• TOPLUMSAL VE KÜRESEL KARGAŞA VE ÇÖZÜM YOLLARI

      I Toplumsal ve küresel kargaşa, kaos, savaş, sömürü, adaletsizlik, ekonomik ve sosyal dengesizlikler, baskılar, zulümler... Dünyamızı sarmış durumda. Bunların müsebbipleri ve mağdurları, bozguncu başı Trump ve onun yavrusu Netanyahu başta olmak...

DUYURULAR

SEZAİ KARAKOÇ'UN İKİ YORUMU

sezai karakoçun iki yorumu
Bu yazıda, Sezai Karakoç'un (Üstad'ın) “Gece İzi”1 başlıklı yazısında “Ey Örtülere bürünmüş olan, kalk!” kutlu buyruğu üzerine yaptığı yorum ile “Horoz İki Kere Ötmeden”2 başlıklı yazısında yaptığı yorum ve bu yorumlardan çıkardığı sonuçlar ele alınacaktır.


I.
“EY ÖRTÜLERE BÜRÜNMÜŞ OLAN, KALK!”

Sezai Karakoç'un, miraç mucizesi üzerine yazdığı “Gece İzi” başlıklı yazısında “Ey örtülere bürünmüş olan, kalk!” (74/1-2) kutlu buyruğunu yorumladığı yazısından bir kısmını alıntılayalım:

“Müslüman'ı öbür insanlardan ayıran özelliklerden biri de bir gece yolculuğunun izini yüzünde taşımasıdır. Bu yorgunluk izi değil, bir sıhhat izidir. Miraç izidir bu…

Peygamber, miracı bize sadece hatıra olarak bırakmadı, bir gelenek olarak bıraktı. Her gün dönümünde, namazın gelip kendisine ulvi bir çerçeve olduğu yüce bir gelenektir miraç geleneği.

Miraç yolculuğunun kalk borusu, “Ey örtülere bürünmüş olan, kalk!” buyruğudur. Bu örtüler, yalnız yatak örtüleri değildir. Eşyanın hakikatle insan arasına giren örtüleri, örtüleri, örtüleridir de. İnsanla yaratıcı arasına giren örtüler, örtüler, örtülerdir de. Benzetmeyi sadece estetik alanda düşünelim: Bu yolculuk, bir nevi ateş dansıdır. Her durakta, her figürde bir örtü, bir pelerin, bir şal atılır. Son durakta ruh, çırılçıplaktır. İşte orada dünya örtülerinden soyunan ruha gök giyecekleri, ipekler giydirilir.” (Karakoç, 2005).

Sezai Karakoç'un “Ey örtülere bürünmüş olan, kalk!” buyruğundan insan ile hakikat arasına, insan ile yaratıcı arasına örtülerin girdiği şeklindeki yorumu, derin ve şairanedir. Üstad'ın bu yorumu, tefsirlerdeki yorumlardan çok farklıdır. Şuna dikkat çekmek gerekir: Yukarıda, hakikat ile insan arasına giren örtüleri, örtüleri, örtüleridir şeklinde üç defa; insanla yaratıcı arasına giren örtüleri sözcüğü, yukarıdaki alıntıda görüldüğü üzere (koyu yazılmış olan kısım), örtüler, örtüler, örtülerdir şeklinde tekrar üç kez tekrarlanıyor. Üstad, karşısında iç içe geçmiş üç anlam katmanını görüyor ve sözcüklerle anlamın resmini çiziyor. Miraçta her durakta, bir örtü katmanı, bir pelerin, bir şal atılıyor yani çıkarılıyor. Yaratıcı ile insan, insan ile hakikat arasında perdeler var demek istiyor Üstad. Eşya, hakikat ile insan arasına girerek hakikati görmeyi zorlaştırıyor.

