• İZMİR DEPREMİ

      İzmir'in Seferihisar ilçesi açıklarında Ege Denizi'nde 30 Ekim Cuma günü saat 14.51'de AFAD'a göre, 6,6 büyüklüğünde deprem meydana geldi. Depremin şiddetini Kandilli rasathanesi 6,9, ABD vb. ülkeler 7 büyüklüğünde olduğunu açıkladılar. İlk önce...

DUYURULAR

İSLAM'DAN UZAKLAŞMANIN MALİYETİ

islamdan uzaklaşmanın maliyeti

Yakın tarih üzerinde çalışanlara önerilebilecek en hayatî ve ciddî konulardan biri de hiç şüphesiz ümmet, toplum ve Türkiye coğrafyasında yaşayan Müslümanlar olarak İslâm'dan uzaklaşmanın sürecini ve bu sürecin neticede yine kendine özgü bir süreç izleyerek günümüze yansımalarını tespit etmek olacaktır.

 

İnancım odur ki, tarihçilerimizin bunu tespit etmelerinden sonra sosyal bilimlerle uğraşacaklar da bunun toplumsal, sosyal, psikolojik ve ahlâkî etkileri ya da yansımaları üzerinde gerekli araştırma ve çalışmalarını şekillendirmelidirler.

Böylece işaret ettiğimiz bu hususun hem yakın tarih hem de sosyal bilimlerle ilgilenenlerin ele almaları gereken bir konu olduğu ortaya çıkmaktadır. Bunu üzerinde gereği gibi durulmalı, tahliller, tespitler ve terkipler yapılmalıdır.

Çünkü bunlar yapılmadan toplum olarak İslâm'dan uzaklaşmamızın, ümmet olarak İslâmî değerlere tarihin her bir diliminde yavaş yavaş uzak kalışımızın, günümüzdeki vâkıamızda ne gibi etkilerinin olduğunu tespit edemeyiz ve bunu anlayamayız.

Bildiğim kadarıyla bu konu üzerinde ne İslâm dünyasının diğer yerlerinde ne de coğrafyamız vâkıasında müstakil olarak durulmuştur. Gerekli çalışmalar kısmen dahi olsa yapılabilmiş değildir. Genel birtakım çalışmalarda bunlardan söz edilmiş, bazı ciddi tarihî ve sosyal çalışmalarda bu konu ele alınmış olsa bile seçilen tarihsel dilim, yapılan o çalışmalar için bir mana ifade etmekle birlikte, konuyu bütün boyutları ve perspektifiyle ele alabilmemiz noktasında sadece sınırlı bir yer işgal edebildiğini düşünüyorum.

Tespitlerimizde yanılma payımız elbette ki bulunabilir, belki de pek çoktur. Ancak bu, konunun önemini hiçbir şekilde gölgelemez; üzerinde durulma ihtiyacının çok büyük boyutlarda olduğu gerçeğine de aykırı değildir.

Konuya girmeden önce hızlıca bugün global bir vâkıa hâline gelmiş bulunan Batı uygarlığı hakkında da seri bir değerlendirme yapmamızın yerinde olacağını tahmin ediyorum. Bu değerlendirme elbette ki bütün boyutlarıyla olmayacaktır, böyle bir şey beklenemez. Fakat konumuz açısından bu globalleşmiş uygarlığın bize karşı tutumunu, tarihî kökenleriyle birlikte çok seri bir şekilde hatırlatmamızın yerinde olacağını düşünüyorum.

Hepimizin bildiği hususların başında şu gelir: Bugün günümüzdeki Batı uygarlığının gerek vâkıada gerek geçmişteki en önemli iki dinamiği, karşıtlık refleksi ile tepkisel olarak ortaya çıkan Yahudilik ve Hristiyanlık psikolojisinin günümüze kadar evrilegelmiş hâlidir. İslâm'ın doğduğu ilk günlerde sergilenen tutumlar, özellikle Orta Çağ'dan sonra Rönesans hareketleri, arkasından Aydınlanma ve bunu takip eden diğer dönemlerde ideolojik bir hüviyet almış ve devam etmiştir.

