I Toplumsal ve küresel kargaşa, kaos, savaş, sömürü, adaletsizlik, ekonomik ve sosyal dengesizlikler, baskılar, zulümler... Dünyamızı sarmış durumda. Bunların müsebbipleri ve mağdurları, bozguncu başı Trump ve onun yavrusu Netanyahu başta olmak...

Dertler, neşter vurulması gereken konular pek çok… Hangisinden bahsedeyim? Konular çok oldu mu insan da şaşırıyor. Size inandığım bir şeyden bahsedeceğim. Katiyen memnun etme veya kulaklarınızı hoş tutma cihetine yeltenmeyeceğim. Kendimi, vicdanımı, imanımı memnun ettim mi bu benim için kâfi ve vâfidir;
çünkü vicdanımı memnun etmekle sizi de memnun etmiş olacağım.
Size bugünkü konuşmamda ilmî veya tarihî konulardan bahsetmeyeceğim. Aranızda bu tür konulardan bahsedecek pek çok kişi vardır. Belki de sizler dinleye dinleye bu tür konuşmalara doymuşsunuzdur.
***
Kardeşlerim!
Günümüzde insanlar sık sık iktisadî, siyasî buhranlardan bahseder, - hoş, asrımız da buhranlar asrıdır ya,- zaman zaman idare ve sosyal dertlerden yakınır.
Ben de kesin olarak inanıyor ve diyorum ki, tek bir buhran vardır: İman ve ahlâk buhranı!
Yeryüzünü dolaşınız, çeşitli milletlere ve halklara bakınız; göreceksiniz ki insanlık tek bir buhranın ıstırabını çekmektedir: İman ve ahlâk buhranı.
Belâların belâsı, musibetlerin musibeti, insanların acı acı dert yandığı her problemin kaynağı budur işte! Kaybolan, kaybı cihanşümul musibetlere uğramamıza sebep olan tek şey, imandır. Sarsılan, sarsılması fert, cemiyet, devlet ve hatta dünya çapında problemlere sebep olan tek şey ahlâktır.
İnsanlar birbirinin benzeridir. Bizler beşeriz, bizi idare edenler de beşerdir. Çokları sanır ki bütün mesele parti ve hükümetlerdedir; kabine değişti mi bu parti gidip öteki parti geldi mi buhran kalkacak, problem çözülecek. Bu, aceleyle verilmiş kısır ve yanlış bir hükümdür. Çünkü mesele, parti veya hükümet değişikliği meselesi değil, akıl, itikat, şahsiyet ve kalp meselesidir. Binaenaleyh, bu değişiklikler bir şey ifade etmez. Bir partinin gidip ötekinin gelmesi, bir hükümetin yerini başka bir hükümetin alması, toplum veya devletleri istenilen seviyeye ulaştıramadığı gibi gerilere de götürmez. Çünkü cemiyetin fertleri, maddeye tapmak, egoizm ve kendisine hizmet gibi noktalarda birleşmektedir. Bu tip bir bencillik dışa taşamazsa ferdî egoizm çerçevesinde kalır, genişleyip dışa taştığı takdirde de partizan veya zümreci bencillik hâlini alır. Bütün dünyada hükümran olan zihniyet işte budur. Karşılaştığımız bütün kötü durumların menşei, maddeye tapan, çıkara hizmet eden, “benim” diyen bu zihniyettir.
Kardeşlerim!
Hastalık budur, kendi kendinizi aldatmayınız! Gözünüzü derin gerçeklere çevirdiğinizde belâların temelinin tek şey olduğunu göreceksiniz ki, o da “nefse tapmak”tır. Maddeye tapan bu şahsiyetler değişmezse durumlar katiyen değişmeyecektir.