Şimdi örtüleri, örtü katmanlarını bir örnek üzerinden açıklamaya çalışalım. Gündelik bilgi veya algı bilgisi duyularımızla elde ettiğimiz, görünüşte olan bilgilerdir. Ancak bilimsel bilgi dışta değil, görünüşün arkasındadır. Kendisini gizler. Suyun buz olması ile buhar olması çok ayrı görünümlere sahip maddenin katı ve gaz hâlleridir. Ancak suyun buz oluşunun veya buharlaşmasının ardındaki bilimsel sebep tektir ve o sebep sıcaklıktır. Sıcaklık 0℃ olursa su buz olur, 100℃ olursa su buhar hâline gelir. Daha öte gidersek, sıcaklık sebebinin de arkasına bakılırsa sıcaklık düştükçe bütün maddelerin yoğunluğu artarken su buz hâline gelince yoğunluğu düşer, hacmi artar ve buz suyun üzerinde yüzer. Böylece okyanuslar, denizler birer buz dağı olmaz ve dünyada canlılık, hayat devam eder. Bu durum nedenin nedenidir ya da niçinidir. Hakikat, üçüncü basamaktadır. Algı bilgisi, bilimsel bilgi ve hakikat bilgisi.

Yunancada hakikat aletheia'dır. Aletheia, örtüsünü açmak veya açığa çıkarmaktır. Dilimizde de “açıklamak” açığa çıkarmak demektir. “Yazmak” da aynı anlamdadır. Neden yazarız? Yazmak, bir hakikati, konunun doğru bilgisini (hakikatini), kimi zaman varlığın mahiyeti hakkındaki bilgiyi ortaya koymaya yöneliktir. “Sofra bezini yaz.” denildiğinde katlanmış veya dürülmüş bezi ser yani demektir. Yazmak sözcüğü, her durumda açmak anlamıyla bitişiktir. Hakikat daima kat kat örtülerin arkasındadır. Her bir kat açıldıkça hakikate yaklaşılır.

Bilimsel bilgiye ve hakikate varmak, Heidegger'in ifadesi ile “giz”ini açmaktır. Varlığın (din diliyle söylersek yaratıkların), sırrına vasıl olmak için gizini açmak için uzun süre dirsek çürütmek, düşünmek ve araştırma yapmak gerekir. Varlık (eşya, şeyler) ile işaret edilen, olay, olgu, somut ve soyut nesneler, her şeydir. Hakikat kendini kolayca ele vermez. Uğruna feragat etmek ve fedakârlık yapmak gerekir.

“Çıktım erik dalına anda yedim üzümü
Bostan ıssı kakıdı, der ne yersin kozumu”

Yunus, erik dalına çıkmış, orada üzüm yemiş, ancak bostan sahibi (bahçe sahibi) bağırmış (kakıdı) neden kozumu (cevizimi) yiyorsun? Meğer yediği üzüm de değilmiş, ceviz imiş. Bu beyitte adı geçen meyveler için eriğin şeriatı, üzümün tarikatı, kozun ise hakikati sembolize ettiği yorumu yapılmıştır. Erik, biraz ekşi, içinde kocamanca bir çekirdeği olan; üzüm tatlı ve içinde küçük çekirdekleri olan; ceviz, kabuğu sert ve içi saf, lezzetli bir meyvedir. Yunus, bu benzetmelerin gerekçesi olabilecek ipuçları vermiştir. Yunus şöyle der:

Şeriat, tarikat yoldur varana
Hakikat meyvesi andan içeri

Bu beytin birçok yorumunun yanında, erik, üzüm ve ceviz (koz) terimleri için şu yorum da yapılabilir: Erik algı/duyu bilgisi, üzüm ilmî bilgi ve ceviz hakikat bilgisinin sembolleri olarak yorumlanabilir. Hakikate varmak için önce erik dalına çıkmak yani algı bilgisine, sonra bilimsel bilgiye ve nihayet hakikat bilgisine varmak gerekir. Yani erik dalına çıkarsan hakikate varırsın.

Burada Faslı filozof Taha Abdurrahman'ın, Descartes'ın “Cogito ergo sum” çevirisi çağrışım yaptı. Şöyle ki: Bütün bir felsefe tarihinde, rastladığım kadarıyla, bu söz “Düşünüyorum, o hâlde varım.” şeklinde çevrilmiştir. Bu çeviri ne kadar anlamlı? İnsanın varlığı, düşünmesine mi bağlıdır? Descartes bu ifadeyi bütün bilginin özü, hakikati, temeli olarak alıp felsefesini bu bilgi üzerine inşa etmiştir. Taha Abdurrahman, Descartes'ın bu sözünü “Bakarsan görürsün.” şeklinde iki sözcük ile çevirmiştir. Yani “bakarsan” algı bilgisinden başlayıp varlığın hakikatini “görürsün”. Erik dalına çıkarsan cevizi yiyebilirsin.

