I Toplumsal ve küresel kargaşa, kaos, savaş, sömürü, adaletsizlik, ekonomik ve sosyal dengesizlikler, baskılar, zulümler... Dünyamızı sarmış durumda. Bunların müsebbipleri ve mağdurları, bozguncu başı Trump ve onun yavrusu Netanyahu başta olmak...

Merhum Mehmet Âkif’in ve benzeri ilim ve fikir erbabının “Medeniyet”e yönelik eleştirileri dikkatle ele alındığı taktirde onların mutlak olarak medeniyet’i eleştirmediklerini, özellikle batı medeniyetini eleştirdiklerini kolaylıkla anlarız.
Bizim burada ele almak istediğimiz hususlar ile yapacağımız değerlendirmeler kendi öz “medeniyet”imize dair olacağından, bu eleştirilerin bizi bu hususta doğrudan ilgilendiren bir tarafı olmayacaktır.
Medeniyet’in, “inanç, fikir ve ideallerin somutlaşmış ve kurumlaşmış halleriyle müşahhaslaşarak yansıması” şeklindeki tanım, yapılmış tanımlar arasında maksadımıza oldukça yakın bir tanımdır.
Bundan dolayı bizim anlayışımıza göre yüce Rasûle indirilen ilk vahiy olan “Yaratan Rabbinin adıyla oku!” buyruğu “medeniyet”imizin miladıdır.
Bu buyruk, medeniyetimizin hem inanç, fikir ve ideallerinin neler olduğunun, hem de bu inanç, fikir ve ideallerin medeniyet olarak nasıl müşahhaslaşacağının temel işaret taşlarını ihtiva etmektedir.
İlk nazil olan surenin muhtevasını adım adım izleyecek olursak, medeniyetimizin esasını teşkil eden tevhid akidesinin ve bu akide doğrultusundaki “medeniyet”i oluşturma ve müşahhaslaştırma mücadelesinin türlü baskılara maruz kalacağının işaretlerini içerdiğini görürüz.
Sure: “O halde secde et ve (Rabbine) yaklaş!” buyruğu ile sona ererken, bu medeniyetin nihâî bir amacınada işaret etmektedir.
Tevhid’i esas alarak kâinatı ve eşyayı okuma, bu okumanın oluşturacağı medeniyetin temel esasını ve ana malzemesini teşkil eder. Yani bu medeniyetin en önemli müşahhas ifadesini okuma ve onun ürünü kitap oluşturur. Kitap da ilmin yani medeniyetimizin en önemli unsurunun kalıcılığını, sonraki kuşaklara aktarıcılığını yapan tedris kurumlarında baş tacıdır. Kitap, aynı zamanda “okuma emri”nin yerine getirilebilmesi için şart olan yazılı dokümandır.
İşte bunun için mescidlerimiz, secdegâh olduğu kadar ilimle dünyayı ve beşeriyeti aydınlatan medeniyetimizin ilk kurumları olmuştur.
İlk mescidimiz, Mescid-i Nebevî, aynı zamanda hem medeniyetimizin hem ilk İslâm Devletimizin müşahhas ilk kurumlarının başında yer alır.
Bu mescidin inşa edildiği sırada başta yüce rasul olmak üzere ashabın tümünün duyduğu ve yaşadığı coşku gerçekten anılmaya değer önemli bir coşkudur.
İbn Hişam bu hususta bizlere şu önemli bilgileri vermektedir:
“Mescidin inşa edilmesinde Müslümanları çalışmaya teşvik etmek amacıyla bizzat Rasulullah da çalıştı. Muhacirler de ensar da onun inşaatında devamlı çalıştılar. Müslümanlardan biri:
“Nebi çalışırken biz oturursak eğer
Bu yaptığımıza dalalettir denilse, değer” dedi.
Müslümanlar binayı yükseltirlerken “recez” türünden beyitler söyleyip durdular:
“Yaşamak diye ancak âhiret hayatına denir
Allah’ım, ensâr ile muhacirlere rahmetini yağdır.”
İbn İshak dedi ki: Rasûlullah da –bazı kelimelerin yerini değiştirerek- bu sözleri tekrarlıyordu.”(1)
Onlar Peygamber Mescid’ini inşa ederlerken, aslında büyük bir medeniyetin en temel esaslarından birsini örneklendirdiklerinin farkında idi. Çünkü anlamını aktarmaya çalıştığımız iki beyitin ikincisinde bu medeniyetin kurulup yükseltilmesinde en önemli dinamik olan “gayb akidesi”ne vurgu yapılırken, ilk beyitinde de yüce Rasûl’ün ta baştan beri örnek alındığına ve bu medeniyetin ilk müessisi ve banisi olduğuna dikkat çekilmektedir.