Gazetelerin bahsettiği, milletleri bir değirmen gibi öğütecek, savaşa sebebiyet verecek yarış hayır ile şer arasındaki yarıştır. Avrupa milletleri arasında cereyan etmekte olan bu müsabakanın amacı, hiçbir zaman bozulmalara son vermek değildir. İnsanlığa hizmet etmek veya Allah’ın kanunlarını icra etmek ya da eşitliği sağlamak da değildir. Emir bi’l-maruf nehiy ani’l-münker yapmak, namaz kılmak, zekât vermek de değildir. Hülâsa, Allah Teâlâ’nın “Onlar, (o müminlerdir ki) eğer kendilerine yeryüzünde bir iktidar mevkii verirsek namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler, iyiliği emrederler ve kötülükten vazgeçirmeye çalışırlar.” (Hac, 41) buyurduğu ideal bir gaye de değildir.
Kardeşlerim!
Bu, liderlik için yapılan bir mücadeledir. Her millet, şehevî arzularını tatmin için idareye sahip olmak istemektedir. Bütün bu didinmeler, kaprislerini gerçekleştirecek güce sahip olmak, şahsî ve partizan çıkarlara hizmet etmek içindir.
Meselâ, İngiltere ve müttefikleri, komünist blokuna karşı koymaya çalışıyorlarsa bu, adalet ve hakikati ikame etmek için değildir. Aynı şekilde komünist blokun Batı ile olan kavgası da hiçbir zaman adaleti gerçekleştirmek için değildir; çünkü onun din ve faziletle uzaktan yakından alâkası yoktur. Onların kavgası, dünya gelirinin tek sahibi olmak, bütün insanlığın biricik hâkimi durumuna gelebilmek ve dünya pazarını elinde tutabilmek amacına matuftur. Onların kavgası, asla insanlığın hayrına değildir. Bütün gayeleri; rejimini kabullenenleri, hâkim olduğu milletlerin sırtında beslemektir.
Bütün bu çatışmaların tek ve ana sebebi, nefsi tatmin etmek ve ona tapmaktır. Bu bozuk ve kokuşmuş benlik değişmediği müddetçe dünyanın düzelmesini beklemek hayalcilik olacaktır.
Kardeşlerim!
Önemli bir şey varsa o da insanın değişmesidir. Çünkü dünyadaki her şey insana, insan da kendisine, vicdan ve imanına boyun eğmektedir. İman sağlam oldu mu muhakkak insan da sağlam ve düzgün olur. İnsan düzgün olunca toplum ve dünya da düzelmiş demektir.
“Dikkat edin, cesette bir et parçası vardır ki o düzeldi mi bütün ceset düzelir, o bozuldu mu bütün ceset bozulur. O da kalptir. (Buharî, İman, 39)
İnsanlar, konuya vakıf olmayan bazı kişilerin verdiği hükümlere kanıp dünyanın düzelmesinin şu hüviyette bir hükümetin veya şu özellikte bir adamın veya partinin başa geçmesiyle mümkün olacağına inanmışlardır. Hâlbuki toplumun bozukluğunun kalp ve vicdan bozukluğundan ileri geldiğini hiç akıl edememişlerdir. Onlar salâha ermedikçe toplum veya devletlerin salâha kavuşma, felâha erme ümidi yoktur.
Kardeşlerim!
Bu tespitler, içine kapanmış bir insanın tespitleri değil; hasta ve tecrübeli, cemiyetin derdinden haberdar -Allah’a hamdolsun- uzun tahsil hayatıyla kendini bu konularda yetiştirmiş bir kardeşinizin feryadıdır.
Sağdan soldan haberi olmayan insan, karanlık bir odaya girdiğinde elektrik düğmesine basmadan aradığını bulamaz. Odayı avucunun içi gibi bilen biri ise düğmenin nerede olduğunu bilir ve ona derhal basar; elektrik yanar, odanın içi aydınlanır, adam da aradığını bulur. İşte peygamberlerin -Allah’ın selâmı üzerlerine olsun- ve onların izinden gidenlerin durumu böyledir. Düğme imandır, o açıldı mı dünyayı aydınlatacak ışık dalgaları her tarafa yayılacaktır.
Ben, Arap ve İslâm ülkelerinde akıl ve tecrübe noktasında muazzam insanlar gördüm fakat onların kısır görüşlerini çok garipsedim.