Hakikat, fihimafih'tir (içindekinin içindekidir). Hakikat hep örtülere sarılmıştır. Yunus'un “Bir ben vardır bende, benden içeri.” mısraında da üç ben söz konusudur. Yani kat kat ben vardır. Dış ben (kişinin kendisi), psikolojik beni ve en içte, insanın hakikati olan, ruh beni vardır. “Bir ben” o ruh benidir.

 

II.
“HOROZ İKİ KERE ÖTMEDEN SİZ BENİ ÜÇ KERE İNKÂR EDECEKSİNİZ”

İncil'de Hazreti İsa'ya atfedilen “Horoz iki kere ötmeden siz beni üç kere inkâr edeceksiniz.” sözünün Üstad, havâriyyundan çok insan psikolojisi için geçerli olduğunu belirtir, yoksa bu suçlama havâriyyun için bir haksızlık olurdu, der (Karakoç, 2008). Çünkü İncil'de bu türlü değişmelere, tahrife, çok rastlanır.

Bu yazıda Üstad, mütefekkir ve şair sezgisiyle olmalıdır ki insan zihninin hata yapma zaafına, algı ve düşünme hatasına işaret eder. Günümüzde, bilimsel araştırmalar yoluyla insanın algı ve düşünme hatasına, yanılma ve yanılsamaya işaret eden, hataya karşı bağışıklığı olan bilgi olamayacağına dair sonuçlara varılmıştır.

Çoğulu havâriyyun olan “havâri” kelimesi “kendini bir davaya adayan kişi” demektir. Istılahta ise “Allah'ın peygamberine inanıp ona yardım eden kişi” anlamına gelmektedir.

Üstad, yaptığı yorum ile havârileri töhmetten kurtarmıştır: Kutlu sözlerdeki tahrifi, nakil ve zaman faktörünün yanı sıra insan, aklından geçeni insan psikolojisinin etkisiyle zihnin olayı deforme etkisinin kaçınılmaz sonucu olduğunu ileri sürmektedir. Psikoloji akla takılan, nesneyi küçülten, büyülten yahut onu ön plana çıkartan veya arka plana atan mercek gibidir. Üstad devamla, tahrifte bir de sosyolojik etkinin söz konusu olduğunu söyler. Tarih yapılırken çoğu kez malzemenin tamamen gerçek olmasına dikkat etmez, toplum diyalektiği ve mantığı. Yani tahrifte, nakil ve zaman faktörünün yanı sıra, birey açısından psikolojik ve toplum açısından sosyolojik faktörlerin etkisi söz konusudur. Üstad “Yalnız Kur’ân'dır ki bu etkiden bir mucize olarak korunabilmiştir.” der.

Burada bir parantez açıp havârilerden bilgi verelim. Hz. İsa'nın 12 havârisi var:

“Yahuda İskariyot İncillere göre havârilerin on ikincisidir ve Hz. Îsâ'ya ihanet ederek onu 30 gümüş karşılığında Yahudilere yakalatmış ancak daha sonra yaptığına pişman olup intihar etmiştir. Yahuda İskariyot'tan boşalan yere diğerleri tarafından kura sonucu Mattias seçilmiştir.

Onlar hastaları iyileştiriyor, insanları kötü ruhlardan koruyorlardı (Matta, 10/1-8; Luka, 6/13). Bunun içindir ki Hristiyan ilâhiyatı havârilerden sitayişle söz etmekte, ağır ve yorucu bir zühd ve riyâzet hayatı yaşadıklarını belirtmektedir. Havârilerin “selâmet sırrına ermeleri, güçlüklere katlanan ruhlar olmaları” ancak sabır gerektiren zorlu bir eğitimden sonra gerçekleşmiştir. Bütün bunların yanında havârilerin zaafları da vardır. Hz. Îsâ yakalanıp tutuklanacağı gece havârilerine “Bu gece hepiniz benden ötürü sürçeceksiniz.” der (Matta, 26/31). Petrus “Hepsi senden ötürü sürçse de ben hiç sürçmem,” deyince Hz. Îsâ şu sözleri söyler: “Doğrusu sana derim: Bu gece horoz ötmeden önce sen beni üç kere inkâr edeceksin.” (Matta, 26/33-35). Îsâ yine o gece dua ederken havârilerinin de dua etmesini ister fakat onlar uyurlar (Matta, 26/36-45). Hz. Îsâ Yahudiler tarafından yakalanınca havârilerin hepsi kaçar, Petrus da aynı gece üç defa Îsâ'yı tanımadığını söyler (Matta, 26/56, 69-75).