İslâm'a ve İslâm medeniyetine karşı Batı'nın takınageldiği bu tutum -bizim kendi ifademizle-ideolojik Haçlılık ve Siyonizm'in arka planını oluşturmuş ve Batı uygarlığının İslâm'a karşı duruşunun en ciddi dinamikleri olarak devam edegelmiştir.

O hâlde İslâm'dan uzaklaşmanın sürecini tetkik ederken İslâm ümmetinin, Müslüman toplumların bu husustaki ihmalkârlık ve kusurları üzerinde durulurken, bunun sonuçları değerlendirilirken ayrıca Batı uygarlığının İslâm medeniyetinin ve ümmetinin kısaca İslâm dininin yeryüzünde hayata tam anlamıyla hâkim olmasının önünde ne biçim engeller çıkardığını ayrıca tetkik etmek gerektiği kanaatindeyiz.

Sözün burasında bu hususlara bu şekilde dikkat çekmekle yetinerek bu konuyu kanaatimizce gereği gibi ele alabilmek için:

İslâm'dan uzaklaşmanın tarihsel serüvenini evvela adım adım takip etmekle işe başlamalıyız.

İkinci olarak bunun:

a. Siyasal

b. Sosyal

c. Bireysel hayatımızı ve

d. Bütün bu alanlarda ahlâkımızı nasıl etkilediğini, hangi bedeller ödetip ne gibi sapmaları ortaya koyduğunu tespit etmeliyiz. Gerekli terkip ve tahlilleri yapmalıyız.

Diğer taraftan bu sapmanın İslâmî anlayışı, hayatı ve İslâm medeniyetini izlemesi gereken asıl çizgisinden nasıl uzaklaştırdığını da ortaya koymalıyız.

İslâm'dan ve İslâmî hayattan uzaklaşmanın mahiyetini, temel esaslarını ve argümanlarını tespit etmeye çalışırken yukarıda temas edilen alanlarda olması gerekeni şaşmaz ölçüleriyle ortaya koymak durumundayız.

Diyebiliriz ki İslâm tarihinde ümmetimizin yaşadığı ilk kırılma hadisesi -etkileri zamanla daha ileri boyutlara ulaşmakla birlikte- siyasal bir karakter arz eden Osman (r.a.) Efendimizin şehadeti ile başlar ve bu ilk kırılma Emevi saltanatının Muaviye (r.a.) ile kurulması süreciyle ilk zirvesine -belki de kırılma karakteri dolayısıyla ilk uçurumun dibine demek gerekirdi- erişir. Yani böylelikle Resulullah (s.a.v.) Efendimizin “kendi sünnetinden başka, sünnetlerine, izledikleri yola sımsıkı sarılmasını emretmiş olduğu Raşid Halifeler1 Dönemi” kapanmış olmaktadır.

Bu sebeple Müslümanlar herhangi bir teze ya da ulaşmak istedikleri hükümlere referans tayin ederken Kur’ân-ı Kerim'de, Resulullah'ın sünnetinde bir dayanak bulamadıkları takdirde yada bulmakla birlikte onu daha da pekiştirmek istediklerinde Raşid Halifeler Dönemi'nin uygulamalarını referans alagelmişlerdir. Ancak sonraki yönetim uygulamalarında ek olarak özel birtakım kayıtlara da dikkat edilmeden yapılan siyasal uygulamaların referans olarak kabul edildiğini görmek mümkün değildir.

Raşid Halifeler Dönemi'nin sona ermesiyle birlikte İslâm tarihinde ve İslâm ümmeti vâkıasında görülen siyasal kırılmada hilâfetin lağvedilmesi en dip nokta olarak kabul edilmelidir.

