• İZMİR DEPREMİ

      İzmir'in Seferihisar ilçesi açıklarında Ege Denizi'nde 30 Ekim Cuma günü saat 14.51'de AFAD'a göre, 6,6 büyüklüğünde deprem meydana geldi. Depremin şiddetini Kandilli rasathanesi 6,9, ABD vb. ülkeler 7 büyüklüğünde olduğunu açıkladılar. İlk önce...

DUYURULAR

PEYGAMBER SEVDALISI ÜÇ ŞAİR

peygamber sevdalısı üç şair

Bir düşünceyi dile getirmede büyük bir fonksiyonu olan şiir ve edebiyatın, zamanımızda ikinci plana itilmesi karşısında inançlı kesimlere önemli sorumluluklar düşmektedir. Doğu dünyası insanının, zihninde edebiyat ve şiirin, son zamanlarında “kimya ve benzeri müspet bilim gibi uzmanlık gerektiren bir dal olduğunu ve yalnız bu daldaki uzmanları ilgilendireceği” şeklindeki bir algı, Batı dünyasının bu alanda at koşturmasına zemin ve imkân hazırlamıştır.

Klasik Edebiyat

Altı yüz yıl gibi çok uzun bir ömür süren Osmanlı Devleti'nin egemen olduğu topraklarda yeşeren bir edebiyattan oluşan klasik şiirde Hz. Muhammed sevgisi daima ön planda tutulmuş, bu konu büyük sanatkârlara ilham kaynağı teşkil etmiş ve bu vadide yararlı eserlerin yazılmasını sağlamıştır hep.

Edebiyat dalında başta naat, mevlid, şemail, hilye, siyer, hicretname, mucizat-ı nebi, esma-i nebi, regaibiye, vefatü'n-nebi, şefaatname, kırk hadis gibi türlerle kendisinden en çok söz edilen, hakkında en çok şiir yazılan şahsiyettir Peygamber Efendimiz. Buna tasavvuf şiirindeki ilahi, nefes ve benzeri türler ile halk şiirindeki koşma ve semailer de eklendiğinde ciddi bir peygamber sevgisi edebiyatının varlığından söz edilebilir.

Edebiyat alanında dinin etkisi bazen doğrudan bazen dolaylı şekilde olmuştur. Edebiyat, bazen dini içeriğin sunulmasında formlarını dinin hizmetine sunmuş, bazen de din, daha sessiz ve daha derin olmak üzere edebî ürünlerin oluşmasında açıktan etki etmiştir.

Kültürün temel unsurları arasında birinci sırada yer alan din, bu özeliği ile toplumun kültürel hüviyetinin şekillenmesinde önemli rol oynamıştır daima. Dinin bu etkisi, bazı alanlarda daha belirgin bir hâlde görülmüştür. Kısmen daha soyut ürünler ortaya koyan edebiyat alanında ise bu etki daha yaygın olmuştur.

Tanzimat'la beraber dinî, edebî ürünlerin sayısında sadece azalma görülmemiş, doğrudan ve dolaylı olarak dine sataşmalar da söz konusu olmuştur zaman zaman... Cumhuriyet sonrası dönemde de aynı anlayış ve yaklaşımı gözlemek mümkündür.

Klasik edebiyattaki zenginlik içinde öyle eserler vardır ki, üzerinden geçen uzun zaman dilimine rağmen eskimemiş ve kendi türdeşleri içinde çok daha fazla ön plana çıkmıştır. Klasik edebiyatta ilk örneğine 14. yüzyıl şairlerinden Mustafa Darir'in mensur-manzum karışık Siretü'n-Nebi adlı eseri oldukça ünlenmiştir. Onu izleyen mevlid türünün en tanınıp bilineni ise Süleyman Çelebi'nin 1409 yılında tamamladığı Vesiletü'n-Necat adlı eseridir. Ancak halk arasında bu isimle şöhret bulmamış, onun yerine Mevlid olarak adlandırılmıştır. Halk bu eseri, öylesine benimsemiş ve sahiplenmiştir ki, sonraki zamanlarda mevlid geleneği bu eserle sürdürülmüş ve hâlen de devam etmektedir. Bu eserden başka, mevlid türünde en az onun kadar sevilmiş bir başka eser de Yazıcıoğlu Mehmed'in 1449 yılında tamamladığı Muhammediye'sidir. Bu eser de asırlarca bir başucu kitabı olarak okunmuş, milletin peygambere olan hürmet ve muhabbetini besleyip büyütmüştür her zaman.

