I Toplumsal ve küresel kargaşa, kaos, savaş, sömürü, adaletsizlik, ekonomik ve sosyal dengesizlikler, baskılar, zulümler... Dünyamızı sarmış durumda. Bunların müsebbipleri ve mağdurları, bozguncu başı Trump ve onun yavrusu Netanyahu başta olmak...

Müslümanca Düşünmek ve Müslümanca Yaşamak
“Müslüman, kendini Müslüman bilmek veya saymakla Müslüman olamaz. Müslümanlığı bir varoluş hâline getirmek borcundadır.” diyor Sezai Karakoç Diriliş Neslinin Amentüsü'nde. Ve ekliyor merhum: “Oluştan varoluşa geçmek, bu geçişi sürekli olarak geliştirmek ve verimlendirmek, bu varoluşun şuur ve sorumluluğuyla dolup taşmak kaygısını taşımalıdır o.”
Buna göre Müslümanlığı varoluş hâline getirmenin ilk şartı Müslümanca düşünmektir. Müslümanca düşünmek tasavvur ve inançta aklı, fikri varoluş gayesine uygun kullanmak, ona harf harf, kelime kelime yeniden iman etmek, inandıklarını ruha yedirmek ve onu naslar çerçevesinde hikmete ve hakikate ram kılmaktır. Öyle ise Müslümanca düşünmeden Müslümanca yaşayabilmek mümkün değildir.
Düşün(me)mek ve yaşa(ma)mak bizim kadim meselemizdir. Tarih, düşündüklerini yaşamayan ve yaşadıklarını düşünmeyen talihsiz kimselerle doludur. Ağızlardan İslâmi kelime ve kavramların çıkması, kitaplarda bolca İslâmi terminolojinin kullanılması Müslümanca düşünüldüğü anlamına gelmez. İslâmi çevrelerle oturup kalkmak ve onların yayınlarında kalem oynatmak da Müslümanca yaşamak anlamına gelmez. İman ve teslimiyet; ailede, siyasette, sosyal hayatta, kısaca hayatın genelinde kendini göstermedikçe sahih bir imandan ve salih bir amelden söz edilemez. “Sadece psikolojik Müslümanlık, sadece sosyolojik Müslümanlık veya sadece tarih içi Müslümanlık yetmez. Her Müslüman önce kendi iç dünyasında Müslüman olmalı.” ve bunu çekirdekten çevreye doğru halka halka genişletmelidir.
Namaz kılmak önemli bir karinedir Müslümanca yaşandığına dair ama namazın gerekleri günlük hayatın bütün safhalarında yerine getirilmedikçe bu namaz, namaz olmaz. Kur’ân okumak da çok önemli bir göstergedir Müslüman olunduğuna dair ne var ki ayet ve sureler hayata akıp taşmıyorsa, özü, sözü, ameli inşa ve ihya etmiyorsa onları okumak da ritüelden ve ahenkli bir sesten öteye geçmez. Mezhep, meşrep, fikir ve zihniyet olarak kendisini coğrafyanın meşhur Müslüman edebiyat ve düşünce adamlarıyla müsemma göstermek de kişiyi Müslümanlar camiasından yapmaz. İlle de bunun gerekleri yerine getirilmelidir. Bunlar yerine getirilmedikçe söylenen her söz ve yapılan her davranış kof bir iddiadan ibaret kalır.
Salyangoz Satıcıları
Müslüman; fikrini, şahsiyetini, izzet ve şerefini sadece İslâm'dan aldığı için muteber ve muhteremdir; onun özgün ve özgürlüğünün kaynağı da budur. Vasıfları vahiyle betimlenmiş kişiler “İman ettim de ve dosdoğru ol.” emr-i ilahisince dürüst davranmayı prensip edinirler. Onlar kalem gibi dik duruşlu ve muhkem kale gibi sığınaktırlar, ibreleri şaşmaz, yönleri hep kıbleyi gösterir. Onlar ki ellerinden ve dillerinden emin olunan kimselerdir. Kardeşlerine zulmetmezler, yalan söylemez, emanete hıyanet etmez ve sözlerinde dururlar, zor zamanda da haktan ayrılmazlar. Örnek ve önderleri Muhammedü'l-Emin'dir onların. Bunun içindir ki sinsilik, vefasızlık ve içten pazarlıklı olmak onların kitabında yazmaz. Yanılır ve yanlış yaparlar ama aldatmaz ve kandırmazlar.
