I Toplumsal ve küresel kargaşa, kaos, savaş, sömürü, adaletsizlik, ekonomik ve sosyal dengesizlikler, baskılar, zulümler... Dünyamızı sarmış durumda. Bunların müsebbipleri ve mağdurları, bozguncu başı Trump ve onun yavrusu Netanyahu başta olmak...

Sultan Hamid'in 33 yıllık saltanat dönemi hep sıkıntılarla geçti. Askeriyesi, maliyesi, mülkiyesi zirüzeber olmuş, dış dünyanın topraklarına göz dikip parçalanmak için fırsat kolladığı “Hasta Adam”ı ayağa kaldırmaya çalışılan bir dönemin padişahı.
Yıkılmaya doğru hızla giden bir dünya devletinin, bir İslâm devletinin, başında olmak ayrı bir dikkat ve itina gerektirir. Beynelmilel güçlerle mücadele edeceksiniz, onların; adalet, ahlak tanımayan siyasetlerine karşı ülkenizi muhafaza edeceksiniz, sırtınızda “İslâm Devleti” mesuliyeti ve tarihi yükünü de taşıyacaksınız. Bu her insanın taşıyabileceği bir yük değildi.
Osmanlı'yı tekrar ayağa kaldırmak için yaptığı hamleler, meyvesini verirken onun istemediği bir istikamete doğru yol aldığını kendisi görüyordu. Açtırdığı modern okullarda yetişen nesil ile kendisi arasında bir anlayış farkı vardı. Bu anlayış farkı, kopuşa ve düşmanlığa dönüştü.
***
Tanzimat nesli, Batı'ya hayranlıkla yönelirken Sultan modernleşmeyi / batılılaşmayı eğitim yoluyla ülke menfaatine uygun bir nesil yetiştirme gayesiyle programlamak istedi. Bu kalkış farkı, Tanzimatçı paşalarla arasının açılmasına vesile oldu. Başta Mithat Paşa, olmak üzere çoğu devlet idaresinden uzaklaştırıldı, her bir paşanın uzaklaştırma sebebi farklıydı ve çoğunda II. Abdülhamid haklıydı demek de mümkün. Dış siyasette Osmanlı devletinin dolasıyla İslâm'ın düşmanlığını yapan büyük devletlere karşı (Büyük Britanya‑Fransa‑Rusya vb. devletler) 1871 yılında birliğini sağlayan ve henüz İslâm dünyasına diğer büyük devletler gibi düşmanlığı açık olmayan yeni güç Almanya ile işbirliği yapmaya başladı. Bu işbirliği Osmanlı‑Almanya devlet adamları arasında bir dayanışmaya vesile oldu. Bilhassa askeriye ve tıbbiyede. Bunun neticesi Osmanlı içinde bir Alman taraftarlığı doğmuş oldu. Bugün çok insanın şikâyetçi olduğu “modernleşme‑batı(lı)laşma” temellerinin II. Abdülhamid döneminde sağlamlaştırıldığını söylemek abartı olmaz. Hem modernleşmeye karşı çıkmak hem de II. Abdülhamid'i hiç hata etmemiş bir padişah olarak görmek anlaşılır bir anlayış değildir. Tutarlı olduğunu söylemek de mümkün değildir.
***
Osmanlı, ister istemez modernleşmek zorundaydı. Bunu kimisi modernleşmeyi Batılılaşmaktan ayırarak benimsiyor, kimileri de ikisini bir tutarak savunuyor.
II. Abdülhamid'i, bir devlet ve siyaset adamı olarak yaşadığı dönemi hesaba katarak değerlendirirsek ana hatlarıyla olumlu bir siyaset güttüğü söylenebilir. Hem Almanlarla işbirliği yapması hem içeride modern manada okullar açması, imar faaliyetleri kayda değerdir. Ama içerideki aydınlarla bilhassa İslâmcı aydınlarla anlaşamaması üzerinde düşünülmesi gereken bir meseledir.
