I Toplumsal ve küresel kargaşa, kaos, savaş, sömürü, adaletsizlik, ekonomik ve sosyal dengesizlikler, baskılar, zulümler... Dünyamızı sarmış durumda. Bunların müsebbipleri ve mağdurları, bozguncu başı Trump ve onun yavrusu Netanyahu başta olmak...

Yeryüzüne halife olarak gönderilen insan; nefis, ruh ve madde/toprak bütünlüğü içinde beden bulmuş bir varlıktır. İnsan hem mana hem de madde taraflarına birini diğerine tercih etmeden adalet/itidal şuuruyla hareket ederse Allah'ın (c.c.) yarattığı fıtrat üzere bir yaşam sürdürür.
İnsan, ruhuna ve nefsine ilahi vahyin ışığında sahih bakışla yön vermeli ki yaratıldığı fıtratı koruyabilsin. İnsana bahşedilen birtakım teçhizat ve istidat, beyan gücü, ilim ve kavrayış sebebiyle onu mükellef kılmıştır.
“Sonra onu tamamlayıp şekillendirmiş, ona kendi ruhundan üflemiştir. Ve sizin için kulaklar, gözler, kalpler yaratmıştır. Ne kadar az şükrediyorsunuz!”1
Fıtrat kelimesinin türetildiği kök olan “fatr”; bir şeyi yarmak, demektir. Allah'a isnat edildiğinde yaratmak anlamını ifade eder. Yaratılış, belli yetenek ve yatkınlığa sahip oluş.2
Her insan, Allah'ın her şeyin Rabbi ve yaratıcısı olduğuna dair meyil ve yetenek ile yaratılmıştır. Fıtrat sözcüğü, insanın doğru ile yanlış, gerçek ile düzmece arasında ayrım yapabilecek ve böylece Allah'ın varlığını ve birliğini kavrayabilmesine imkân veren yeteneği ifade eder.
İnsan fıtratı, büyük imkânların gizli olduğu bir potansiyeli barındırır. İnsan ruhunun derinliği, kuşatıcılığı, zihinde şekillendirme/tasavvur gücü ve bu gücün çerçevesinde derin düşünce ve kavrayış fıtratta saklıdır.
Bozulmamış, kirletilmemiş, ifsat edilmemiş normal şartlar altında bulunan her insan, Rabbini tanıyıp sadece ona iman etme kapasitesine sahiptir. İnsanın cevherinde tevhit sözü yazılıdır. Fıtrat üzere yaratılan gönüllere, Allah'ı birleyerek ona yönelme isteği potansiyel olarak koyulmuştur. Olumsuz etkenlere maruz kalmamış her şahıs iman lezzetini tadar.
“(Resulüm) Sen yüzünü Hanif olarak dine, Allah insanı hangi fıtrat üzere yaratmışsa ona çevir. Allah'ın yaratışında değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur, fakat insanların çoğu bilmezler.”3
Yeryüzünün en şerefli varlığı olan insanoğlu selim fıtrat üzere yaratılmıştır. Allah, insanın bünyesine fıtratı nakşetmiştir. Allah'ın ruhundan üfleyerek şekillendirdiği insanın mayasında, genlerinde hakka eğilim vardır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.): “Her çocuk fıtrat üzere doğar. Sonra ana babası onu Yahudi, Hristiyan veya Mecusi yapar.”4 buyurarak bu konuyu apaçık ortaya koymuştur.