İslâmî kaynaklarda havâri terimi, her ne kadar öncelikle Hz. Îsâ'nın on iki seçkin yardımcısı için kullanılıyorsa da Resûl-i Ekrem'in İkinci Akabe Biatı'ndan sonra Medinelilere nakib tayin ettiği Evs kabilesinden üç, Hazrec kabilesinden dokuz olmak üzere toplam on iki kişiye de havâri denilmektedir. Bazı İslâm tarihi kaynaklarında ise Kureyş'ten Ebû Bekir, Ömer, Osman, Ali, Hamza, Ca‘fer, Ebû Ubeyde b. Cerrâh, Osman b. Ma‘zûn, Abdurrahman b. Avf, Sa‘d b. Ebû Vakkās, Talha b. Ubeydullah ve Zübeyr b. Avvâm'dan oluşan on iki sahâbî havâri olarak anılır.

Hristiyan inancına göre on iki havâriden biri olan Yahuda İskariyot, Hz. Îsâ ve diğer havârilerle birlikte yediği son akşam yemeğinden sonra Îsâ'ya ihanet ederek bulunduğu yeri haber vermiş ve onu Yahudilere yakalatmıştır. Böylece Îsâ haçta can vermiştir. Kur’ân'a göre ise Allah'ın kudretiyle bir kişi (Yahuda İskariyot?) onlara Îsâ gibi gösterilmiş, onlar da Îsâ zannederek bu kişiyi haça germişler; Allah, haça germe işlemi gerçekleşmeden önce Îsâ'yı kendi nezdine kaldırmıştır (en-Nisâ 4/158). Böylece onlar Îsâ'yı ne öldürmüşler ne de asmışlardır fakat öldürdükleri onlara Îsâ gibi gösterilmiştir (en-Nisâ 4/157).” (TDV, 1997)

İncillerdeki ayetlerde, daha sonra Hz İsa'nın, havârileri cezalandırmak şöyle dursun ödüllendirdiği bildirildiğine göre, havârinin ihanet ile suçlanması çelişki oluşturmaktadır. Sezai Karakoç'un bu yorumu Hristiyan teologlar için de ilginç bir açılım olmalıdır.

Üstad'ın, Hz. İsa'nın sözünün tahrif edildiğine dair, zihni olguların realiteyi değiştirdiğine ilişkin yorumunu, insanın bilme yetisini anlamaya çalışan filozofların açıklamaları ile karşılaştıralım: Bilgi dış dünyanın ya da şeylerin bir aynası değildir. İki tür bilgiden bahsedebiliriz:

1. Algı Bilgisi: Bütün duyuların yakaladığı ve kodladığı uyarı ve işaretlerden hareketle beyinde gerçekleşen çeviriler ve yeniden inşalardır.

2. Düşünme Bilgisi: Zihinde gerçekleşen düşünme bilgisi de hata riski taşır. Bilgi, dil ve düşünce araçları ile gerçekleşen bir çeviri ve yeniden inşa eylemi sonucunda da hata doğabilir. Bu bilgi çeviri ve yeniden inşa dolayısıyla yorumlama içerir. Duygu, nefret, aşk, dostluk insanı körleştirebilir. Ancak duygusallık bilgiyi boğabileceği gibi zenginleştirebilir de. Duygusallık psikoloji alanı içine girer. İnsan dünyasında zekânın etkinliği felsefeyi ya da bilimsel araştırmanın zembereği olan duygusallığın gelişiminden yani meraktan, tutkudan ayrılamaz. Ayrıca duygusallık bilgiyi boğabileceği gibi zenginleştirebilir de. Zekâ ile duygusallık arasında sıkı bir bağ vardır: Muhakeme yetisi bir heyecan yetersizliği nedeniyle azalabilir hatta tahrip olabilir. Heyecan duyma yeteneğinin azalması akla aykırı davranışların kaynağı bile olabilir ve heyecan duyma yeteneği bazı yönleriyle akılcı davranışlarda bulunabilmek için zorunludur (Morin, E., 2003).