Hamaset yaparak tüm suçu aydınlara (İslâmcılara) yüklemek doğru değildir. “Bunlar zaten İttihatçıydı, Türkçülüğe, ırkçılığa bulaşmışlardı, zihinleri ırkçılık kiriyle kirlenmişti, akılları Batı aklıyla bozulmuştu, ahlakları, İslâm dışı bir anlayışla tefessühe uğramıştı, yitik bir nesildi…” diye anlamak, anlatmak ve suçlamak biraz genellemeci ve ezberci bir anlayıştır. Sultan'a hak verdiğimiz gibi, o günkü İslâmcı aydınlara da hak vermek en azından onları anlamaya çalışmak icap eder. Yoksa II. Abdülhamid taraftarlığı yaparak, “Tarihte olan olaylar da zaten Sultan'ı doğrulamış.” diye bir hüküm verirsek adil olmaktan uzaklaşabiliriz.
O günkü ortamı ve Akif, Sadrazam Said Halim Paşa, Said Nursi, Babanzade Ahmet Naim Efendi… gibi insanları da dinlemek ve onların ne demek istediklerine kulak vermemiz gerekecek.
Batıcılığı en iyi tenkit edenler arasında Akif, Sadrazam Said Halim Paşa vb. insanlar vardır. Öyle veya böyle bu insanların İttihad'la yolları kesişmiştir. Teşkilat‑ı Mahsusa'ya intisap etmiş İslâmcılardır. Çöküşe doğru giden devleti nasıl kurtarırız, diye kafa yoran, çare aramaya çalışan zihinler, çağın gereklerini hesaba katarak kalıcı bir yol bulmaya çabalıyorlardı. Batı'yı kendine denk görmeyen, ona tepeden bakan nesil gitmiş, onun yerine Batı'yı anlamaya çalışan bir nesil gelmişti. Bu nesil önce Batı'yı anlamaya çalıştı, sonra onu kendine denk görmeye başladı, derken onun gibi olmaya özendi. Bu genellemeye İttihatçıların hepsini dâhil etmek insafsızlıktır.
Batılılaşmayı/modernleşmeyi savunan İslâmcılar, Batı'nın ilim ve tekniği ile ahlak ve yaşayışını birbirinden ayırarak bir modernleşme öneriyorlardı. Bunun en açık örneği Sadrazam Said Halim Paşa ve Mehmet Akif Ersoy'dur.
Sultan II. Abdülhamid de aynı şeyi yapmaya çalışıyordu. Aralarındaki kavgayı ve öncelikleri bir yana bırakırsak birbirlerine yakın şeyler yapmak istedikleri de barizdir.
II. Abdülhamid'in İttihad‑ı İslâm siyaseti ile Afgani ‑ Abduh ‑ Âkif ‑ Said Nursi İslâmcılığı arasındaki farkı fark edersek bu çatışmayı belki anlamlandırabiliriz.
***
Sultan, Devlet‑i Aliye'yi muhafaza etmek için İslâm Birliği projesini, siyasetini güdüyordu. Çünkü Osmanlı devletinin başıydı ve ülkeyi selamete çıkarmakla vazifeliydi. İslâm anlayışının iç farklılıklarını çok önemsemiyordu. Devlet siyaseti güdüyor, bunun gereklerini ifa ederken reel siyaseti önceliyordu. Dini aslî kaynaklarından öğrenip yaşayarak ona göre bir devlet siyaseti gütmek mümkün olamıyordu. Bu konuda en çok tenkide uğrayan yönü istişare azlığıydı. Liyakat ve yetenekten çok, sadakat ve güvenlik merkezli bir siyaset gütmek mecburiyetinde kalışı çok eleştiriliyordu. Şartlar onu buna mecbur etmişti.
***
İslâmcılar ise naslara bağlı, Kur’ân ve sahih sünnete dayalı bir İslâm anlayışını savunuyorlardı. Bidat ve hurafelerden arınmış saf ve net bir İslâm anlayışı. Aynı zamanda asrın idrakini de hesaba katarak bir mücadele etme düşünceleri de vardı. Akif'in;
Doğrudan doğruya Kur’ân'dan alıp ilhamı,
Asrın idrakine söyletmeliyiz İslâm'ı.
İnmemiştir hele Kur’ân, bunu hakkıyla bilin;
Ne mezarlıkta okunmak, ne de fal bakmak için.
Onlar İslâm'ı bir bütün olarak eksiksiz yaşamak ve devlet siyasetine uygulamak istiyorlardı.
Ama devleti idare eden II. Abdülhamid bunun gerçekleşmesinin mümkün olmadığını biliyordu. O, daha çok bir ara çözüm bulmayı tercih ediyordu.