Bu konuda yazılan eserlerde Hz. Muhammed'in doğumu, çocukluğu, evlenmesi, peygamberliği, mucizeleri, savaşları gibi hayatına dair hususlar çoğu zaman manzum olarak anlatılmıştır. Bir nevi manzum siyer de sayılabilir bu tür eserler. Her ne kadar Hz. Muhammed'in mucizelerine bu tür eserlerde değinilse de müstakil olarak onun mucizelerine dair eserler de yazılmıştır zaman zaman.

Mucizat-ı nebi adı verilen bu türdekilerde ilk akla gelen örnek, 17. yüzyıl şairlerinden Ganizade Nadiri'nin Miraciye'sidir. Hz. Muhammed'in dış görünüm ve fizikî yapısıyla ilgili bilgilerin verildiği hilye türünde ise 16. yüzyıl şairlerinden Hakani Mehmed Bey'in Hilye-i Saadet'i meşhurdur.

Bu türlerin dışında klasik edebiyat içinde kırk hadis türündeki eserlerde ciddi bir yekûn tutmaktadır. Kur’ân'dan sonra İslâm dininin en önemli kaynağı olan Hz. Muhammed'in sözlerinin derlendiği bu türde eser veren en bilindik isimler, birinci sınıf şair kabul edilen Nabi ve Fuzuli'dir. Ayrıca 15. yüzyıl şairlerinden Hatiboğlu'nun Ferahname adlı eseri de ilk manzum kırk hadislerden biridir.

Klasik şiirde İslâm peygamberini konu edinen bu türler içinde en çok dikkat çekeni naatlardır. Bir başka deyişle Hz. Muhammed'e duyulan sevginin, saygının, muhabbetin ve bağlılığın bir tezahürü olarak divan sahibi olan hemen hemen her şair, naat türünde bir iki şiir kaleme almıştır.

İslâm peygamberini övmek, onu yüceltmek, onun şefaatini istemek gibi nedenlerle kaleme alınan bu türde köklü bir gelenek oluşmuştur böylece. Üstelik bu tür, yukarıda sayılan birçok türün aksine, akamete uğramamış, günümüze kadar sürdürülmüştür.

Klasik edebiyatın naat türü bakımından son derece zengin oluşu bir yana, bu şiir nitelik bakımından da bünyesinde üstün eserleri barındırmıştır hep.

Bunlar içinde özellikle Fuzuli'nin Su Kasidesi ile Şeyh Galib'in:

Sultan-ı rüsûl şâh-ı mümeccedsin efendim
Bî-çârelere devlet-i sermedsin efendim

mısralarıyla başlayan naatı ve 17. yüzyıl şairlerinden Nabi'nin, hac yolculuğu esnasında kaleme aldığı

Sakın terk-i edebten kuy-ı mahbub-i Huda'dır bu
Nazargâh-ı ilâhidir, makam-ı Mustafa'dır bu

beytiyle başlayan naatı ve benzer türdekiler hem estetik yönden üstünlükleriyle hem de bugüne değin bu türde akla ilk gelen örnekler olmalarıyla ayrı bir yeri işgal etmişlerdir. Ancak modern şiirde üç isim vardır ki, Hz. Muhammed'i klasik şiir geleneğinden daha farklı şekilde kendi şiirlerine konu etmiş ve bu temaya önem vermişlerdir daima.