Kur’ân'a göre insan, yeteneklerini Allah'ın kendisine üflediği bir ruhtan5 almaktadır. İnsan bu ruh sayesinde zaman ve mekân sınırlarını aşarak, kas ve duyu organlarının ötesine geçip bazen sınırsız birtakım anlamları kavramasına sebep olacak bazı sırlara ulaşmakta ve yine onun sayesinde niteliklere kavuşmaktadır. Böylece insana ilahi ruhun üflenmesi, ona ilahi özelliklerin yansıması anlamını taşımaktadır. İnsan bu ruh sayesinde düşünmekte, konuşmakta, duymakta ve görmektedir. Demek oluyor ki ona üflenen bu ruh, onu düşünen bir kalp, işiten bir kulak ve gören bir göz sahibi bir insan yapmakta ve onu diğer canlı varlıklardan ayıran insani kavrayışa sahip kılmaktadır.6
İnsandaki yeteneklerin kaynağı ruhtur. Ruh hem bedene hayat verir hem de başta akıl olmak üzere bütün organlara fonksiyonlarını icra etme yeteneği sağlar. Yani akıl onunla düşünür, göz onunla görür. Ancak yeryüzünde bunca buluşlar gerçekleştiren insan, ruh denilen bu ince sır karşısında güçsüz kalmış ve Allah'ın Kur’ân'da bildirdiğinin ötesinde henüz ruhun ne olduğunu, nasıl olduğunu, nasıl gelip nasıl gittiğini, nerede olduğunu bilememiştir. Böylece ruh, Allah'ın gizli tuttuğu şeylerden bir tanesidir. İlahi sırlardan biri olan ruh, insan bedenine geçici olarak yerleştirilmiştir. Kur’ân'da onun hakkında verilen bilgi ise azdır. Ruh hakkında bilginin az verilişi, insan aklını, kendi kapasitesi içerisinde ve algılayabileceği ölçüde çalışmaya yöneltmek ve imkânsız olan şeylerle enerjisini israf etmekten alıkoymaktır. Bu tavır, Kur’ân'ın, insanlara muhtaç olduklarını vermek ve akıllarının alabilecekleri kadarını bildirmek prensibine uygun düşmektedir. Böylece Kur’ân, akli enerjinin, yararsız, sonuçsuz ve kendisine ait olmayan alanlarda israfının önüne geçmiş olur.7
Nefis ve ruh eş anlamlı kelimelerdir. Bunlar arasındaki fark zatla ilgili olmayıp sadece nitelik açısındandır. İnsan ruhu veya nefsi hem iyiliğe hem de kötülüğe kabiliyetlidir. Ruhun kötülüğü temsil eden yönüne nefis, iyiliği temsil eden yönüne de akıl denmiştir.8
Nefs nüfus geniş anlamlı bir kelime, başta ruh olmak üzere bir şeyin bütünü veya kendisi, can, kan, aklın kendisi, beden, bir kimse, yakınlık, göz, büyüklük, azamet, izzet, himmet, bir şeyin cevheri, özü, ruh ve bedenin toplamı, sıkıntıdan kurtulma, burundan ve ağızdan soluk alma, istek, görüş, cüret gibi anlamlara gelmektedir.9
Nefis, Kur’ân'da bir şeyin kendisi denilen ve ruh ile bedenden oluşan zata veya bedeni yöneten ruha verilen addır. Din ıstılahında ise, şehvet ve gadabın kaynağı olan güce nefis denmiştir. İnsanı ve nefsi doğru değerlendirmek için sahih bilgi kapsamında bu noktayı iyi anlamak lazım. İnsanî varoluşun temelini oluşturan bu kuvveler, ilahi emre ve helal ve haram ölçülerine uyarak aktive edildiğinde, itidal üzere nezih icraatlar ortaya koyarlar.
Kuvve-i Nâtıka: İnsan nefsinin düşünme veya bilgi gücüne denilir ki anlayış, kavrayış ve hikmetin kaynağı budur.
Kuvve-i Gadabiye: Öfke gücüdür. Şecaat, cesaret, yiğitlik gibi özelliklerin kaynağıdır.
Kuvve-i Şeheviye: Şehvet gücüdür ki fıtratı yaralanmayan her kul istek ve arzunun taşkınlığa düşmeden iffet ve hayâ temelli bir yaklaşım ortaya koymalıdır.
Bu üç temel faziletin (hikmet, şecaat ve iffet) gerçekleşmesiyle kazanılan ve hepsini içine alan dördüncü temel fazilet ise adalettir.10
İnsanın ruhunda bu kuvvelere eğilim olmasaydı, insan canlılık emareleri gösteremez, dıştan gelen tepkilere karşı bir cevap veremezdi. İnsanın bu güçleri yerli yerinde kullanmadaki mahareti görülmeden onun değeri anlaşılamazdı. Dolayısıyla insan, mevcudiyetinde var olan bu güçleri yaratılış fıtratı doğrultusunda itidal üzere icra ederek aşırılığa, azgınlığa, yanlışa ve başıboşluğa düşmekten kendisini korumalıdır.