II. Abdülhamid'in dış siyaseti ile İttihad'ın ve dolayısıyla İslâmcıların dış siyaseti de farklıydı. Sultan, zaman kazanmak ve büyük devletleri birbirine düşürerek aradan sıyrılmak istiyordu. Böyle bir diplomasi ile devleti kurtarabileceğine kani idi. Pasif bir dış siyaset güdüyordu.
Bu arada da yaptığı eğitim hamleleriyle yeni bir nesil yetiştirmek o nesli, etkin kılmak istiyor hem de giriştiği kalkınma hamleleriyle devleti toparlamak istiyordu. Bu siyaset ilk bakışta çok akıllıca ve zekice bir siyasettir. Lakin büyük devletler zaten kendi aralarında anlaşarak “Hasta Adamı” yataktan kaldırmayıp öldürmek ve mirasına konmak istiyorlardı. Bunu hem Sultan biliyor hem de İttihatçılar biliyor.
İttihatçılar genç ve dinamik bir zihne sahiptiler lakin tecrübeleri azdı. Onlar beklemekle meselelerin üzerinden gelinemeyeceğine kani idiler. Zaman lehimize değil aleyhimize işliyor, diye inanıyorlardı. Tez elden toparlanıp vatan ‑ din düşmanlarına hadlerini bildirmek gerekir, diye itikat ediyorlardı. Engel olarak da Sultan'ın istişare etmeyen, aydınları susturan, hamiyetli insanları zorla hizaya sokan, ülke için fikir beyan edenleri sürgüne gönderen, kendine sadık yeteneksiz insanlara devleti teslim eden siyasetini görüyorlardı.
Bütün kayıpları İttihat ve Terakki'ye yüklemek de doğru değildir. Sultan Hamid döneminde devlet çok toprak kaybetti. Tahta geçer geçmez Mithat Paşa, Damat Mahmut Paşa ve Redif Paşa gibi devlet adamlarının ısrarlarıyla girilen Osmanlı ‑ Rus Savaşı (93 Harbi) (1877‑1878) sonucu, Osmanlı büyük bir yenilgiye uğradı. Kıbrıs'a İngilizlerin yerleşmesine zımnen de olsa razı olunmuştur.
Fransa'nın Tunus'u İşgali (1881): Fransız himaye rejimi 1956'da Tunus'un bağımsızlığını kazanmasına kadar devam etmiştir.
İngiltere'nin Mısır'ı İşgali (1882):1878 Berlin Kongresi'nden sonra açık bir şekilde Orta Doğu politikalarında değişiklik yapmış olan İngiltere, Akdeniz'de kontrolü ele geçirmek için 1882'de Mısır'ı işgal etmiştir.
Murat Bardakçı, Abdülhamid'in 33 yıllık saltanat döneminde Osmanlı'nın, Tunus, Mısır, Kıbrıs, Sırbistan, Karadağ ve Romanya olmak üzere 1 milyon 592 bin 806 kilometre kare toprak kaybettiğini söyler.
Derdimiz Sultan'ı karalamak değil, gerçekleri çıplak bir şekilde açığa çıkarmaktır. Kaldı ki bu kayıpların sorumlusu tek başına Sultan da değildir.
Sultan'ı tahtan indirip iktidarı ele geçiren İttihat ve Terakki, çok kısa zamanda büyük problemlerle karşılaştı, pusuda bekleyen düşman tecrübesiz ve genç kadroyla daha rahat baş edeceğine inanarak hızlı harekete geçti.
***
Birinci Cihan Harbi'ne girme meselesinde de İttihat ve Terakki'nin Almanların safında savaşa iştiraki de yanlış değerlendirilen bir meseledir. İttihat ve Terakki / Osmanlı, Almanlarla birlikte harbe, başka çare kalmadığı, buna mecbur olduğu için girmiştir. Sadrazam Said Halim Paşa, “Osmanlı devleti tarafsız kalırsa toprak bütünlüğüne saygı gösterilecektir.” Hususunda şöyle der: “Savaş bittikten sonra galip devletlerin tek başına Osmanlı'yı paylaşmak istedikleri açığa çıktığı için tarafsızlık bize büyük zarar verecekti, onun için Alman safında savaşa girdik…”
İttihat ve Terakki, yekpare bir teşkilat da değildir. Hepsini aynı kefeye koymak doğru bir değerlendirme olmaz. Ayrıca günah keçisi ilan ederek Osmanlı döneminde yapılan bütün kötülükleri onlara yüklemek de adil bir bakış açısı değildir.