Tarihsel bir gerçeklik olarak siyasal kırılmaların sosyal kırılmalara anında yansımadığını ve sosyal olayların siyasal olaylara göre daha yavaş bir seyir takip ettiğini söylemek sanırım tarihî vâkıaya aykırı değildir.

Bireysel hayatın ümmet hayatında gerileme göstermesi ise İslâm âlimlerinin, zahitlerinin ve bilhassa dünyevileşme hareketine karşı direnen Haris el-Muhasibi ve emsallerinin ilmi ve tasavvufu mezceden duruşları, hatta ondan da önce tâbiînden Hasan-ı Basrî gibi önder şahsiyetlerin takındıkları tutum, sergiledikleri duruş ve verdikleri ilmî-ahlâkî mücadele, ümmetin bireysel ve sosyal hayattaki sapmaları önlemek ve olması gereken mecraya geri getirmek suretiyle toplumun ıslahının en üst mertebeye varması hâlinde, siyasal hayatın da tekrar olması gereken mecraya ulaşacağı kanaatine sahip olduklarını ve bunun için bireysel ve toplumsal hayatı ıslah etmekle işe başlama gibi bir yöntemi tercih ettiklerini-buna dayanarak- söyleyebiliriz.

Aslında sosyal ve bireysel hayat aynı zamanda ahlâkî hayatın da ifadesidir. Dolayısıyla ahlâkî hayattaki gerileme ile sosyal ve bireysel hayatta İslâm'ın değerlerinden birtakım sapmaların ortaya çıkmasını keskin çizgilerle birbirinden ayırmaya imkân yoktur.

Bu sebeple İslâmî hayat, hayat algısını ve siyasal, sosyal ve bireysel alanlarda, kısacası hayatın bütün alanlardaki gerilemeyle birlikte İslâm medeniyetinin aldığı şekli de karşılıklı olarak etkileşimlerini de ele almak üzerinde durmak icap ediyor.

Bütün bu temel tarihî ve içtimaî parametrelere kısmen de olsa bu şekilde hızlıca temas ettikten sonra günümüz İslâm dünyasının vâkıasına yani özellikle hilâfetin lağvedilmesi ile birlikte karşımıza çıkan vâkıaya hızlı bir şekilde göz atacak olursak, temel bazı noktaları özellikle vurgulayarak şunu görebiliriz:

• I. Dünya Savaşı'nın en önemli sonuçları arasında hiç şüphesiz o zaman bilhassa batı dünyasında mevcut olan üç imparatorluğun yıkılıp tasfiye edilmesi vardır. Dünyanın doğusundaki İslâm Hint imparatorluğu ise hemen hemen emperyalizmin başlangıç yıllarında zaten tasfiye edilmişti. Bu sebeple şimdiki Hindistan'ın kuzeyi Bangladeş, Pakistan, Afganistan ve bir dereceye kadar İran kendi kabukları içerisinde ama kesinlikle Batı'nın kendisi için çizmiş olduğu sömürü ve dünya hegemonyası çizgisini olumsuz olarak etkilemeden kendi sınırları içerisinde yaşamaya devam etmiş oldukları bir vâkıadır. Ancak bu vâkıanın gördüğümüz kadarıyla Müslümanların günümüz dünyasında bu hâle gelişinde çok fazla olumlu etkilerinin olduğunu söyleme imkânını bulamıyoruz.

• I. Dünya Savaşı neticesinde parçalandıklarından söz ettiğimiz üç imparatorluk malum olduğu üzere Osmanlı, Alman ve Rus Çarlık İmparatorluklarıdır. Bundan sonra bu imparatorlukların egemenlik alanı üzerinde ulus devletlerin ortaya çıkarılmaları projeleri faaliyete geçirildi.