Cumhuriyet döneminde bu isimler “İslâmcı” olarak da nitelendirilmiş ve biri söylendiğinde ardından hemen diğerinin ismi akla gelen Mehmed Âkif Ersoy, Necip Fazıl Kısakürek ve Sezai Karakoç'tur kuşkusuz.

Bu üç ismin, tema olarak Hz. Muhammed'i şiirlerinde işleyişleri, anlatışları ve bu noktadan hareketle niyet ve kasıtları ile onu sembolleştirmeleri, Türk edebiyatının diğer şairlerinden daha farklı olmuştur. Onlarda İslâm'ın başlı başına bir ideal olması ve İslâm peygamberinin, bu idealin en önemli unsuru durumunda bulunması, bu konuda belirleyici rol oynamıştır. “Bir dünya görüşü bağlamında, ismi peş peşe zikredilen bu üç sanat adamında düşünce ve duygu birliği, hedef ve amaç beraberliği, bunun yanında aynı idealin farklı şiir dilinin imkânlarıyla ifadelendirilmesi söz konusudur.”

Mehmed Akif

Görüleceği üzere Akif; irfan, aydınlanma, düşünce, din, ahlâk, adalet, birlik ve uyum gibi bir medeniyetin hem maddi hem de manevi unsurlarını sayarak Hz. Muhammed'in yirmi beş yıllık peygamberliği döneminde İslâm'ın bu nitelikleriyle büyük bir mesafe kat ettiğini ve diğer toplumlara da örnek olduğunu dile getirmiştir.

Bu bağlamda Hz. Muhammed, sadece bir elçi olarak ya da kendisinden şefaat beklenen bir kişi olarak değil, bir medeniyetin kurucu sembolü olarak da idealize edilmiş ve şiir diliyle bu noktada bir bellek tazelenmesine örnek olmuştur. Hemen belirtmek gerekir ki, Akif, bu hususa sadece şiirlerinde değil, düz yazılarında da değinerek Hz. Muhammed'in İslâm medeniyetinin vücut bulmasındaki kurucu rolü üzerinde oldukça fazla durmuştur. Böylesine bir yaklaşım,“Bir Gece” şiirinde çok açık bir şekilde görülür.

On dört asır evvel yine böyle bir geceydi
Kumdan, ayın on dördü, bir öksüz çıkıverdi
Lakin o ne hüsrandı ki: hissetmedi gözler
Kaç bin senedir, hâlbuki bekleşmedelerdi

dizeleriyle şiirine başlayan şair, kendi zamanından on dört asır evvel dünyaya gelen Hz. Muhammed'in, buhran içindeki dünyanın karanlığa boğulması ve gözlerin kapalılığı yüzünden onu hissetmeyen duyular ve görmeyen gözlere rağmen kırk yaşına geldikten sonra insanlığı kurtardığını söyler.

Şaire göre Hz. Muhammed, köhnemiş bir düzenden yepyeni bir düzen inşa etmiş, bu düzen, insanlığa huzur ve mutluluk getirmiştir. İnsanların yırtıcılıkta sırtlanları geçtiği, kardeşin kardeşi yediği, anarşi ve kargaşanın yeryüzüne yayıldığı, ayrılık salgınının Doğu'yu sardığı bir devirde kayserleri ve kisraları yere sererek aciz ve güçsüzün hayat bulduğu, zulmün yok olduğu, İslâm kanunlarının hâkim olduğu ve böylece adaletin sağlandığı bir kurtuluş ortamı oluşur. Bu nedenle bireyi ve toplumuyla bütün bir insanlık ona borçludur. Şiirin sonunda Akif:

Dünya neye sahipse onun vergisidir hep
Medyun ona cemiyeti, medyun ona ferdi
Medyundur o masuma bütün bir beşeriyet
Ya Rab, bizi mahşerde bu ikrar ile haşret

diyerek bir dua ve temenniyle bitirir manzumesini. Mehmed Akif'in eser ve şiirlerinde İslâm'ın ilk yıllarına dair verdiği örnekler, genel olarak iki aktüel meseleyle ilgili bir çözüm arayışı üzerinde durur. Birincisi, Müslümanların birlik ve beraberlikten yoksun, dağınık ve atalete saplanmış durumları. İkincisi ise adil, sorumluluk bilinci yüksek, güvenilir hükümdar sorunudur.