Teşkilatın içindeki vatansever‑İslamcı kanadını ayrı tutarak değerlendirmek daha isabetli bir yaklaşım olur. İttihat ve Terakki Sultan'a karşı bir cephe oluşturmuş, rahatsız tüm unsurları bir araya toplayan bir çatı örgüte dönüşmüştür. Bu teşkilatın içinde Batı'ya tamamen adapte olmuş, onun dili, kulağı ve eli mesabesinde olan zevat da vardı. İslâm dinine karşı duranlar bile vardı. Ama Akif gibi, Sadrazam Said Halim Paşa gibi, Elmalılı Hamdi Yazır gibi, Babanzade gibi İslâmcılar da vardı. Bunları ayrı ayrı değerlendirmek gerekir.
***
Asıl üzerinde durmamız gereken husus; II. Abdülhamid ile İslâmcıların birbirlerini niçin anlamadıkları olmalı. Bu mesele, bugüne de ışık tutabilir.
Aydınlar ile erk sahipleri arasında daima bir kopukluk olmuştur. Erk sahipleri daha reel ve hayatın gerçeklerini öncelerler, idealist insanlar ise daha çok ilke ve ideolojiyi öncelerler. Biri hayatın acı gerçeklerini merkeze koyar, diğeri bağlı bulunduğu dünya görüşünün metinlerindeki ana fikri.
Hayat ve ideal arasında kopmaz bir bağ her zaman vardır. Felsefi olarak teorik‑pratik ayrımı yapılabilir. İdeolojilerde bu husus çok yaygın olabilir.
İslâm inancında böyle bir problem olmamalıdır. Çünkü nasslar uygulanmak için vazedilmişlerdir. Ameli olmayan bir ilimin değeri yoktur, ilim ancak amele yol açtığı ve ameli kolaylaştırdığı için değerlidir. Yoksa kendi başına bir değer ifade etmez. Kaldı ki düşünce safhasında olan ve tecrübe edilmemiş bir fikir veya ideoloji hayattan daha değerli sayılamaz.
İslâm'ın, sosyal alanda, siyasal alanda uygulanması tamamen beşeridir ve insanî zaafları da taşır. Bu beşerî zaaf dine mal edilmemelidir. İnsan eliyle yapılan her iş ve amelde az veya çok zaaf olur. Bu hususu anlamakta zorlananlar, insanî zaafları; ideale, nasslara dinin kendisine yüklerlerse sonuçta açmaza sürüklenirler ve din dışılığa itilmiş olurlar.
İttihatçıların bir kısmı “Osmanlı devlet zaaflarını” İslâm dinine yükleyerek dinden uzaklaştılar. Din dışı bir sosyal, siyasal, iktisadî sistem ister hâle geldiler, önlerinde duran Avrupa işleyişlerini idealleştirerek bunun için çalıştılar.
Akif gibi İslâmcılar ise bu zaafiyetleri o zamanki devlet erkine yani II. Abdülhamid'e yüklediler, faturayı ona çıkardılar.
Sultan Hamid ise gördüğü ihanetler sonucu güven merkezli bir dünya oluşturdu. Hafiyeler, jurnalciler, dalkavuklar etrafını sardı ve gittikçe fildişi kulesine çıkarak etrafına duvarlar ördü. İslâmcılar örülen duvarın dışında kaldılar.
Hâlbuki II. Abdülhamid'in açtığı İslâm Birliği şemsiyesi, Akif gibi insanların önünü açabilirdi, onlar İttihad‑ı İslâm siyasetinde kendi düşüncelerini pratiğe dökebilirdi. En azından II. Abdülhamid ile Akif gibi insanlar aynı hedefe doğru yol alabilirdi. İki farklı İslâm anlayışı bir istikamet üzere yürüyebilir, bir ufuk açabilirdi.
Bugün de benzer bir ikilem yaşanmaktadır. Tıpatıp aynı değildir, lakin çok benzerlikler vardır. Farklılıklar da çoktur ve barizdir. Ne bugünkü erk sahipleri “Osmanlı Devleti” gibi bir devlet ricalidir ne de İslâmcılar Akif gibi pür İslâm savunucularıdır.
Ortak taraflar ise her iki kesimin de düşmanlarının bir ve beynelmilel güçler olması. Her iki kesim de alalamalı fikirler beyan ediyor, fikirlerini net ve açık beyan etme imkânını bulamıyor.
Kâzım Sağlam