Ancak Batılıların kendi ulus devletleri için belirledikleri misyon ve imkân ile İslâm topraklarında kurulacak ulus devletler için tespit ettikleri misyon farklı olmuştu. Kısacası bu I. Dünya Savaşı'nın neticesinde galip çıkan Batılı ulus devletler, özellikle Osmanlı toprakları ve bilhassa Müslümanların yoğun olarak bulunduğu coğrafya üzerinde kurulacak ulus devletlerin misyonlarını, yönetimlerin mahiyet ve hareket alanlarını bizzat kendileri tayin ve tespit ettiler. İslâm topraklarında kurulan ulus devletlerin kendi kendilerini yönetme, iç ve dış siyasetlerini, ekonomik yapılarını, hatta kendi yer altı ve yer üstü zenginliklerinden nasıl yararlanacaklarını özgürce ve kendi kendilerine belirleme hak ve salahiyetleri ya tamamen yoktu ya da son derece sınırlı idi.

Çünkü sömürgeci mantığında, sömüren yönetir yönetilmez, alır vermez, efendi odur köleye karşısında dik durma fırsatı vermez. Kendinden emindir, karşısındakinin şahsiyet sahibi olup kendi ayakları üzerinde durmasına imkân tanımaz.

Bu anlayış istikametinde kurulan ulus devletlerin çoğu bir süreliğine resmen ve açık bir şekilde emperyalistlerin kontrol ve gözetimi altında idi. Bu kontrol ve tahakküm şu veya bu şekilde belli bir süreliğine resmen devam etti. Emperyalistler, bu kontrol faaliyetlerinin maliyetini düşürmek gereğini duyup şartların kendileri açısından artık kontrolleri altında tuttukları ülkelere bağımsızlıklarını verme zamanının geldiğine kanaat getirince, İslâm toprakları üzerindeki ulus devletlere ipin ucu ellerinde kalacak şekilde bağımsızlıklarını vermeye başladılar.

Bu ulus devletlere bağımsızlıklarının verilmesinden sonra görünür statüleri değişse bile Batı'nın bu devletler için biçtiği kalıbın dışına çıkmalarına imkân vermeyecek çerçeveler belirlemişlerdi. Yani bu devletlerin yöneticileri bağımsız bir devletin yöneticileri gibi görünmekle birlikte, her bakımdan bağımsızlığını verdikleri bu ülkelerin yönetiminin ve yöneticilerinin kendilerine büyük ölçüde bağımlı kalmalarını sağlayacak ve kendi kontrollerinden çıkmayacak çerçeveler tespit etmişlerdi. Yönetimlerin krallık, sosyalist, dikta ya da demokratik yapıya sahip olmalarının önemi yoktu. Önemli olan bu yeni yetme yönetimlerin ve yöneticilerinin “çizmeden yukarı” çıkmamaları idi.

İşte emperyalistler, İslâm topraklarında kurdurdukları ve özgürlüklerini kendilerince şartlar olgunlaştığı zaman verdikleri bu yönetimlerin kendi kontrollerinde kalmasını sağlayacak şekilde ve öngördükleri projelerinin uygulamaya devam edilmesi şartıyla ulus devletlere bağımsızlıklar sırasıyla verildi.

Belli bir kurtuluş mücadelesi neticesinde bağımsızlığını ilk elde eden bu ulus devletlerin başında elbette ki Türkiye gelmektedir. Özellikle Arap İslâm topraklarında kurulan ülkeler ise ancak 50'li yıllardan sonra peyderpey -o da Batı emperyalizminin amaçlarına hizmet üzere rüştlerini ispat etmiş olduklarının görülmesinin neticesinde- verilmeye başladı. Afrika'daki bu gibi ülkelere bu şeklî bağımsızlıkların verilmesi ise Mısır dışında bir süre daha sürdü. Bu gibi bağımsızlıkların verilme süreci, Afrika'nın kuzeyinden güneye ve iç taraflara doğru yavaş bir seyirle devam etti. Ancak siyasal ve ekonomik bağımsızlık başta olmak üzere bütün alanlardaki her türlü politika ve yöntemin kontrolleri şu ya da bu şekilde açık ya da dolaylı olarak asıl sömürgecilerin elinde idi.2

Tarihî sürecin çok hızlı ve kısa bir şekilde bazı satır başlarına ya da konu başlıklarına bu şekilde değindikten sonra;maksadımız anlaşılacak olursa veya bu hususları idrak ettiğimiz ölçüde;

− Biz ne ara bu hâle geldik gibi görünüşte basit fakat son derece sorunun da cevabının tarihî süreç içerisinde gizli saklı bulunduğunu ve bu sorunun hayatî bir önem taşıdığını görebiliriz.