Akif, Müslümanların yaşadığı sıkıntıların arka planında bu iki genel, aynı zamanda temel sorunun olduğuna inanır. Hz. Muhammed ve onun ardından gelen Halifeler Devri'nin, şan ve şeref dolu günlerinin yaşanmasında ona göre adalet ve kardeşlik düsturu önemli olmuş ve daima ön planda tutulmuştur.

Müslümanlar, birbirlerini peygamber etrafında sıkı sıkıya kenetlendikleri için büyük bir medeniyet hızla kurulabilmiştir. Dolayısıyla Akif'te tarihî kişilik olarak Hz. Muhammed, bu iki temel düsturdaki eksiklerin nasıl giderileceğine dair bir argüman olarak çıkarır orta yere. Hemen her güncel problemin çözümüne İslâm peygamberini, devrini ve çevresindeki önemli kişileri örnek vererek ciddi şekilde yaklaşır konuya. Bu bağlamda Hz. Muhammed, Akif için sadece maddi varlığıyla geçmişte İslâm medeniyetinin şekillenmesinde ve gelişmesinde etkili olan bir kişi değil, manevi varlığıyla hem kendi devrinde ve hem sonraki devirlerde İslâm medeniyetinin yeniden kurulmasını sağlayacak başat bir şahsiyet, başka bir deyişle “hafıza”dır.

Necip Fazıl

Kısakürek, Hz. Muhammed'e, geleneksel edebiyat geleneği içinde Mehmed Akif'ten farklı bir dil ve üslupla ancak benzer hassasiyet ve kaygılarla yönelir İslâm peygamberine. Ona göre Hz. Muhammed “Gaye İnsan ve Ufuk Peygamber”dir.

Necip Fazıl, müstakil olarak Hz. Muhammed'in hayatını anlattığı biri mensur diğeri manzum iki eser kaleme alarak Cumhuriyet Dönemi Edebiyatı'nda bu vadide at koşturan ilk isim olmuştur. Çöle İnen Nur, edebî dille kaleme alınmış bir mensur siyer çalışması olarak Türk edebiyatında başat bir eser olmuş ve başköşeye yerleşmiştir. Esselâm ise manzum olarak Hz. Muhammed'in hayatını kronolojik şekilde anlattığı, peygamberin yaşına telmih olarak altmış üç bölümden oluşan çok değerli bir eserdir ve geleneksel manzum siyer türünün modern Türk edebiyatı içindeki ilk örneğidir.

Bütün bunların yanında Necip Fazıl'ın şiirlerini topladığı Çile adlı eseri içinde de peygamber temalı şiirler önemli bir yekûn tutar. Birçoğu iki mısralık bu şiirlerde Hz. Muhammed'e duyulan sevgi ifadeleriyle devrin siyasi, ekonomik, ahlâkî şartları içinde bakma anlayışı baskındır. “Kılavuz” olarak gördüğü ve bu yönüne birçok şiirinde vurgu yaptığı İslâm peygamberi, Necip Fazıl için aynı zamanda dünyadaki en büyük inkılabın da sahibidir.

Düz yazılarında bu inkılaba erişmenin mümkün olmadığını, bu inkılabın ancak örnek alınabileceğine sık sık vurgu yapar. Bütün İslâm âlemini, insanlığa örnek bir devlet ve toplum hâline getirmenin ancak İslâm peygamberinin gerçekleştirdiği inkılabın örnek alınmasıyla mümkün olabileceğine inanır Üstad Necip Fazıl.

