I Toplumsal ve küresel kargaşa, kaos, savaş, sömürü, adaletsizlik, ekonomik ve sosyal dengesizlikler, baskılar, zulümler... Dünyamızı sarmış durumda. Bunların müsebbipleri ve mağdurları, bozguncu başı Trump ve onun yavrusu Netanyahu başta olmak...

Cenab-ı Allah’a bu dünyada bizlere İslam kardeşliği nimetini nasip ettiği ve tattırdığı için, hamd ü senalar; bize güzel İslam yolunu gösteren Yüce Rasulü’ne, onun izinden gidenlere, kıyamet gününe kadar onların izini takip edecek olanlara da salât ve selamlar olsun.
Bilindiği gibi her gün, her şeyiyle değişip duran bir dünyada yaşıyoruz. Bu dünyanın özellikle değerleri, ölçüleri, doğru, eğri, iyi, kötü, hayırlı, hayırsız, şerli, şersiz gibi bütün değerlendirme ölçüleri ve anlayışları her gün sık sık değişmekte. Dün iyi olan bu gün kötü, bu gün kötü olan yarın belki farklı bir şey olarak karşımıza çıkabilmektedir Özellikle Fransız İhtilalinden bu yana insanlık neye doğru, neye yanlış, neye iyi, neye kötü diyeceğini şaşırır oldu. 25-30 sene öncesine kadar komünizm fevkalade mükemmel bir düzendi. Şimdi çok af edersiniz tu kaka oldu.
40-50 sene önce sene önce belki faşist sistemler yüceltilen nizamlardı. Bugün yerin dibine geçiriliyor. Sosyalizm büyük bir idealdi, bu gün cenazesine ağıt yakılıyor.
Bugün yüceltilen demokrasinin, laikliğin, insan haklarının yarın öbür gün çok kötü şeyler olarak değerlendirilmeyeceğinden hiç kimse emin olmasın. Biz diyoruz ki, bu istikrarsızlık doğrunun, hakkın, gerçeğin, iyinin, kötünün, sabit, sağlam ve değişmez esaslardan alınıp öğrenilmemesinin, kabul edilmemesinin tabii ve normal bir neticesidir. Bundan başka bir sonuç beklenemezdi.
Cenab-ı Allah, insanı yarattığı günden beri insanın mutlaka değişmemesi gereken sabit ve şaşmaz ölçü, değer ve doğrularının olmasını öngördüğünden kitaplar indirmiş, peygamberler göndermiştir.
İnsanlığa inançlarıyla, yaşayışlarıyla, ahlaklarıyla, bireysel olarak, toplumsal olarak, ferdî, sosyal ve ekonomik hayatlarıyla, siyasal hayatlarıyla alakalı değişmez ilkelerin önemli bir yer tuttuğu şeriatler bildirmiştir.
Günümüz dünyası, bu değişip duran değer ve ölçüleriyle aynı zamanda, Cenab-ı Allah’ın değişmez hükümlerine, şeraitine, ölçülerine savaş açmış da oluyor dolayısıyla.
Müslümanlar bu olayın farkında olarak dinlerinin kıyamete kadar dahi olsa değişmesi asla söz konusu olmayan değişmez esaslarını, ilkelerini, hükümlerini çok iyi bilmelidirler. Bunları çok iyi sahiplenmeli ve bunlarla ilgili olarak herhangi bir şekilde, “Acaba dün böyleydi, bugün böyle olur mu?” kabilinden, “Değişebilir mi, değişmez mi?” türünden bir takım sorgulamaların gündemlerine getirilmesine izin vermemelidirler.
Müslümanın gündeminde bunların yerinin olamayacağının bilinmesine ciddi manada ihtiyacımız vardır. Çünkü biz değişmezlerimize, sabitlerimize sahip çıkamadığımız, bunlara dört elle sarılmadığımız zaman biz de değişim rüzgârlarının etkilerine kapılır gideriz. Böyle bir gidişin sonunun nereye varacağını, nerede durulacağını kimse bilemez. O zaman sabitkadem Müslüman olamayız. Bugün böyleyken ertesi gün böyle olabiliriz.
Farkındaysanız İslam’ın bir takım hükümleri kıyıdan köşeden tartışılmaya başlanıyor. Efendim, recm var mıydı yok muydu, mürted öldürülecek miydi öldürülmeyecek miydi, hırsızın eli kesilecek miydi kesilmeyecek miydi, yok faiz o dönemde kat kat olduğu için ve bankalar bulunmadığı için haram idi, bugün de haram olabilir mi?... İslam’ın bir devleti vardı, halifesi vardı, hâlâ bugün buna gerek var mı, gibi hatırımıza gelen ve gelmeyen bir yığın konu, Müslümanların gündemine bir şekilde, usul usul sokulmaya çalışılıyor. Böylelikle Müslümanın değişmezleri çevreden merkeze doğru her geçen gün biraz daha tırtıklanmaya, didiklenmeye çalışılıyor.