Meselelerden söz ederlerken kültürü ve tetkiki olmayan insanlar gibi konuşuyorlar. Siyasî ve içtimâî çıkmazları parti değişikliğine bağlayıp falan parti giderse müşkülün çözüleceğine inanıyorlar. Hâlbuki başka biri geldiğinde durum değişmeyecek, belki onunla beraber yepyeni problemler de gelecektir. Ondan başkasını denemeye kalktığımızda şüphesiz gelen gideni aratacaktır. Şair ne kadar doğru söylemiş:
“Gündüzlerin hepsi bir adamın çocuğu,
Gecelerin hepsi de kız kardeş...
Hiçbir gündüz ve geceden
Geçenlerin yaptıklarından başkasını sakın isteme.”
Kardeşlerim!
Zavallı insanı bitkin bir duruma düşürmekten başka bir işe yaramayacak olan bu deneme, bu inceleme ve bu operasyonlar daha ne zamana kadar sürüp gidecek?
Esas problem; karakter, şahsiyet ve benlik problemidir. Bu gerçeğe parmak basmadığımız müddetçe müşküllerden kurtulamayız.
Bu medeniyetin en büyük hatası, fertlerle meşgul olmaması, onlardan yüz çevirmesidir.
Sosyal bilimler, insanlara öylesine tesir etmiştir ki, onların gözü daima müessese, ictimaî heyet ve hükümetlerde olmuş; toplumların temel taşı olan ferdi görmezden gelmiştir.
Avazımızın çıktığı kadar bunlara şöyle sesleniyoruz:
“Efendiler! İşte fertler! Önce onları ıslah ediniz ve müşahhas bir toplum için hazırlayınız.”
Diyecekler ki:
- Biz, karakteri sosyal olan içtimaiyatçı bir çağda yaşıyoruz, fertle bizim ne alâkamız var?
Biz de deriz ki:
- Fertler olmasa cemiyet neyden meydana gelecek?
Onlar diyeceklerdir ki:
- Fertler, toplumun düzelmesiyle düzelir.
Cemiyete önem verip ferdi ihmal edenlerin durumu; çürümüş, dağılmaya yüz tutmuş tahtaları toplayıp araba vapuru veya şilep yapmak isteyenin hâline benzer.
İleriyi gören biri ona dese:
- Bu tahtalar gemi yapmaya elverişli değildir, bunlardan yapılacak gemi, ne insan ne de kıymetli eşya taşıyabilir.
Onun vereceği cevap şu olacaktır:
- Bu tahtalar önemsizdir, mühim olan gemidir; gemi meydana geldi mi bu tahtalar fonksiyonlarını kaybedecektir. Binaenaleyh, tahtaların çürük olması zihnini meşgul etmesin.
Aslında onlar demek istiyor ki:
- Bozuk bozuktur, çürük çürüktür, fakat bunlar bir araya geldi mi düzgün ve sağlam bir gemi meydana gelir. Hırsız hırsızdır, fakat hırsızlar bir araya geldi mi şehrin bekçileri olurlar!
Avrupa zihniyeti budur işte!
“Kurt kurttur, fakat bir araya geldiler mi çoban olurlar.”
“Kor, evi yakar, fakat korlar bir araya gelince yakma özelliğini kaybeder; vantilatör gibi etrafa serinlik saçar!”
Bu son derece gülünçtür, fakat gerek okullarda gerek devlet daireleri ve mahkemelerde takip edilen usul ve temel, bu değil midir?
Bakanlar, hâkimler ve askerler nereden gelmişlerdir?
Bunların ekserisi bozuk ve istenilen seviyenin çok altında değil midir?
Bu günahkâr zümre; nasıl üstün seviyeli, yüksek ahlâklı ve salih amelli bir grup hâline gelebilir?
Bütün dünya maalesef ilmî seviyelerde bile bu mantığa boyun eğmektedir.