Modern çağın Müslüman tesmiye edilen bazı zevatını tanımak da zorlaştı bugün. Müslüman mahallesinde salyangoz satmaya çalışan yahut satanlara göz kırpan, destek olan aydın tiplemelerine yabancı sayılmaz bu coğrafya. Bulundukları İslâmi çevrelerde gerçek düşüncelerini, gizli gündemlerini ustaca kamufle etmek hususunda pek mahir olurlar. Dost halesindeki en yakın kişiler bile sezinleyemezler bu kamuflajı. Renkleri yıllar yıllar sonra çıkar. Ne zaman ve nasıl? Ya üstatları(!) vefat edince ya aldıkları bir sufle ile ya da gizemli organizasyonlarda kendilerine verilen sırlı görevi ifa ederken.
Zor Şartlar İnsanı Çözer
İnsan anlaşılması zor bir varlık; ne zaman, nerede, nasıl davranacağı kestirilemez. İlmi, ahlakı, dini ve fikri ne olursa olsun şaşırtan, hayal kırıklığına uğratan denî, cehlî ve gayzî yönleri olur hep. Öyle ki geçmişleri parlak çalışmalarla doludur bazılarının; adları, sanları göz doldurur, çeşitli mahfillerde boy gösterirler bol bol; dinî, edebî, fikrî nutuklar irat ederler camilerde, salonlarda; sağda solda kanaat önderliğine soyunurlar cesurca. Gel gör ki hiç umulmadık bir zamanda makyajları dökülür de gerçek yüzleri bir anda ortaya çıkıverir.
Bilim ve teknolojinin hâkim olduğu, fısıldanan her sözün dahi ânında tedavüle sokulduğu ve neredeyse hiçbir şeyin gizli kalmadığı bu çağda, hassaten Türkiye gibi nevi şahsına münhasır bir coğrafyada, kimlik ve kişilik sahibi olarak var olmak gerçekten güçtür. Politik duruş ve siyasi oluşumlar, makam mevki ve mansıp hülyaları, kalbe çöreklenmiş hırs, hınç ve garaz, damarlarda dolaşan bastırılmış ırkçılık virüsleri, başarıyla saklanmış sinsi gündemler ve hasıraltında tutulan ajandalar bu güçlüğün sebeplerinden bazıları. Bu kapılardan başarıyla geçenler ancak özü sözü bir, şahsiyet sahibi güvenilir kimseler olabilirler.
Yağmur nereye yağarsa tarlasını oraya kaldıran zayıf karakterli menfaatperestler, havada azıcık bir rutubet kokusu almayagörsünler, gizli gizli aidiyet bağı kurdukları gerçek dünyalarına doğru hemencecik gövermenin temrinlerini gerçekleştirirler büyük bir maharetle. Bu yaptıklarına da akılları sıra zor zamanda konuşmak, dik durmak, hakkı söylemek şeref madalyasını takarlar. İman, ilke, vefa, sadakat gibi duygular yerini tarif edilemez denî duygulara bırakır bir anda. Zor, bu insanları ne yapıp edip çözer ve gerçek renklerini bütün çıplaklığıyla ortaya koyar.
Zalimlere Temenna Etmek
Türkiye dinen, ahlaken, iktisaden ve siyaseten zor dönemlerden geçiyor. Bu bir vakıadır ve yeni değildir; yıllardır, belki yüzyıllardır devam eden sancılı bir süreçtir amma zor şartlardan geçmek iman ve İslâm iddiasında bulunan hiç kimseye elastiki kıvraklığa dönüşme hakkını vermez. Nispeten İslâmi motifleri biraz daha çok kullanan bir parti ve onun İslâmi hassasiyetli lideri yanlışlar yapıyor diye kurulduğu günden bugüne İslâm düşmanlığıyla maruf, cemaziyelevveli malum bir misyon partisinin saye-i sakfında, locasında, alnının çatında kocaman puntolarla parti ismi yazan kürsülerde akıllara ziyan, iman ve ahlaka mugayir, şiir ve vecizelerle bezeli nutuklar atmak, İslâm düşmanlığını “halim selim ve bilge” duruşlarıyla makyajlayıp gizleyen “zat-ı âliler”e temenna çekmek izah edilebilir bir durum değildir. Eğer maksat Müslüman kesime yanlışını gösterip onları tadil ve tashih etmek olsaydı eli öpülüp takdir edilirdi ama asıl maksat; Müslümanlara cephe almış ne idüğü gayet belirli olan azgın ve azınlık güruha evvelden hazırlanmış masa başı metinle bilinçli bir şekilde destek vermek, böylece yıllardır yüreklerde hangi saiklerle beslenip büyütüldüğü belli olmayan kin veya nereden kaynaklandığı bilinmeyen kuyruk acısıyla İslâmi çevrelerden öç almak.