Kısakürek, bu inkılabı idealize etmekle kalmaz, bunun örnek alınması için çalışır, ideologyasını bu temel üzerine oturtur. Onu, aktüel ve şimdiki zamana taşıma gayretini bizatihi dile getirir. Zira bu, ona göre örnek alınması zorunlu bir inkılaptır. “İnkılap, bu… İnsanı yeniden imal eden bir inkılap! Kalıbına yerleştirici inkılap!.. Mutlak inkılap!…” der Necip Fazıl.

“Fetret” diye ifade edilebilecek dönemde vahyin kesilmesi üzerine bir flu dönem yaşansa da bu durum çok uzun sürmez. Vahyin tekrar inmeye başlaması üzerine Üstad, Esselâm'da olayı şöyle dillendirir:

Aman!... İşte orada, derinde mi derinde
Vahyin şanlı meleği, bir kürsü üzerinde
Bir çakıntı, bir parıltı, göze mil çeken ışık
Koşarak indi dağdan, etekleri dolaşık
Birden ne görse iyi; her yerde aynı şekil
Sayısız aynalarda tek tecelli: Cebrail
Eve koştu, dişleri birbirine vurmakta
O'nu, akıl yakıcı bir rüzgâr savurmakta

Necip Fazıl, Hz. Muhammed'i “bağlı olunacak akıl” olarak gösterir eser ve konuşmalarında... Hz. Muhammed, tarihin de üstündedir. Zira kâinatın yaratılış gayesi olarak dünyaya gönderilmiştir. İnsanoğlunun en olgun ve eksiksiz hâli de odur Necip Fazıl'a göre. Bu yüzden insanın onun olgunluğuna ve eksiksizliğine ulaşmak gayretinde olması gerektiğine inanarak kalem oynatmıştır daima.

Bu yüceltme, onu tavsif ediş şekline de akseder. “Gaye insan ve ufuk peygamber”.

Sezai Karakoç

İslâm medeniyetinin köklerini Hz. Âdem'e dayandıran Sezai Karakoç ise bu medeniyetin sırasıyla bütün peygamberlerin elinden gelip Hz. Muhammed'in Medine'de kurduğu İslâm devleti ile son şeklini aldığına inanır. Ona göre İslâm medeniyetinin asıl başlangıcı, Medine'de İslâm devletinin kurulmasıdır ve Karakoç'a göre bu bir devrimdir. Necip Fazıl'ın inkılap olarak gördüğü olayı o, devrim olarak görür. Bu devrimin hiçbir şeyi yıkmadığını, her şeyi yaptığına inanır.

Bu yapış esnasında bir buhran doğmamış, aksine her kurum anlam ve ruhça yenilenip tazelenerek yeniden doğmuştur. İslâm medeniyetinin bu hayat verici doğuşu ve gelişimi, onun şiirine “bengisu” imajı olarak yansır. Bengisu, yani ölümsüzlük suyu… İslâm medeniyeti, tarih boyunca uğradığı her coğrafyaya ve topluma ölümsüzlük suyu vermiştir ona göre... İlk insan ve ilk peygamber olduğuna inandığı Hz. Âdem'den itibaren bütün peygamberler boyunca vermiştir bu ölümsüzlük suyunu… Üstelik İslâm medeniyeti… Ama asıl çağlayanını Hz. Muhammed'le yakalamış. Karakoç, şiir dilini kullanır bu konuda…

Biz bir Hızır'ız ama belki bin Hızır gibi
Biliriz yeryüzünde bengisu illerini
Namazda yürüyoruz ışıldayan meşalelerle
Oruçta aydınlığız İsa'yla Meryem'le
Kulağımızda hep Zebur düğünleri
Düşümüzde İncil şölenleri
Ufkumuzda Tevrat ülkeleri
Sina dağından yapraklar
Ve Kur’ân ordusunu
Başkentlere götüren bir kumandan gibi
En soy Arap atının üstünde
Dimdik duran bir başkan gibi
Bengisu alayının önünde
Bir göçmen kuş öncüsüdür bengisu