Bu bakımdan aşağıdaki tesbitin doğru ve isabetli olduğunu düşünmekteyiz:
İlk vahiy, İslam medeniyetinin itikadî ve fikrî esaslarını ortaya koyduğu kadar, bu akide ve düşüncenin temel kurumlarının da neler olacağını –işareten de olsa- göstermiş bulunmaktadır.
Çünkü ilk vahyin baş tarafını teşkil ettiği Alak Suresi, hem “yaratan rabbin adıyla okumak”tan hem de “secde etmek”ten söz etmektedir. Bunun için İslam dini “yeryüzünde kurulmuş ilk mescid” olan Kâ’be’nin merkez olduğu bir şehirde doğduğu gibi, devletinin temellerinin atıldığı Medine’nin ilk günlerinde de mescid etrafında medeniyetini temellendirip geliştirmiştir.
Peygamber Mescidi, bir mescid olduğu kadar, Suffa Ehli’nin adeta devamlı ve kayıtlı öğrencilerini teşkil ettiği bir eğitim kurumu idi. Aynı zamanda cumaları, bayramları ve başka vesilelerle verilen Nebevî hutbelerle, konuşma ve irşadlarla da -Suffa ehli gibi- mescidde devamlı bulunamayanların da eğitiminin asla ihmal edilmediği bir kurumdu. Bu kurumla da müstesna örnek bir medeniyetin, aynı şekilde pek önemli örnek bir kurumunun bütüncül kimliği (külliye modeli bunun ancak bir kısmını temsil eder) ortaya çıkıyordu.
Zira mescid, Allah’a yaklaştırıcı secdelerin yapıldığı ve yüce Rabbin adıyla öğrenimin yapıldığı büyük ve önemli bir medeniyet kurumu olmakla birlikte, mahkeme, kışla, devlet dairesi, sohbet ve zikir meclisi, ahlâkî ve fikrî eğitimin ve olgunluğun kazanıldığı -ifade yerinde ise- bir yaygın eğitim kurumu idi. Şehrin, devletin ve –kısacası bütünüyle- medeniyetin kalbi idi.
Mescidin bu kuşatıcı kimliği, İslâm Medeniyetin sonradan ortaya çıkacak ve oldukça gelişme gösterecek diğer kurumlarını da bünyesinde barındırdığını işaret etmekte idi.
Bu temel açıklamalar, sanırım “neden medeniyet?” sorusuna bir dereceye kadar cevap teşkil eder.
Şimdi de “neden vakıf” sorusuna kısaca cevap arayalım.
“Vak(ı)f” etmek, bir şeyi durdurmak, habs etmek (dondurmak, olduğu hal üzere bırakmak) demektir.
Medeniyetimizin anahtar terimlerinden ve kurumlarından birisi olarak vakıf, gelir getiren, nemâlanmaya (artıp çoğalmaya) elverişli bir malı, aslı baki kalmak, geliri ise vakf edenin şart koştuğu yerlere harcanmak üzere ebedileştirmektir.
Vakf’ın şer’î dayanağı İslâm alimlerine göre “Siz, sevdiğiniz şeylerden infâk edinceye kadar Birr’e(2)kavuşamazsınız.” (Âli İmran, 3/92), “Ve onlar ne hayır işlerlerse ondan mahrum bırakılmayacaklardır.” (Âli İmran, 115) gibi âyet-i kerimeler ile, “Âdem oğlu öldü mü ameli kesilir. Üç şeyden dolayı müstesnâ: Sadaka-i câriye…” (3)gibi hadis-i şeriflerdir.(4)
İslâm medeniyetine mensup fert, âhiret merkezli yaşar. Onun nazarında “dünya âhiretin tarlasıdır.” (5)
Çünkü onun akidesine göre dünya insanın inancıyla, ameliyle, tavır ve duruşlarıyla eşya ve olaylar ile ilgili değerlendirmeleri ve bu değerlere uygun hareketler ortaya koymasıyla sınandığı, gelip geçici bir yurt, âhiret ise dünyada yapılanların karşılığının görüleceği ebedî bir yurttur.