Çürük Domatesler
İslâmi camiaların bu tür safralardan kurtulması bekaları için önemlidir zira İslâm cemaati kirli, ufunetli, mürai ahlaklı kişi ve düşüncelerden arınmazsa soylu çalışmalarında muvaffak olamazlar. Çürük domatesler ayıklansın ki diğerlerini de kokutmasınlar. Soylu davaların çürüklere ihtiyacı yoktur. Bulundukları zaman, mekân ve ortam üçgeninde kendiliğinden çürüyenler yol da yürüyemez, yoldaş da olamazlar; yolun da yolcunun da insicamına gölge düşürmekten başka bir şeye de yaramazlar.
Zor şartların, insanları gerçek kimlikleriyle tanıma gibi bir fırsat doğurduğunu kabul etmek gerekir. Er geç maskeleri düşer, sonunda gecenin karanlığında gözlerine ışık tutulmuş tavşan gibi kalakalırlar oldukları yerde. Hayret etmemek mümkün değildir, bu gibi maskeli balo sahipleri, nasıl olur da uzun yıllar Müslümanların arasında ağabey, hoca, yazar, bilmem hangi üstadın ekolünden unvanlarıyla gezip dolaşır ve en temiz en kutsi değerleri nefsani arzularına ve gizil gündemlerine meze yaparlar? İşte insanın zoruna giden de budur. Yoksa yan çizen, davet yolunda dökülen, saf değiştiren, evrilen, eğrilen sayısız tıynetler hep olagelmiştir tarihte. Müslümanların safında durup onlara habire kamçı vuran, çifte atan mizaçlar, sezdirmeden sokan akrep ve çıyanlar belki yarın da olacaktır ama bu böyledir diye onları hoş görmek, yenilmez yutulmaz konuşmalarını tahammülle karşılamak midenin de yüreğin de kaldırabileceği bir şey değildir.
Müslümanlara Aslan Kesilip İslâm Düşmanlarına Kedi Olmak
İktidarlar, kendi menfaatlerini ve siyasi ikballerini düşünür. Varlık gayeleri budur çünkü. Bundan daha doğal ne olabilir? Doğrudur veya yanlıştır, bu bahs-i diğer yalnız Müslümanlar, yanlış yapan kimler ise kadim duruşlarını büyük bir kararlılıkla sergileyip haksızlığa ve zulme seslerini en yüksek perdeden yükseltirler. Mazlumun dini, rengi olmayacağı gibi zulmün de dini, rengi, coğrafyası olmaz; yanlış yapan, Müslüman söylemli, İslâm tandanslı bir lider de olsa hakikat her zaman haykırılır. İnsanların hatırı baş üstünedir ama Allah'ın hatırı onun da üstündedir. “Bizim lider sizin lider”, “bizim cemaat sizin cemaat” ayrımı da yapılmaz. Yükseltilen bu seste nefis olmaz, sadece vahiy olur. Müslüman'ın sesinde emr bi'l-maruf, nehy ani'l-münker vardır; onun ses bayrağı bastırılmış süfli duyguları değil, naslardır. Müslüman ayet ve hadisleri ve kimi kelam-ı kibarları kendi politik pozuna kurban etmez; tertemiz isimleri, edebiyat, fikir ve sanat adamlarını hunharca harcamaz. Müslüman karakterli liderlere aslan kesilip onları tarihin en zalim sultanlarıyla, Hülâgû, Cengiz Han ve Firavunlarla bir tutmak; buna mukabil aleni İslâm düşmanlığının bayraktarlığını yapan siyasileri bilgelikle, İskenderlikle tazim etmek, onlara ve Batı'ya iltisaklı terörsevici maşa dostlarına tek bir kelime dahi etmemek, adeta onların önlerinde dut yemiş bülbüle dönmek, bunlar yetmiyormuş gibi bir de nezaket ve zarafet abideliğine soyunmak insaf ve vicdana sığar mı? Hadi bunlar yok, imana sığar mı?