Bugünün belediye başkanları, fakülte dekanları, ilmî müessese müdürleri, yöneticileri eskide yaşasalardı kovulmaktan başkasına lâyık olmazlardı, hatta hapishanede olurlardı; en ufak bir vazifeye bile lâyık görülmezlerdi.
Yukardaki zihniyet bütün kafalara öylesine yerleşmiş ki, fert meselesini ele alan herkes gericilikle suçlanır olmuştur.
Ey İman Dolu Kalp Sahipleri!
Güzel yüzlerinizle, temiz vicdan ve parlak akıllarınızla siz bir cemiyetsiniz. Beklediğimiz parlak istikbal uyumaktadır. Kendinizi ruhî, ahlâkî, ilmî ve imanî yönden hazırlayınız. Bugünün cihadı işte budur!
Gittiğim her memlekette İslâm âleminden ve onun dertlerinden bahsedildiğini gördüm. İslâm âleminin hâlâ ayakta durduğu ve yürüdüğü bir gerçektir. Onun üstün yanlarını ancak cahil ve ahmak insan inkâr edebilir. Ben buna inanıyorum, Hindistan, Pakistan, Türkiye, Suriye ve Mısır’da bunu müşahede ettim.
Kardeşlerim!
Siz de İslâm âleminin bir parçasısınız. Eğer onun sizden ayrı yaşadığını düşünüyorsanız veya size düşen sorumluluğun olmadığına inanıyorsanız yanılıyorsunuz. Fakat beni korkutan şey, çoklarının kendilerini ihmal edip başkalarına önem vermesidir. Maalesef, realite budur. Hâlbuki benim dünyayı düşünürken ondan bir parça olduğumu ve bu parçayı ıslah etmem gerektiğini unutmamam lâzım. Fakat çoğu kardeşimi görüyorum ki kendilerini hiç düşünmüyor, adeta İslâm âleminin kendilerinin dışında meydana geldiğine inanıyor. Evvela, kendimizi düzeltmeliyiz, her birimiz sorumluluğumuzu ve üzerimize düşen vazifeyi bilmeliyiz. Böylece parçalar/her bir Müslüman düzelince İslâm âleminin de düzelmesi kolay olacaktır.
Kardeşlerim!
Bizim durumumuz, şu kralla halkın durumuna benzer. O kral, bir havuzu sütle doldurmak ister. Bu havuza süt döken herkese de ücret verileceğini ilân eder. Halk ise “Koskoca havuza bir kova su dökmekle süt bozulmaz.” deyip sabaha kadar süt yerine su döker. Bir kova bir kova… Hepsi de birbirinden habersiz.
Sabahleyin kral havuza vardığında gözlerine inanamaz. Havuzda sütten eser yoktur. Havuz su dolu!
Bizim durumumuz ve hikâyemiz işte budur…
Bazıları der ki: “Benim bozuk olmam, İslâm âlemine ne zarar getirir ki?”
İslâm âlemini baştanbaşa bozan işte bu zihniyettir. Salim bir kafayla düşündüğünüzde bütün bu düşünce ve sözlerin başkalarına ait olduğunu rahatlıkla görür ve anlarsınız.
Kardeşlerim!
Kendinize acıyınız, üstesinden gelemeyeceğiniz meselelerle uğraşmak sizin neyinize? Başkasıyla uğraşmak kolay, fakat kendinizle uğraşmak zordur. İnsan da tabiatı icabı daima kolayı sever. Bunun içindir ki bütün İslâm âlemi, başkasıyla uğraşmaya ve başkasına önem vermeye koyulmuştur. Bu, şüphesiz tedaviye muhtaç bir zihniyettir.
Siz Irak ve Iraklılar olarak İslâm âleminden bir parçasınız. Her birimiz kendisini bu yapıda sağlam bir tuğla olmaya hazırlamalıdır.
Her birimiz mücahit, yiğit, samimi, temiz, karakterli, açık fikirli, köklü, sağlam şuurlu ve coşkun kalpli birer mümin olmalıyız.
Böyle olduğumuz takdirde inanın ki, fitne ve fesadın önüne geçebilir, tarihin akışını değiştirebiliriz.