Zihin dünyası, akıl, zekâ, inanç, hafıza ve duyunun birleşiminden oluşur. Birbirinden yalıtılmış, saf akıl, zekâ ve duyu söz konusu değildir.

Hataya karşı bağışıklığı olan bilimsel kuram yoktur. İnsanın bilmesine dair araştırmalar hata ile savaşmada bir araç olsa da, bilimsel bilgi epistemolojik, felsefi ve etik sorunları tek başına irdeleyip çözemez (Morin, E.,2003).

Bir kasıt unsuru içermese de insanın bilme yetisinden kaçınılmaz olarak doğan hata, doğal bir tahrif olarak nitelendirilebilir.

İnsan için algılama ve/veya düşünme yoluyla hata ve yanılsama veya başka bir ifade ile tahrif etme olasılığı kaçınılmaz ise Kur’ân söz konusu olduğunda aynı durum geçerli midir? Burada Sezai Karakoç, insanın hata ve yanılsama zaafının farkındadır, rasyonel bir açıklama yoluna gitmez ve harikulade bir açıklama yapar: “Yalnız Kur’ân'dır ki bu etkiden mucize olarak korunabilmiştir.” Çünkü Kur’ân-ı Kerim'de, Kur’ân'ın korunacağı bildirilmiştir.
Hz. İsa'ya atfedilen bu sözden hareketle, değiştirme psikolojisi, öncülerin nitelikleri, dava adamının misyonu, dava ahlakının ilkeleri hakkında Üstad'ın çıkardığı sonuçları maddeler hâlinde sıralamaya çalışalım:

1. “Havâriler bile daha horoz ötmeden iki kere inkâr ederlerse zavallı Hristiyanların şu veya bu günahı işlemeleri onlara niçin çok görülsün?” Havâriyyunun, Romalıların zulmünden kurtulma için Hz. İsa'yı inkâr etmeleri din idealizmi ile asla bağdaşmaz. Çünkü havâriler, Hz. İsa'yı ve bildirdiklerini kabul etmekle kalmamışlar aynı zamanda bunu yaymayı, canlarını feda edecek, aslanların önüne atılıp parçalanmayı göze alacak kadar görev bilmişlerdir. Zaten din öncüleri, kendilerini bir misyonla yüklü görenler, kendilerini alelade insanların korkularından ve endişelerinden uzak tutarlar. Onlar, davaları adına kendi hatalarından korkarlar.

2. İnkâr olayının Hazreti İsa'nın iznine bağlı olduğu yorumu hepten geçersizdir. Çünkü hangi şartlar altında olursa olsun ilkler, dava adamı, davanın ilkelerinden taviz veremez. Susmak olabilir bir an için ancak davayı öz ağızlarla ret ve inkâr edemezler, etmezler. Hele öncüler için böyle bir cevaz akla gelmez.

3. “Horoz iki kere ötmeden siz beni üç kere inkâr edeceksiniz.” sözünün tarihi gerçeği ne olursa olsun bir ülkü adamın anlaşılmasındaki güçlüğü, canlı bir imaj diliyle belirtmektedir. Gün doğmadan gecenin sebep olacağı şaşırmalara, sapmalara işarettir. Bir inancın şafağı sökünceye kadar nice inkâr ve ret oluşlara tanık olacağına işarettir.”

4. “İlklerin de önemi, büyüklüğü buradan gelir. Bunun içindir ki peygamberlik makamından hemen sonra gelen makam “sıddıklık” makamıdır. “Bütün inanmışların inancı terazinin bir kefesine, Hazreti Ebu Bekir'in inancı öbür kefesine konsa onunki ağır basardı.” buyrulmuştur.

5. Yol göstericiye, öndere sadakat, bir davanın başarıya ulaşmasında birinci derecede önem taşıyan faktördür. İlk ve en zorlu imtihan, yol göstericiye sadakatte verilen imtihandır.

