazı, ana hatlarıyla beş alt başlık altında ele alınacaktır. Ancak konuya geçmeden önce Sultan II. Abdülhamid nezdinde itibarlı yeri olan ve huzur dersleri takrir eden Reisülulema Tikveşli Yusuf Ziyaeddin Efendi'den (v. 1920) konunun önemine dair bir cümle nakletmekte fayda vardır. Onun bilhassa ittifakın önündeki engellerin aşılmasına dair tecrübe ve hikmet yüklü mesajı şudur:

“Velhâsıl, mü’minînin envâ-ı belâyâ ve mesâib ve küffâr tarafından ezâ ve cefâ ile ibtilâ sünnet-i kadîme-i ilâhiyyeden; ancak ehl-i İslâm'a lâzım olan kemâl-i ittihâd ve ittifâk ve muhabbet ve meveddet üzere olup bilâd ü aktârda müteferrik iken birbirine teâvün ve tenâsur üzere olmalıdır.”


Bu girişten sonra maddeler hâlinde konuya geçebiliriz.

 

1. İfrat veya Tefrite Düşmek

Orta yol, İslâm'ın olması gereken yorum ve anlayışı demektir. Bu, Kur’ân ve Sünnet çerçevesinde doğru ve gerçeği esas alıp itidal çizgisini izlemek anlamına gelir. İfrat ve tefrit ise bu çizginin aksine konuyu mecrasından saptırmak demektir. Aslında her türlü savrulmanın, fanatizmin ve bağnazlığın temelinde, ifrat veya tefrit yani aşırıya kaçma temayülü vardır. Nitekim Rasul-i Ekrem, “Senin bir şeyi (aşırı) sevmen, (gözü) kör, (kulağı da) sağır eder.” (Ebu Davud, “Edeb”, 116.) ve “Orta yolu benimseyin, orta yolu! Böylelikle maksada ulaşırsınız.” (Buhari, “Rikâk”, 18.) buyurarak orta yola sevk etmiştir. Orta yolun ahlâk ve karaktere dönüşmesi fazilet (erdem) adını alır. Bu ise dünyevî ve uhrevi saadet demektir.

Hz. Ali'nin şu uyarısı meşhurdur: “Sen şahısları hak ile tanı, hakkı şahıslarla tanıma. Yeter ki sen hakkı tanı, onun ehlini de tanırsın.” Burada geçen hak kelimesi, vahiy ve akl-ı selim kaynaklı doğru bilgi ve temel ölçüye tekabül eder.

Bu itibarla hak ve hakikatin tespitinde yöntem, onu muayyen bir şahısla sınırlamaksızın Kur’ân ve Sünnet çerçevesinde araştırmak olmalıdır. Kur’ân ayetlerinin ve hadis metinlerinin doğru anlaşılması ve yorumlanması son derece önemlidir. Bunu başarabilmek için de her şeyden önce ön yargılardan uzak, hüsn-i niyet ve teenni ile yaklaşmak gerekir. Nitekim İmam Şafii diyor ki: “Ben biriyle münazara ettiğimde hep şöyle demişimdir: Allah'ım, hakkı onun kalbinde ve dilinde söylet. Şayet hak benimle beraber ise o bana tâbi olsun, hak onunla beraber ise ben ona tâbi olayım!”


İmam Şafii'nin bu tecrübesi gösteriyor ki, muhataba değer vermek ve hakikat peşinde olmak, ihtilaf ahlâkının önemli bir parçasıdır. Ayrıca alay, öfke, haset, kibir, hakaret ve lanet gibi olumsuz davranışlardan sakınmak, hassas olduğu konularda muhatabı kışkırtmamak ve gerektiğinde tevakkuf edebilmek de ihtilaf ahlâkının ilke ve kuralları arasında sayılabilir. Bu itibarla, onun bu münazara ahlâkı günümüz tartışmalarında göz önünde bulundurulmalıdır.