Buhran, kaht-ı ricâl buhranıdır. Nerede istenilen hüviyetteki insanlar, nerede?
Çokları hükümete göz diker ve onun her şeyin anahtarı olduğuna inanır. Hâlbuki hükümeti insanlar teşkil eder ve insanlar yönetir.
Bunlar kimlerdir?
İslâm âleminin derdi budur işte. Siz kendinizi, istikbaldeki mücadeleye “ahlâk”, “samimiyet ve fedakârlık” mücadelesine hazırlayınız. Kendisini, çıkarını, yakınlarının ve partisinin menfaatini hiçe sayabilecek, vatan ve milletin yüksek menfaatlerini üstün tutabilecek biri çıksın, kesinlikle her şeyi altüst edecektir. İşte ancak bu insanlar köklü bir değişim yapabilir.
Hava bozuk ve karanlıktı. İslâm âlemi muazzam belâlarla çalkalanmakta idi. İdareciler zalim, idare mekanizması bozuktu. Zulüm her yerde kol gezmekte, haklar çiğnenmekte idi. Emniyet kalmamıştı. Hülasa İslâm âlemi şarktan garba, kuzeyden güneye müthiş bir hastalığa tutulmuş idi. Bir anda ortaya nefsini unutan, Rabbini bilen, ahireti düşünen “Ömer bin Abdülaziz” adında bir insan çıktı ve gidişatı değiştirdi.
- Nerede fertler?
- Nerede onları meydana getirenler?
- Okullar, fakülteler mi yetiştiriyor onları?
- Hayır, onları iman ve ahlâk yetiştiriyor.
Kardeşlerim!
Size hararetle tavsiye edeceğim şey şudur: Kendinizi hazırlayınız. İçinizde iman ve akideyi besleyip büyütünüz. Allah’a, ahiret gününe, İslâm’ın menfaatine inanan kimseler olunuz. Öyle insanlar olunuz ki, hasbelkader günün birinde idareci olduğunuzda çevrenizin bozukluğu sizi fasit dairesine çekmesin, içine alıp eritmesin.
Ashab-ı kiram, karınlarını doyuramayacak, üzerlerine bir elbise alamayacak kadar fakirdi. Ama sonunda dünya onların ayaklarına geldi, hazinelerin kapısını açtı. Onlar ne yaptı? Onlar asla bunlara aldanmadı, zerre kadar olsun değişmedi.
Ebu Ubeyde değişmedi. Sa’d değişmedi. Selman değişmedi. Hepsi de oldukları gibi kaldı. Selman, Irak’a vali tayin edildiğinde Iraklılar Selman’ı karşılamaya gelirler. Geldiklerinde ne görsünler! Yük taşıyan bir vali… Koca vali, ücret mukabili, başkasının yükünü sırtlamış geliyor!
Dünya, fertler bozulunca bozuldu. Bugün, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin mektebinden yetişenlerin kalitesi kalmadı. Biz bu kaliteye şiddetle muhtacız. Bunu da ancak kendisini sade hayata alıştıran, mahrumiyetlere katlanabilen samimi Müslümanlar başarabilir.
Bugün için, Arapların tutulduğu illetlerden biri de israf, lüks ve bunun gibi kahredici âdetlerdir. Çoğu arabasız, apartmansız, yüksek maaşsız edemez. Milletimizi çökerten de bu hastalıklardır. Roma ve İran’ın hastalıklarının tıpkısı!
Onlar da lüks içinde yaşıyor ve son derece israfa boğulmuşlardı. Bu durum, Müslümanların Medain’i fethetmelerinden sonra bütün çıplaklığıyla ortaya çıkmıştır. Yezdecerd, beraberinde bin aşçı, hayvanları ve kuşları için bin bakıcı taşımasına rağmen şöyle hayıflanıyordu: “Ben ağlanacak hâldeyim. Yanıma ancak bunları alabildim!”