6. Önderlerin başarılı anlarında yanından ayrılmazken güç anlarında çil yavrusu gibi dağılanlar, hiçbir zaman ilkler olmaya layık değildirler.

7. “Önderlere bağlılık, körü körüne bir bağlılık değildir. Uyanıklık, aydınlık içinde bir bağlılıktır bu. Sadakat, sıdk, en büyük uyanıklıktır. Allah'tan ve onun yolundan, yolcularından bir an bile gafil olmamak, sürekli olarak haberli olmak demektir. Sıdk sürekli bilinçtir: Allah'ı bilmek, yol göstericileri ve bu bilmelerle iç içe kendini bilmektir.”

8. “İlkler, her zaman için rahatı, maddi çıkarları, şöhret düşkünlüğü gibi manevi alçalmaları, kıskançlık, kibir, haset, çekememe, hakkı teslim etmeme gibi küçüklükleri ayağının altına almış, tepelemiş ruhun kahramanlarıdır. Onları düşman hiçbir hile ile bağlı oldukları dava ve dava adamlarından koparamaz.”

9. “Çağımızda da insanlar ülkü insanını kolaylıkla terk ediyorlar, edebiliyorlar. Ve bunu da onun kusurlarıyla yorumlamakta ne ustadırlar! Ülkü adamı melek ve peygamber olmadığına göre, onu kusursuz olmak zorunda tutmaya kimin hakkı vardır? Hâlbuki asıl bu terk ediciler ruhlarında itiraf etmelidirler ki asıl onlar o ülkü adamını ya ticaretleri veya şöhretleri için izlemişlerdir.”

10. “Bütün mesele gidip gelip nefisle savaşmaya, nefsi dizginlemeye dayanıyor. Bunda başarılı olmayanlar, bir araya gelip bir meratip silsilesi kurup davalarını gerçekleştiremezler. Yol kesiciler yol gösterici rolüne geçer güç zamanlarda.”

11. Dava adamlarının başarısında birinci meşale, feraset meşalesidir. Bu meşaleden yoksun olan ülkü kervanları, yol kesicilerin, soyguncuların hücumuna uğrayacaklardır.

12. “İlklerin asla unutmaması gereken bir sözdür bu “horoz iki kere ötmeden üç kere inkâr etme” uyarısı. İnsanın kendi kendisine durmamacasına tekrarlaması gereken bir uyarı cümlesidir bu. Kalbin kafaya, ruhun kalbe durmadan hatırlatacağı önemli bir noktadır. Bir idealin yerleşmesinde herkese düşecek feragat payını tersiyle belirleyen prensip cümlesidir.”

Üstad, sanki insanlığın ruh aynasının odak noktasıdır. İnsanlık onda mündemiçtir. İnsanlığın çekirdeği gibidir adeta. İnsanlığın, İslâm dünyasının yaşadığı bütün acıları hisseder. Sorunları ve çıkış yollarını sözün bütün kudretiyle şairane bir tarzda dile getiren sestir. Yalnız insanların yaşaması için değil, bütün varlıkların yaşaması için ağır fakat şerefli sorumluluk, insanın omuzuna yüklenmiştir. İslâm'ın dirilişi, insanlığın dirilişi ile iç içedir. İnsanlık, diriliş arayıcılığı içindedir.

Prof. Dr. Durmuş GÜNAY

Maltepe Üniversitesi Öğretim Üyesi, Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.">


Kaynaklar

1. Karakoç, S. (2005). “Gece İzi”, Kıyamet Aşısı, 8. Baskı, ss.20-22, İstanbul: Diriliş Yayınları.
2. Karakoç, S. (2008). “Horoz İki Kere Ötmeden”, Unutuş ve Hatırlayış, 3. Baskı, ss.19-26, İstanbul: Diriliş Yayınları.
3. Morin, E. (2003). Geleceğin Eğitimi için Gerekli Yedi Bilgi, (Dilli, H.:Çev), İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.
4. TDV İslâm Ansiklopedisi, (1997), “Havâri”, Cilt 16, ss.513-516, İstanbul.

tefsir dersi 2020

whatsapp takip edin

Yazanlarımız