 

2. Dinî Meselelerde Haddini Bilmemek

Bedevilik işareti olan, “sapmak ve saptırmak” gibi ciddi tahribata yol açan bu durum hem zihnî, hem ahlâkî bir zafiyettir. Araştırma, istişare ve müzakerede bulunmaksızın “bana göre” yanılgısı, “ben bilirim” veya “noktayı ben koyarım!” iddiası, kibir ve gurura kapılıp “heva ve hevesini ilah edinen” (Câsiye, 45/23) bencil anlayışın sonucudur.

Osmanlı mutasavvıf şairi Aziz Mahmud Hüdai'nin şu şiiri bu açıdan anlamlıdır:

“Nefse uyup râh-ı Hak'tan taşra çıkmak yol mudur?
Kibr ü ucb ile adın dervîşe takmak yol mudur?”

Esasen bu konuda Yüce Kur’ân'ın “Eğer bilmiyorsanız ilim ve fikir erbabına sorun.” (Nahl, 16/43) uyarısı gayet açıktır. Meşhur sahabi Abdullah b. Mesud (r.a.) “Kendisine sordukları her konuda insanlara fetva veren kimsenin aklî dengesi bozuktur!” derken, onun ilham kaynaklarından biri bu ayet-i kerime olmalıdır. Keza, Dımaşk kadılığı yapan sahabi Ebu'd-Derda ile tabii âlim Şabi'nin şu sözü de dikkat çekicidir: “Bilmiyorum diyebilmek ilmin yarısıdır.”

İşte, tecrübeli hocalardan düzenli eğitim almanın önemini ifade eden “rahle-i tedrisattan geçmek” deyimi bu açıdan önemlidir. Gerçekten de ilim, kendi kendine yetişenden değil, iyi eğitim almış öğretmenlerden ve tecrübeli âlimlerden alınmalıdır. Zira bu eğitim yöntemi, ilmî ve ahlâki kişiliğin gelişimine bağlı olarak bireysel ve toplumsal hayatı doğrudan etkiler. Nitekim İmam Ebu Hanife diyor ki: “Âlimlerin hayat hikâyelerini öğrenmek ve ders halkalarında bulunup onlarla hemhâl olmak bana pek çok fıkıh meselesinden daha öncelikli geliyor. Zira bunlar, ulema topluluğunun adap ve ahlâkı demektir.”

Doğrusu haddini bilmemekten kaynaklanan olumsuz tepki, tutum ve davranışlar da genellikle rahle-i tedrisattan geçmeyen fevri, aceleci ve “yeni yetme” karakterlerde görülmektedir. Bu itibarla, heva ve hevesine uyarak ihtilafı tefrikaya dönüştüren bir karakter, hesap günü karşılaşacağı şu ibretamiz tablonun farkına varmalıdır:

“Nihayet oraya geldiklerinde vaktiyle yaptıklarından dolayı kulakları, gözleri ve derileri onların aleyhine şahitlik eder. Derilerine “Niçin aleyhimize şahitlik ettiniz?” diye sorarlar. “Her şeyi konuşturan Allah bizi de konuşturdu.” derler. İlk önce sizi O yarattı, şimdi de yine O'na dönüyorsunuz. Vaktiyle siz ne kulaklarınızın ne gözlerinizin ne de derilerinizin aleyhinizde şahitlik etmesinden sakınıyordunuz; üstelik yaptıklarınızın çoğunu Allah'ın bilmediğini sanıyordunuz. İşte Rabbiniz hakkında taşıdığınız bu kanaatiniz sizi mahvetti, sonunda kaybedenlerden oldunuz.” (Fussilet, 41/20-23).

 

3. İhtilafın Rahmet Olduğunu İddia Etmek

Bazen “İhtilaf rahmettir.” diyerek adeta ihtilafın körüklenip ittifakın pek umursanmadığı görülür. Bu yüzden burada “Ümmetimin / ashabımın ihtilafı rahmettir.” diye nakledilen haber üzerine kısa bir değerlendirme yapmakta fayda vardır.