Önce Müslüman olarak kişiliğimizi, sonra insanlara ulaştıracağımız mesajımızı doğru ve sağlıklı bir şekilde oluşturabilmek, ortaya koyabilmek için İslam’ın çağlar boyunca sabit kalacak hükümlerinin neler olduğunu bilmemiz, bunları sahiplenmemiz ve bunların hiçbir şekilde tartışma kabul etmeyecek hükümler olduğunu bilmemiz icap ediyor. Müslümanın iman esasları tartışılamaz. Müslümanın ahlakı tartışılamaz.
İslam’ın ahlakı ve değer hükümleri tartışılamaz. İslam’ın eşya ve olaylar ile alakalı olarak koyduğu helal, haram, farz gibi fıkıh kitaplarında mükelleflerin fiillerinin hükümleri denilen hususlar, İslam’ın konuyla alakalı delilleri muvacehesinde verilen bu hükümler tartışılamaz.
Bunlar İslam’ın ve Müslümanların sabit değerleridir. İslam’ın suçlarla, cezalarla alakalı hükümleri tartışılamaz. İslam’ın tesettürü tartışılamaz. Miras hukuku tartışılamaz.
Bunlar gibi… Cenab-ı Allah’ın Kur’an-ı Kerim ile, Yüce Resul’ün sünnet-i seniyyesi ile, tespit etmiş olduğu açık ve net hükümler hiçbir şekilde Müslüman için tartışma konusu yapılacak konular değildir.
Bunlar bizim sabit değerlerimizdir, bunlar bizim değişmezlerimizdir.
Konuyla alakalı olarak, vaktiyle başımdan geçmiş ufak bir hatırayı anlatmak istiyorum:
Bir gün genç bir delikanlı geldi.
“Hocam”, dedi, “Ben sizinle bir hususu tartışmak istiyorum.”
“Hayhay” dedim, “Nedir?”
“Recm konusu, İslam da var mıdır yok mudur? Siz ne diyorsunuz?” diye sordu.
“Bana göre vardır, ben olduğuna inanıyorum, hadis-i şerifte, Sünnet’teki uygulamada ve hatta ümmetin icmaıyla sabittir.” dedim.
“Ama Kur’an-ı Kerim’de yoktur.” dedi.
“Bir an için, dinde olmadığını senin gibi kabul edeyim.” dedim. “Ama zina edenlere yüz değnek vurulacağı sabit, değil mi? Bu Kur’ân-ı Kerimde var değil mi?”
“Evet.” dedi.
“Peki, Kur’ân’da olan bu cezanın şu anda bizim hayatımızdaki etkisi nedir? Biz bu suçu işleyenlere bırakalım recm cezasını, Kur’ân’daki değnek cezasını uygulayabiliyor muyuz? Bunun şartları var mı? Bunu uygulama imkânı var mı?” diye sordum.
“Yok.” dedi.
“O halde,” dedim, “Recm cezasını seninle bir kenara bırakalım, seninle el ele verelim, şu Kur’ân-ı Kerim’de olduğunu senin de benim de ittifakla söylediğimiz şu sopa cezasını uygulayacak ortamı, bunun şart ve imkânlarını, bu uygulamanın yapıldığı sistemi, nizamı oluşturmak için mücadele edelim. Bunu gerçekleştireceğimiz vakitte de recmedilmesi gereken bir kişi eğer gelirse, onu âlimlerimize, hâkimlerimize, kadılarımıza havale edelim, onlar hükmünü versinler. Çünkü bu bizim şu anda uygulayabileceğimiz bir hüküm değildir.”
Sonra da sordum:
“Tartışacağımız başka bir konu var mı?”
Cevap vermedi, işin ciddiyetini anladı.
Şunu söylemek istiyorum. Bunlar bizleri bu gibi konularla uğraştırarak, İslam’ın günümüzde gündem edilmemesi gereken meseleleriyle –bir takım mihrakların yönlendirmelerine uygun olarak- uğraştırıp asıl üzerinde durmamız gereken işlerimizi ihmal etmemizi, asıl kilitlenmemiz gereken hedeflerimize doğru ve sağlıklı adımlarla yürümemizi engellemek istiyorlar. Bunun farkında olalım.