Bu yönüyle Medeniyetimiz, dünyanın ötesini göremeyen, algılayamayan ve hesaba katamayan, temeli itibariyle materyalist anlayışlı uygarlıklardan ayrıldığı kadar -âhiret ile ilgili doğru dürüst bir tasavvuru olmamakla birlikte- ruhçuluğu ve maneviyatçılığı esas aldığını zan eden, buna bağlı olarak dünyaya hak ettiği değeri adaletli bir şekilde vermeyen mistik ve maneviyetçı kategoriler altında ele alınabilecek uygarlık anlayışlarından da ayrılmaktadır.
İslâm adaletli, dengeli, her şeye hakkını veren ve yerli yerince oturtan “âdil ve hikmetli” yaklaşımını burada da ortaya koymaktadır. Bunun güzel neticelerinden birisi de ortaya çıkarttığı dengeli insan ve bu dengeli insanın âhireti hedefleyen dengeli tasarrufları ve bu tasarruflarının semeresidir. Bununla da bu karakterini yansıtan medeniyet kurumlarının vücuda gelmesini sağlamıştır.
Değindiğimiz ilâhî ve nebevî buyruklar ve benzerleri ile genel olarak iman esaslarımız, bu esaslar çerçevesinde şekillenen İslâm Medeniyeti anlayışını/kuramını ortaya çıkarmıştır. Bu anlayış da Müslümanın dünyaya ve dünyadaki tavır ve eylemlerine bakışını, netleştirmiştir. Hayatta bırakacağı eserlerinin kendisini, çağını ve çağdaşlarını –hatta hemcinslerini- aşacak ve mümkün olan en ileri zamanlara –ve hatta canlılara ve hatta bütün tabiata- kadar olumlu etkileriyle uzanabilecek eylemler ve etkinlikler olarak ortaya çıkarabilmeleri için uygun yol ve imkânları araştırmaya itmiştir.
İşte kervansaraylardan, mabetlerden, medreselerden, hastahanelerden kimsesizler yurtlarına, sadaka taşlarına, fakir ve kimsesiz kızlara çeyiz hazırlamaya, hatta göçmen yaralı kuşların tedavisine… varıncaya kadar çeşitli amaçlarla kurulmuş bulunan sayısız vakıfların dinamiği dünyayı aşan ve âhirete/ebediyyete ulaşan bu akidedir, bu anlayıştır.
Neden medeniyet sorusunu kısmen cevaplandırmaya çalışırken işaret ettiğimiz hususlar arasında “İslâm medeniyeti”nde okumanın ve eğitimin, İslâm Medeniyetini bir “kitap medeniyeti” olarak tanımlamaya elverişli olacak kadar ön plana çıktığını gördük.
Burada yaptığımız açıklamalar da medeniyetimizi bir “vakıf medeniyeti” olarak tanımlamayı haklı çıkartacak kadar belirgindir.
Biz “Medeniyet Vakfı” ve bu vakıf etrafında kümelenen, bu medeniyete mensubiyetten, bağlı olmaktan ve onu sürdürmek azim ve cehdine sahip olmaktan şeref duyan, bundan dolayı da Rabbimize hamd eden Müslümanlar olarak;
Kendimizi ve muhataplarımızı bu medeniyete ve değerlerine –mümkün olan en ileri derece- sahip çıkmaya, şahıslarımızla, yakınlarımızla ve sahip bulunduğumuz imkânlarımızla “medeniyetimize vakf olma”ya davet ediyoruz.
Zaman medeniyetimize vâkıf olma, bu medeniyete kendi irademizle ve bütün imkânlarımızla kendimizi vakf etme zamanıdır.
Vakf’ımızın ve müntesiplerinin, Medeniyetimize mübarek katkılarda bulunması niyazıyla…
M. Beşir ERYARSOY
(1)İbn Hişam, Sîret, Mısır 1375/1975, I, 496
(2)Birr: Her türlü iyiliği ifade eden oldukça geniş anlamlı bir terimdir. Bk. Bakara,2/ 177
(3)Müslim, 1631, Ebu Davud, 2880; Tirmizi, 1430; Nesai, 3651
(4)El-Hatib eş-Şirbînî, Muğni’l-Muhtâc, Daru’l-Kütübi’l-ilmiyye 1415/1994, III,522
(5)Hadis olarak bilinmemekte ve hadis âlimleri –anlam itibariyle doğru olmakla birlikte- hadis olmadığını söylemişlerdir. Sehâvî, “İhyâ’da Gazzalî tarafından nakl edilmiş oymasına rağmen bilinen bir senedinin olmadığını ifade etmektedir. (Sehâvî, el-Mekasıdu’l-Hasene, Beyrut 1404/1985, s. 351)