Her şeyden önce “hadis” olduğu iddia edilen söz konusu haberin senedi yani rivayet tekniği açısından bir değeri yoktur. Bununla beraber, elimizdeki hadis kaynaklarına göre Rasul-i Ekrem'e aidiyeti tespit edilemeyen bu “mevzu” haberdeki ihtilafın, tarih boyunca füru-ı fıkıh çerçevesinde kalmak şartıyla cumhur ulema nezdinde anlam bakımından hüsn-i kabul görmüştür. Hakikaten füru-i dindeki ihtilaflardan, fıkıh mezheplerinin içtihat farklarından korku ve endişe duyulmamalıdır. Aksine onlar, birer rahmet vesilesi olarak görülmeli ve hîn-i hacette zaruret karşısında istifade edilmelidir. Fakat temel inanç esaslarında (usul-i din), İslâm ümmetinin yapısını parçalayan ve varlığına kasteden ihtilaflardan son derece kaçınılmalıdır.

Basralı müfessir tâbiî Katede b. Diame (v. 117/735) diyor ki: “Âlimlerin / fakihlerin ihtilaflarını bilmeyen kimse âlim / fakih değildir.” Tabii burada ihtilaf mutlak anlamda değil, füru-i din ile kayıtlı olup fıkıh mezheplerindeki ihtilaf ve içtihat farklarıdır. Hatta bunu “ihtilâf-ı memduh” diye niteleyen âlimler de vardır. Ne var ki bu hususta dinin ve din dilinin ciddiye alınması çok önemlidir. Aksi hâlde teferruk anlamında “ihtilaf-ı mezmum” ortaya çıkar.

Üzülerek belirtilmelidir ki tarih, “Eğer ihtilaf rahmet olsaydı, ittifakın azap olması gerekirdi.” deyip füru-ı fıkıhta dahi ihtilafı lanet görerek ifrata düşenlere şahit olduğu gibi, her hâlükârda onu rahmet kabul edip tefrite düşenlere hatta ihtilafı tefrikaya dönüştürenlere şahit olmuştur.

 

4. Cedele Dalmak

Cedele dalmak, sırf akıl ve hevaya uyarak polemik yapmak, bilgi ve bilinç eksikliğinden doğan ciddi bir problemdir. Tartışmalarda bir mutabakata varabilmek için her şeyden önce bu problemin çözülmesi önem arz eder. Hep eleştiri, polemik ve tartışma konularıyla uğraşıp cedele dalan ve bağnazlığa sürüklenen kimsenin nasipsiz olduğunu öğreten pek çok tecrübe vardır. Onlardan birisi, selef-i salihin şu sözüdür: “Allah bir kuluna hayır dilediğinde ona amel kapısını açar ve cedel kapısını kapatır. Allah bir kuluna şer dilediğinde de ona amel kapısını kapatır ve cedel kapısını açar.”

Bazı âlimlere göre cedel, münazara manasına gelir. Fakat pek çok âlim, ikisi arasında mahiyet farkı gözetir; zira münazarada objektif olarak hakikatin ortaya çıkarılması, cedelde ise sübjektif olarak doğru veya yanlış salt bir düşüncenin galebe çalması hedeflenir. Yüce Kur’ân bu nevi tartışmaları yasakladığından “ilm-i cedel” diye bir disiplinin gelişmediği görülür.

Cedele dalmak tabirinin çağrıştırdığı niza (tenazü) kelimesi de itikadi, ameli ve ahlâki meselelerde haksız olarak inat ve ısrarla sürdürülmek istenen çekişme anlamında kullanılır. Bu kelimesinin geçtiği iki ayet şöyledir:

“Ey iman edenler! Allah'a itaat edin, peygambere itaat edin, sizden olan ülü'l-emre de. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz -Allah'a ve ahirete gerçekten inanıyorsanız- onu, Allah'a ve peygambere götürün. Bu, elde edilecek sonuç bakımından hem hayırlıdır hem de en güzelidir.” (Nisâ, 4/59.