İslâmcılık Bu Değildir
“Devlet hayatında samimi eleştiri şarttır. Eleştirisiz devlet, kısa zamanda çöker.” diyor Üstat Sezai Karakoç. Eleştirmek ve muhalif olmak erdemdir, lazımdır da ama hakkı hakikati söylemek kaydıyla. Birileri hakikatle yaralansın ama yalanla asla mutlu edilmesin, elhak, doğrudur zira Ebuzer-i Gıfari bizim efendimiz ve önderimizdir. Yılmadan bıkmadan ve bütün herkesi karşısına almak pahasına ömür boyu hakkı haykırmak geleneğimizde var, bununla hep iftihar etmişizdir. Ebuzerler olmasa İslâm toplumu nasıl diri ve dinamik kalabilir, liderler ve yöneticiler nasıl kendilerine çekidüzen verebilirler? İslâm devletini kuranlar Ebubekir, Ömer, Osman ve Aliler iseler bu devletin idamesine hizmet edenler de Ebuzerlerdir. Onlar yolcular için uyarı levhaları ve yoldaki işaretlerdir. İki grup da olmazsa olmazdır İslâm toplumları için.
Bu cümleden Müslüman, icap vaziyetlerinden İslâm muarızlığı yapan çevrelerin karargâhlarına gidebilir, kahvehanelere, bankalara, süfliyatın hâkim olduğu yerlere çıkarma da yapabilir ama orada onlara asla payandalık etmez, sadece Allah der. “La”yı “İllallah”la beraber söyler. Kelime-i tevhidi parçalamaz; doğruyu eksik ve yanlış ifade etmez. Kitleleri Müslüman vakarıyla açıkça “dosdoğru yol”a “hikmet”le davet eder. Daveti de adaveti de apaçıktır onun, kimliği gibi. Gizlenmez, pirincin içindeki taş olmayı kabul etmez. Eğilip bükülmez, şirinlik yapmaz, güzellemeler dizmez; kelime oyunlarıyla, imalı ifadelerle birtakım yerlere mesajlar göndermez. İslâm düşmanlarına akıl ve moral vermek, yol göstermek, umut aşılamak, onları yüreklendirmek ve daha neler neler söyleyerek onlara iltifat yağmurları yağdırmak insanlıkla, adaletle, Müslümanlıkla ve hele İslâmcılık kimliğiyle nasıl bağdaştırılabilir? Fiziken yanlarında durularak, haklarında kitaplar çıkartılarak üzerlerinden prim yapılmış yakın dönem sahih Müslüman aydınların veya İslâmcı düşünürlerin hangisi küffarın ekmeğine yağ sürmüştür acaba? Tek bir mısraları, tek bir konuşmaları var mıdır? Batı'ya, Batıcılara, İslâm'a diş bileyen çevrelere, beşerî ideolojilere ve onların teorisyenlerine, partilerine, liderlerine, fitne fesatçı, ırkçı, ayrılıkçı kuklalara, katil ve yandaşlarına methüsenada bulunan olmuş mudur? Hangisi kahve dövücünün hınk deyiciliği görevini samimiyetle ifa edip irtifa kaybı yaşamayı göze almıştır?
Temel şiarı dürüstlük ve “Sözüm odun gibi olsun hakikat olsun tek” diyecek kadar hakperest olan karakter abidesi İslâm Şairi Mehmet Akif değil miydi hiçbir kapıdan eğilmeden geçen ve sadece secdede eğilen? Diriliş eri Sezai Karakoç değil miydi İslâm ümmetine mısra mısra, satır satır “çıkış yolları” gösterirken sadece Kur’ân'a ve peygambere dayanan? O değil miydi makam mevki gibi, siyasi ikbal gibi bütün dünya nimetlerini elinin tersiyle itip ölünceye kadar onurlu ve ahlaklı bir hayat yaşayan ve ihtiyarlasa bile hırsına yenik düşmeyen? O değil miydi “Benim inandığım ve bağlandığım dava, en büyük insan, en büyük yol gösterici, bütün insanlığa ışık tutucu, fiziği ve fizikötesini aydınlatıcı Son Peygamber Hazret-i Muhammed'in davasıdır. Davamız ve dava için kavgamız hakikat davası, hakikat savaşıdır.” diyen? Yine o değil miydi “Cephede yurdu korumakla, yurdun içinde kendi medeniyetimizi gözler önünde tahrip edenlerle savaşmak birbirinden farksızdır.” diyen? Sait Halim Paşa, Babanzade Ahmet Naim değil miydi kurtuluşun sadece ahkâm-ı Kur’âniyeden geçtiğini haykıran? Aliya, Bediüzzaman Said-i Nursi, Hasan el-Benna, Seyyid Kutup, Mevdudi, Abdülkadir Udeh ve daha nice yıldız şahsiyetlerden hangileri, evet hangileri gayr-i ahlaki ve gayr-i İslâmi düşüncelere reverans etmişlerdir? Hangileri dostluklarına, davalarına, üstatlarına ihanet etmişler? Haşa! Hepsi de ulu çınarlar gibi izzet ve şeref tacını giymemişler miydi?