Efendim, Cenab-ı Allah Ashab-ı Fil’i kuşlarla helak etmedi, çiçek hastalığıyla helak etti. Bunu bugün tartışmanın bize ne faydası var? Müslüman olarak bizim hayatımıza getireceği zenginlik ne? Cenab-ı Allah böyle bir mucize gösterdi mi, göstermedi mi? Bunu Kur’ân-ı Kerim’de bize anlatıyor mu, anlatmıyor mu? Sen bunu çiçek hastalığı mı kabul edersin, rivayetlerin belirttiği şekilde mi kabul edersin? Bu ayrı mesele. Sen Ashab-ı Fil’i helak edenin niçin helak ettiğini, oradaki esprinin ne olduğunu benimle beraber anla, beraber bu esprinin üzerinde ittifak edelim ve bunun gereklerini yapalım ve biz de bugün Ebrehe’yi ve ordusunu andıran zalimlere karşı Ebabil kuşları olalım. Olmamız gereken bu, yoksa Ashab-ı Fil neyle helak edildi, değil. Sen Fil Ashabını helak etmek için ne yapıyorsun? Allah-u Teala’nın bu nihai kaderinin tecelli etmesinde senin rolün ne? Vazifen ne? Sen neyi ifa ediyorsun, neyi yerine getiriyorsun?
Vaziyet bu olduğuna göre, Cenab-ı Allah’a ve dinine karşı sorumluluklarımız çok büyük demektir. Bunu bilmek, bu görevi yüklenmek dille söylemek kadar kolay değildir. Hemen olup bitecek bir şey değildir.
Bu görev şerefli bir görevdir. Hayat boyu devam edecek bir görevdir. Herkes bizi bu dünyada yalnız bıraksa, tek başımıza dahi kalsak, bir nefes alıp vermek gücümüz olduğu sürece, o görev uğrunda infak edebileceğimiz bir kuruşumuz olduğu sürece o görevin gereği ne ise onu yerine getirmek de görevimizdir. Bu büyük ve azametli görevi hiç birimizin elbette tek başına yerine getirebilme imkânı yoktur. Dolayısıyla evvela Müslüman olarak kendimizi, kimliğimizi, yaşantımızı, ilişkilerimizi, ahlakımızı sağlıklı ve doğru bir şekilde oluşturmamız ve aynı değerleri, aynı kanaatleri, aynı endişeleri, aynı emelleri, aynı umutları bizimle paylaşan, bizimle taşıyan kardeşlerimizle yan yana, bir arada yürümesini bileceğiz, öğreneceğiz. Bunun zorunlu bir görev olduğunu da aklımızdan hiçbir zaman çıkarmayacağız. Böyle bir vazifemiz vardır. Bu vazife peygamberlerin ve peygamberlerin izinden gidenlerin vazifesidir.
İnsanların dünyalarına daldığı, dünyaları adına yatırım yaptığı, belki âhiretlerini unuttuğu âhiretlerini hesaba katmadığı, Allah’ın dininin ölçülerini hatırlarına getirmediği bir dünyada, ezici bir çoğunluğun böyle olduğu bir dünyada, Allah’ın dininin endişesini taşımak, o dinin istediği kimliğe bürünmek için gereken azmi, kararlılığı gösterip gerekli sebatı, fedakârlığı ortaya koymak elbette ki çok mukaddes, çok ulvi, çok yüce bir vazifedir ve bunu, bu vazifeyi yerine getirebilenler için erişilmez bir şereftir.
Bizler böyle bir şerefe aday olarak görüldüğümüzü hissediyoruz, hepimiz ve bizim gibi olanlar, burada olup ve olmayan, dünyanın neresinde olursa olsun, yani dağların, göklerin, yerin taşımaktan çekindikleri son derece şerefli bir emaneti taşımak gibi bir sorumlulukla karşı karşıyayız.
Bu kadar milyarlarca insan arasında Cenab-ı Allah İslam’ın bilincinde olmayı böyle bir azınlığa bahşetmiştir ve biz bu azınlık içerisinde bulunduğumuz için Cenab-ı Allah’a karşı bir takım sorumluluklarımız vardır, şükretmemiz yanında, şükretmekten ayrı olarak. Hem sorumluluğumuzun bilincinde olalım, hem bu sorumluluğun bizim için erişilmez müstesna bir şeref olduğunu bilelim, bu sorumluluğun gereğini yerine getirebildiğimiz oranda da bu şerefe nail olacağımızı unutmayalım.
Allah dünyada ve ahirette sırat-ı müstakim üzere hep birlikte yürüyüşümüzü gerçekten ihlâslı, samimiyetli, dosdoğru kılsın.
Allahu Teala’nın -ömrümüzün son nefesi dâhil olmak üzere- son nefesimize kadar İslam’ın müstakim yolunun üzerine hep birlikte, her geçen gün gücümüz, maddi ve manevi imkânlarımız ve niteliklerimiz yükselmiş, keyfiyetimizle de kemiyetimizle de artarak, çoğalarak, yükselerek, izzetle ilerlemeyi müyesser kılmasını niyaz ederiz.
Dünyanın dört bir yanındaki kardeşlerimizin üzerlerindeki zulmün, bizlerin üzerindeki zulmün, küfrün tasallutunun, her geçen gün daha hızlı bir şekilde gerilemesini sağlamasını, bu konuda da bizleri pay sahibi kılmasını Yüce Mevla’dan niyaz ederiz.
M. Beşir Eryarsoy