“Ey iman edenler! Bir düşman birliği ile çatıştığınız vakit sebat ediniz ve Allah'ı çokça anınız ki zafer sizin olsun. Allah'a ve Rasûlüne itaat edin, birbirinize düşmeyin, sonra zayıflarsınız ve zaferi elden kaçırırsınız. Sabredin, kuşkusuz Allah sabredenleri sever.” (Enfal, 8/45-46).

Bu demektir ki, başarı ve zaferin yolu, bu ilahi uyarılar gereği çekişmeden uzak durmaktan, bireysel ve toplumsal anlamda tevhit ve vahdet oluşumundan geçer. Üzülerek ifade edilmelidir ki, bahis konusu uyarılara rağmen bu oluşumu gerçekleştirmeyen Müslüman toplulukların ahvâl-i pür melâli, İslâm düşmanları tarafından fırsat bilinmiş ve tersinden hareketle “parçala-böl ki hükmedesin (ferrık tesüd).” söylemi hayata geçirilmiştir.

Esasen günümüz dünyasında siyasal İslâmcı, kökten dinci, radikal, cihadist/cihatçı, gelenekçi vs. ifadelerle Müslümanları gruplara ayırmak da bu söylemin ürünüdür ve tamamen emperyalist bir komplodan ibarettir. Şüphesiz bu söylem ve komplonun hedefi, Müslümanların uzun vadeli ciddi projelerini engellemektir. Keza Müslüman toplumları gereksiz tartışma konuları ile meşgul ederek köklü ilmî, içtimai, iktisadi ve siyasî çalışmalardan uzak tutup onları zayıflatmak da küresel güçlerin planıdır.

 

5. Irkçılık, Kabilecilik ve Mezhepçilik Yapmak

Burada ırk ve mezhebin, bizatihi saygıdeğer olduğu vurgulanmalıdır. Ancak bilinmelidir ki ırkçılık, kabilecilik ve mezhepçilik yapmak, fitne, fesat ve tefrika üreten, tevhit ilkesi ve vahdet toplumuna ters düşen, kardeşlik ruhu ile asla bağdaşmayıp birlik ve beraberliği bozan unsurların başında gelir. Hatta bazen din ve mezhep istismar edilerek çeşitli hilelere başvuran âlim müsveddeleri birer kaynak malzeme olarak kullanılabilmiştir.

Özellikle kendilerini seçilmiş millet ve üstün ırk olarak gören Yahudiler tarafından ileri sürülen “ırkların üstünlüğü teorisi”, İslâm'ın getirdiği takva temelli ahlâk düzeni karşısında iflas etmiştir. İmam Nevevi'nin ifadesiyle takva, “hesap gününde zarar veren (ve yüzü kızartıp mahcup eden) şeylerden kaçınmak” demektir. Müttaki ise “ahirette zarar verecek şeylerden kendisini (dünyada iken) koruyan ve kollayan kimse” diye tarif edilir.

Yüce Kur’ân, ırkçılık ve kabilecilik illeti ve devası hakkında şu beyanda bulunur: “Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli ve en üstününüz ondan en çok korkanınız; kulluk görev ve sorumluluğunun farkında olandır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdardır.” (Hucurat, 49/13)

“Kimin ameli (eksik olduğundan) kendisini geriletir ise soy kütüğü (nesebi) onu ileri götürmez.” (Müslim, “Zikir”, 38) buyuran Rasûl-i Ekrem de Veda Hutbesi'nde Arab'ın Acem'e, Acem'in Arab'a, beyazın siyaha, siyahın beyaza bir üstünlüğü olmadığını, üstünlüğün yalnızca takva ile olduğunu evrensel çapta ilan etmiştir.