Arapların medeniyetleri bu derekeye düşmüştü. Bunun için de feci şekilde inkıraza uğradılar. Nasıl uğramasınlar ki? Yezcederd’in giydiği tacın değeri elli bin altından aşağı değildi; kuşandığı kuşak da otuz bin-elli bin altın arasında bir değere sahipti. Ayrıca çeşitli mücevherlerle, yakutlarla süslenmişti. Onların şereflerini, devletlerini ve hayatlarını kaybetmelerine sebep olan, işte bu yaldızlı medeniyettir.
Kardeşlerim!
Kendinizi cihada ve davete hazırlayınız, size tevdi edilen emaneti yerine getiriniz. Benim size tavsiyem budur. Belki buna kulak vermeyecek, önemsemeyeceksiniz, fakat ileride hatırlayacaksınız… Hem de yakın bir gelecekte… “Ben işimi Allaha havale ediyorum.”
Tekrar ediyorum; buhran, adam kıtlığı, iman ve ahlâk buhranıdır. Kendimizi, hükümet ve partilerin değişmesiyle her şeyin değişeceğine inanmaktan alıkoyalım.
Çünkü Allah’ın buyruğu budur:
“Kendileriyle mukatele edilenlere uğradıkları bu zulümden dolayı mukabelede bulunma izni verildi. Şüphesiz ki Allah onlara yardım etmeye elbette kemâliyle kadirdir.” (Hac, 39)
“Onlar (o müminlerdir ki) haksız yere ve ancak ‘Rabbimiz Allah’tır.’ dedikleri için yurtlarından çıkarılmışlardır…” (Hac, 40)
“Onlar (o müminlerdir ki) eğer kendilerine yeryüzünde mevki verirsek namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler, iyiliği emrederler, kötülükten de vazgeçirmeye çalışırlar. Bütün işlerin akıbeti Allah’a (dönücü)dür.” (Hac, 41)
Ayette mevkii belâsının nasıl ilkin zikredildiğine dikkat edin. Onlar, haksız yere ülkelerinden çıkarıldılar ve öyle adam oldular. Allah kendilerine yeryüzünde bir iktidar mevkii verdiğinde ise namazı dosdoğru kıldılar, zekâtı verdiler, iyiliği emredip kötülükten vazgeçirmeye çalıştılar.
Bu merhaleyi kat etmeden “Daha önce kendilerine ‘Savaşmaktan elinizi çekiniz, namazınızı dosdoğru kılınız ve zekâtınızı veriniz.’ denilenleri görmedin mi? Üzerlerine savaş yazılınca hemen içlerinden bir kısmı; insanlardan, Allah’tan korkar gibi, hatta daha çok korkarlar. “Rabbimiz, niçin bize savaş yazdın? Bizi yakın bir zamana kadar erteleseydin ya!” derler… (Nisâ, 77) ayetinde de işaret buyurulduğu dereceye ulaşmamıza imkân yoktur.
Allah Teâlâ onları hükümet kanalından meydana getirmedi, fakat onları, ahlâk ve düşünceyi de içine alan derin ve şümullü bir İslâmî terbiye ile yetiştirdi. Neticede şahsiyetler gelişti, dalga halinde fışkırdı ve olan oldu…
Samimi biri olarak size vereceğim nasihat şudur:
“Kendinize dinî, ahlâkî, fikrî ve terbiyevî yönden dikkat ediniz ve bu hususlara önem veriniz. Şairin “Büyük âlem sende gizli.” dediği gibi İslâm âleminin siz olduğunuza inanın.
Biz düzeldik mi İslam âlemi de düzelecektir; parçalar/fertler düzelince toplulukların da düzelmesi mukadderdir.
Kendim için ve sizler için Allah Teâlâ’dan mağfiret dilerim.
***
KAYNAK
Ebu’l Hasen Ali Hasenî en-Nedvi, Ulûmu’l-İslâm Nedvetü’l-Ulemâ Reisi, İle’l-İslâm Min Cedîd / Yeniden İslâm’a, İslâmî Neşriyat, s. 127-128, İstanbul 1967