Her defasında İslâmcı Akif'in Safahat'ına sırtını dayayıp Asım'ın neslinden dem vuranlar, Necip Fazıl'ın Büyük Doğu'sunu dillerine dolayanlar, Sezai Karakoç'un Diriliş neslini anlata anlata bitiremeyenler, kendilerinde bir Asımlık, bir Tahalık, bir erlik vehmedenler acaba sözü edilen bu pek kıymetli muhteremlere ihanet içinde olduklarını düşünmezler mi? Onların miraslarına konup itibar devşirenler bir gün mahcup olacaklarını hiç mi akletmezler?
Üzülerek belirtmeliyiz ki onların dergâhına uğramış yahut kendilerini onlara yanaştırmış kimi zatların kumaşı kaliteli çıkmamıştır. Terzi ne yapsın?
Yoksa kitabullah onları bağlamıyor mu? Müslümanlar söz konusu olunca ayetleri kılıç kalkan gibi kullananlar neden kendilerini o ayetlere göre sigaya çekmez, neden “hangi suyun sakası” olduklarını “en sahih kaynak”tan test etmezler? Ne zamandan beri Allah düşmanlarına muhabbet duyar oldu adı İslâmcıya çıkmış çağdaş aydınlar? Ne zamandan beri aşağılık duygusuna kapılıp itibarlarını kaybetmeyi göze aldılar? Neden “çağa tanık olmayı ve çağı tanık tutmayı bırakıp ‘dem’in değil günün adamı” olmayı seçtiler? Yoksa muhayyer-kürdi makamında duydukları muhayyel makam mevki teraneleri onlara itibar mı kazandıracak sanıyorlar?
“Sizi sömürgeleştiren yabancıların sizde yarattığı en büyük yıkım, zamanla kendinize onların gözüyle bakmanızı sağlamalarıdır.” diyor Frantz Fanon. Zihnen, fikren, ahlaken ve gaye olarak sırtlarını Batı'ya ve onun uşaklığını yapan aparatlara dayamış kirli ve kanlı zümrelerle/örgütlerle bir olup bu taraflara parmak sallamak, höykürmek, esen rüzgâra göre yön değiştirip rüzgârgüllüğüne soyunmak, yeni saflarında kendi mevzilerini tahkim etmeye çalışırken terk ettikleri çevreleri mahkûm etmek had bilmek midir? Gerçekten had bilmek nedir? Had bilmek imanın yedinci şartıysa “Zulmedenlere meyletmeyin yoksa size de ateş dokunur. Sizin Allah'tan başka dostlarınız yoktur. Sonra size yardım da edilmez.”1 , “Onlar, müminleri bırakıp kâfirleri dost edinen kimselerdir. Onların yanında izzet ve şeref mi arıyorlar? Hâlbuki bütün izzet ve şeref Allah'a aittir.”2 ayetleri kaçıncı şartı oluyor acaba?
Nerede kaldı vahyi kuşanıp hayata onunla projeksiyon tutma nutukları? Emperyalist Batı'nın değirmenine su taşımak, istek, arzu ve eleştirilerde onlarla aynı kefeye düşmek de mi aydırmaz onları? Gaflet ve cehaletleri bu kadar mı derin? Kin ve gayz ateşleri bu kadar mı yavuz? Yoksa Müslüman aydınlar da mı “Türk aydını dediğimiz kişi Batı'nın manevi ajanıdır, şimdi bir kısım aydınlar haysiyetten önce banka hesabına dikkat ediyor.” diyen Attila İlhan'ın işaret ettiği o korkunç derekeye düşme heveskârıdır?
Hülasa-i Kelam
Hiçbir insan ömür boyu rol yapamaz, an gelir gerçek kişiliğini ortaya koymak zorunda kalır. İçgüdüleri ve dış etmenler onu buna zorlar, bundan kaçması mümkün olmaz artık. Kim oldukları da o zor zamanlarda aldıkları kararlardan ve durdukları yerlerden belli olur.