Soru görünüşte çok kısa ve çok basit görünmektedir. Ancak tarihî, sosyal, ahlâkî ve en önemlisi, aşağıdaki başlıkların dallanıp budaklandığı belirleyici bir soru olduğunu söyleyebiliriz:

• İslâm'dan, İslâm akidesinden, İslâm'ın istediği hayattan, tarihin seyri içerisinde önceleri sezilmeyen fakat belli bir dönemden sonra sonuçları görüldükçe sebepleri üzerinde de durulan ciddi sapmalar olmuştur. Bunlar temel ve gerçek çizgileriyle nelerdir? Her bir çizginin mahiyeti nedir ve çizgide sapma ya da inhiraf nereden başladı, nasıl devam etti ve hâlihazırda nereye varmıştır?

Bunların anlaşılmasının hayatî bir önem taşıdığına bütün kalbimizle inanıyoruz. Çünkü:

• İslâm'dan uzaklaşmanın mahiyetini tespit etmemiz hâlinde bunun maliyetini de ortaya çıkarabileceğiz.

• Maliyeti ortaya çıkarsa bunu karşılama ve telâfi etme yolunu ortaya koymak imkânına sahip olabileceğiz.

Yani içinde bulunduğumuz hâlden tekrar olmamız gereken hâle dönmemizin yolunu da aramış, bulmuş ve tespit etmiş olacağız. İşte burada Ra‘d Suresi'nin o muhteşem anahtar rolün ne olduğuna şöylece işaret ettiğini görürüz:

“Şüphesiz bir toplum kendi nefsindekini değiştirmedikçe Allah da o toplumun hâlini değiştirmez.”

Yani kendi nefsimizde başlattığımız inkılâbı behemehâl, mutlak olarak bireysel, sosyal, ahlâkî ve siyasal çatıya varıncaya kadar hayatın tümüne taşımak zorundayız. Ancak o zaman fert ve toplum olarak tepeden tırnağa Kur’ân-ı Kerim'in temas ettiği “Allah'ın boyasıyla boyanmış oluruz”3 ve tarihin bize yüklediği ağır maliyeti, sorumluluğu ve misyonu ifa etmiş oluruz.

Cenab-ı Allah bu güzel yolda bizlere tevfikini yar eylesin.

M. Beşir Eryarsoy


1 İrbâd b. Sâriye (r.a.) rivayet ettiği uzunca bir hadiste Efendimizin şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: “…Size benim sünnetime ve benden sonraki hidayete erdirilmiş Raşid Halifelerin sünnetine -dişlerinizle kavramak pahasına da olsa- sımsıkı sarılmanızı ve onu asla bırakmamanızı tavsiye ederim. Sonradan ortaya çıkan dinde aslı astarı olmayan şeylerden (bidatlerden) de çokça sakının…”(Ebu Davud, 4607; Tirmizi, 2676; İbn Mâce, 42)

2 Türkiye'den Hindistan'a, Mısır'dan Sudan'a, Habeşistan'a, Cibuti'ye, Tunus, Cezayir ve Fas'tan Moritanya'ya Senegal'e, Libya'dan Çad'a ve diğer orta Afrika ülkelerine… kadar uzanan ülkelerin bu açıdan hatırlanması bile söylemek istediklerimizin anlaşılmasını kolaylaştırıcıdır.

3 Bakara, 138

tefsir dersi 2020

ilka kayit 2020 sinav

Yazanlarımız