Karakoç, Hz. Muhammed'den kendi zamanına kadar İslâm'ın her alanda “bilginler, erenler, şairler, sanatçılar, yöneticiler, askerler ve eşsiz bir halk” yetiştirmek suretiyle, tarihi pırıl pırıl aydınlattığını belirtir. Bu bağlamda İmam-ı Azam, İmam-ı Gazali, Muhyiddin İbn-i Arabi, Mevlana ve İmam-ı Rabbani onun İslâm tarihinde ismini andığı ve idealize ettiği isimlerdir. Bütün bu isimler, ilhamlarını İslâm'dan, dolayısıyla onun peygamberi olan Hz. Muhammed'den almışlardır.

Karakoç da Müslüman bir şahsiyet olarak İslâm peygamberine bağlıdır ve onu eserlerinin başköşesine oturtur. Çeşitli vesilelerle onu anar, ona göndermelerde bulunur. Hz. Muhammed, Karakoç'ta başlı başına bir örnek, bir sembol ve ideal bir şahsiyettir. Hz. Muhammed'in gelişiyle zaman dirilmiş, gidişiyle de zaman ölmüş gibidir. O, Kâbe'yi putlardan temizlemekte kalmamış, “kalplerdeki ve düşüncelerdeki, hayallerdeki ve hülyalardaki putları” kırmıştır. Irkçılığı ve köleliği bitirmiş, iyilik ile kötülük arasındaki sınırları netleştirmiş, insanı varoluşuyla ilgili bütün sorulardan ve bunalımlardan kurtarmıştır. Onu bütün nitelikleri, getirdikleri, yaptıkları, söyledikleri ile bir mucize olarak ifade eder Karakoç…

Mehmed Akif Ersoy, Necip Fazıl Kısakürek ve Sezai Karakoç, aralarında zaman farkı, nesil farkı, şiir dili farkı ve sosyal, siyasi, ekonomik şartların doğurduğu hayat farkı olmasına karşın, aynı inancın ve aynı dünya görüşünün, aynı idealin düşünce ve edebiyattaki başat isimleridir.

“İslâmcı” olarak nitelenen bu isimler, sadece yaşadıkları dönemde düşünce ve sanat hayatı üzerindeki iz ve gölgeleri düşmemiş, kendilerinden sonraki nesilleri de etkilemiş, şekillendirmiş büyük düşünce ve edebiyat adamlarıdır her biri.

İslâm inancının ve buna bağlı dünya görüşünün bütün unsurları ile sosyal, ekonomik, politik ve hukuki alanlarda kendilerine yer edinmek için mücadele vermiş olan bu isimler, inançlarına bağlı dünya görüşlerinden kaynaklanan ve bu yönüyle de onları farklı kılan bir coğrafya, tarih ve medeniyet anlayışına sahiptirler.

Bu üç insan, medeniyetin, devletin resmi ideolojisine bağlı kalınarak Batı düşünce ve anlayışı çerçevesinde ele alındığı ve değerlendirildiği yıllarda, İslâm medeniyetinin hatırlanması, bir değer olarak yirmi birinci yüz yıla taşınması konusunda, resmî anlayışın dışında bir yol izlemişler, düşünce ve sanat eserleri ile bu mücadeleyi yürütmeği yeğlemişlerdir. Bu bağlamda, onların şiirlerinin önemli bir motifi, sembolü ve teması da İslâm dininin peygamberi olmakla İslâm medeniyetinin de en önemli simgesi olan Hz. Muhammed olmuştur.

Şakir Diclehan

tefsir dersi 2020

ilka kayit 2020 sinav

Yazanlarımız