Müslümanların salahiyeti için bu tiplerin yeniden gözden geçirilmesi ve anatomik incelemelerinin yapılması gerekir. Kimdirler, hangi vadilerde dolaşmışlar, hangi niyet ve gaye üzeredirler açıkça bilinmelidir. Müslüman camiaların içine nasıl sızmışlar tespit edilmelidir. Eski dostluklar, eski iddia ve projeler bir bir gözden geçirilmelidir. İlimleri, fikirleri, bilgileri, eserleri, yazıları, makam mevkileri, hangi mecralarda boy gösterdikleri önemli değildir; bu kimseler yanlışlarını kabul edip nedamet duygularını kamuoyuyla açıkça paylaşmak mecburiyetindedirler. Cürüm aleni işlendiyse özür de aleni yapılmalıdır. Bu, insani ve İslâmi bir zorunluktur. Başka bir anlama gelmeyecek şekilde, politik manevralar sergilemeden özür dilemeliler; önce Allah'a nasuh tevbe etmeli, sonra da başta yakın dostları ve arkadaşları olmak üzere herkesten “helallik” istemeliler. Bu helallik siyasi ve politik olmamalı, samimi ve Müslümanca olmalıdır. Fitne çıkarıp dostluklara halel getirenler kendileridir, telafisini yapmak da kendilerine düşer.
Bu zevat; gölgesinde durup mevzi kazandıkları, sırtından geçinip itibar devşirdikleri, özleri de sözleri de isimleri de tertemiz; niyetleri de gayeleri de dertleri de hep Müslümanca olan erdemli isimlerden elde ettikleri kazanımları bütünüyle iade etmeden, intisap ettiklerini iddia ettikleri ekol ve düşüncelerden fikren ve fiziken ayrılmadan meydanlarda konuşmaya, matbuat âleminde suret-i haktan görünerek kalem oynatmaya da asla yanaşmamalılar. Yeni -belki de “asıl” demeliydik- kimlik ve kişilikleriyle dolaşmalılar. Hazır, gölgesine sığınıp nemalandıkları o ulu çınarlar ebedî âleme göç de etmişken böyle davranmanın tam fırsatı. Zira hayatlarındayken konuşamayanların, vefatlarından sonra konuşmaları Müslüman ahlakıyla bağdaşmaz.
Müslümanca yaşamak hayatın sadece bir evresinde olup biten bir hadise değil, yakîn gelinceye kadar devam eden bir süreçtir. Her zaman ve mekânda mümin ve müslimce duyup düşünmek gerekir. Edebî eser yazarken de siyaset yaparken de ticaretle uğraşırken de yererken de överken de dost ve düşman olurken de hep bu duyarlılık muhafaza edilmelidir.
İnsanoğlu hep sükût-ı hayale uğratan ve kırıp döken bir varlık olması hasebiyle hiçbir kimse gereğinden fazla övülmemelidir, her an ciddi bir yanlış yapabilme ihtimali taşıdığı hesaba katılmalıdır. Yoksa ona güvenen insanların mahcubiyeti kaçınılmaz olur. “Kişileri, eşyayı, düşünceleri putlaştırmanın amansız düşmanı” olmak belki hakikate dost olmaya götürebilir. İtidal, severken de gereklidir güvenirken de. İlanihaye bel bağlanacak bir varlık değildir insanoğlu. Nihayetinde cahildir ve çiğ süt emmiştir. Unutulmamalıdır.
Herkesin hatırı baş üstünedir, ille de sahih düşünceli ve açık yürekli Müslümanların... Bilinmelidir ki Allah'ın hatrı bütün hatırların üstündedir. Onun rızasından daha büyük rıza da yoktur. Hak ve adalete teslimiyet onun rızasına götürür, isyansa ateşe. Söylemek bile zaittir; mesele şahsi değil, imani ve İslâmi'dir. Eleştirileri, kızgınlık ve kırgınlıkları bu yönde anlamak lazımdır.
Hep teyakkuzda olunmalı. Ayaklar her an kayabilir, ayakların sıratımüstakim üzere olması için gece gündüz dua edilmeli. Fikren, zikren ve amelen İslâm yolunda sebat etmek, ümmetle beraber düşünüp ümmetle beraber olmak tek sahih yol. Bu yola göre dost ve düşman, öteki beriki belirlenir; bu yola göre ahlak, sevgi, niyet ve gaye kurgulanır.
Yoldan ayrılanlar, zamanla yoldan da çıkarlar. Yoldan çıkmak… İşte bu tam bir kopuş ve tufandır.
Veyl olsun kopanlara ve tufanda boğulanlara!