Sonuç

“Toplumsal Hayatta İhtilafı Körükleyen Amiller ve Çözüm Yolları” başlıklı bu yazı, şu alt başlıklar altında işlenmiş bulunmaktadır:

  • İfrat veya tefrite düşmek.
  • Dinî meselelerde haddini bilmemek,
  • İhtilafın rahmet olduğunu iddia etmek,
  • Cedele dalmak,
  • Irkçılık, kabilecilik ve mezhepçilik yapmak

Görüldüğü üzere ihtilafı körükleyen, sosyal barış ve mutabakatın önünde birer engel oluşturan bu unsurların bertaraf edilmesi, büyük ölçüde vahdet ve ittifak bilincine bağlı olarak gerçekleşebilecektir.

“Batı yalanla yaşar, Doğu ise doğrular üzerinde uyur.” diye ifade edilen bir tespit ve tecrübe vardır. Bu tecrübeden ders çıkararak artık Doğu denilen İslâm dünyasının “doğrular” ve hikmetler üzerinde uyumadığını gösteren ilmi, içtimai, iktisadi, hukuki ve siyasi nitelikli çalışmalara ivme kazandırılmalıdır. Her türlü küresel saldırıya maruz kalmış olan İslâm coğrafyasının kurtuluşu, bekası ve inkişafı, cihadın aşamaları göz önünde tutularak stratejik hamlelerin gerçekleştirilmesine bağlıdır. Şüphesiz bunun gerçekleşebilmesi için hukuk meşruiyetini ahlâktan, ahlâk da müeyyidesini hukuktan almalıdır. Bu sebeple vahdet ve ittifak bilinci, her daim diri tutulmalı ve bunu berhava edecek dil ve üsluptan son derece kaçınılmalıdır.

Nitekim kendisine Cemel, Sıffin ve Kerbela gibi İslâm ümmetini derin hüzne boğan vakalara adı karışanların durumu Abdullah ibn Abbas'a (r.a.) sorulduğunda şu ayeti okuyarak cevap vermişti: “Onlardan sonra gelenler şöyle yalvarırlar: Rabbimiz! Bizi ve bizden önce iman etmiş (gelip geçmiş) olan kardeşlerimizi bağışla ve iman edenlere karşı kalplerimizde hiçbir kin ve düşmanlık bırakma. Rabbimiz! Şüphesiz ki sen çok şefkatli, çok merhametlisin!” (Haşr, 59/10).

İmam Cafer es-Sadık da şu ayeti okuyarak aynı suale cevap vermişti: “Onlar hakkındaki bilgi yalnızca Rabbimin katında bir kitapta (toplumları bağlı kıldığı yasalar örgüsünde yazılı) bulunur. Benim Rabbim asla yanılmaz ve asla unutmaz.” (Taha, 20/52)

Şu iki ayet-i kerime, bu mütevazı yazı için “hıtâmuhû misk” kabilinden olsun:

“Sizden önceki toplumlar içinde yeryüzünde bozgunculuğu önleyecek birikimli kimseler bulunsaydı ya! Onlardan, kurtuluşa erdirdiğimiz az bir kesim bunu yaptı. Zulmedenler ise içinde şımartıldıkları refahın peşine düşüp günahkâr oldular. Rabbin, halkı iyilik peşinde olan ülkeleri haksız yere helâk edecek değildir. Rabbin dileseydi insanları elbette tek bir ümmet yapardı. Fakat onlar hep ihtilâf içinde olacaklardır, Rabbinin esirgedikleri müstesna; zaten O insanları buna uygun yaratmıştır. Böylece Rabbinin, “And olsun ki cehennemi hem insanlar hem cinlerle dolduracağım” sözü yerini bulmuş oldu.” (Hud, 116-119).

“Bütün gönlünüzle O'na yönelin, O'na saygısızlıktan sakının, namazı kılın ve şirke sapanlardan, dinlerini parçalayıp -her bir grubun kendindekini beğendiğifırkalara ayrılanlardan olmayın.” (Rum, 30/31-32)

Prof. Dr. Zekeriya Güler

İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi.

tefsir dersi 2020

sinema afiş 2

Yazanlarımız