İnsanın ilahi hitaba muhatap kılınması ona bahşedilen en büyük nimettir. Zaten bu sebeple sorumlu tutulmuştur. Allah (c.c.) katında değer kazanmıştır. İnsan, nefsini ve aklını vahyin bilgisiyle sevk ve idare edip özgür iradesiyle Allah'a (c.c.) kul olduğunda, ahsen-i takvim/en güzel biçimde yaratılışın değerini temsil eder. Aksi durumda hor ve zelil olarak esfel-i safiline doğru yuvarlanmaktan kurtulamaz. İmtihan şuurundan uzaklaşan insan heva ve heveslerin kurbanı olur. “Heva ve hevesini tanrı edinen kişi”11 olarak Rabbimizin rahmetinden mahrum kalır.
Nefis haddizatında salt iyi ya da kötü değildir, bilakis nötrdür, renksiz ve berraktır. Vahyi ilahiye ya da şeytani desiselere irtibatı sebebiyle ya hidayet üzeredir ya da dalalete düşer. Nefis hangi tarafa doğru yönlendirilse oranın tadını kazanır, kokusunu ve rengini alır. Bu bağlamda, Kur’ân'da nefsin birtakım sıfatlarından bahsedilmiştir.
Nefs-i Emmare: Kötülüğü emreden nefis, insanı isyana ve günaha sevk etmek için çabalar.
“Nefsimi temize çıkartamam, çünkü Rabbimin acıyıp koruduğu hariç, nefis aşırı şekilde kötülüğü emreder.”12
Nefs-i Levvame: Kınayan nefis; kendini hesaba çeken, uyanık, korkan ve işlediklerinden pişmanlık duyandır. Kendini iyilikte de kötülükte de kınayan nefis. Kıyamet günü nefis her durumda kendisini kınayacaktır. Kötülükte de iyilikte de elinde imkân olduğu hâlde niçin daha iyi kullanmadı diye. Daha iyisini daha güzelini neden yapmadı, çirkin olandan neden kaçınmadı diye pişmanlık duyacaktır.
“Kınayan nefse yemin ederim.”13
Nefs-i levvame, İslâmi ölçülere göre sahibini kınayan nefistir. Emrolunduğunu yerine getirmediğinde, ya da yasaklananları yaptığında, İslâmi değerler üzere yaşam sürdürmeyen sahibini eleştirip hesaba/sigaya çeken nefistir. Bu nefis ilm-i siyaset ile hikmet üzere bir strateji geliştirerek durumunu ve konumunu iyi değerlendirir. Arzularının iç yüzünü bilir. Böylece kendisini aldatmaktan kurtarır. İradesini hakikatten yana çalıştırmadığında, imtihan şuurunu zedelediğinde insan kendi nefsini kınayarak hizaya sokmalıdır. Doğruya ve güzele çağırmalıdır. Nefis iki tarafı keskin bıçak gibidir. Nefsi tezkiye etmenin de kirletmenin de sınırı yok, limitsiz. Doğru çizgisinin başlangıç noktası belli ama ulaşılacak yer belli değildir, gider de gider. Çoraptan bir ilmek kaçtığında artık onu tutamak çok kolay olmaz. İnsan eğitmenin odak noktası, nefsin tezkiye etmesini sağlayan amelleri çoğaltırken kötülüğe gitmesine sebep olacak şeyleri en aza indirmektir.
Nefs-i levvame ve tevbe bir birinin ayrılmazıdır. Hatada nefsin seni kınamıyorsa imanını gözden geçirmelisin. Günahtan aldığın zevk seni tiryakisi yaptıysa iş çığırından çıkmıştır. Bataklıktan kurtulmak için tövbe kapısı her zaman açıktır. Müslüman nefsi asla büyütmeyecek. Nefis kendisini beğenmeye başladığı andan itibaren zemin kayganlaşmıştır. Ortam âdete dikenlerle ve haşeratla dolarak kirlenmiştir. Yılan ve akrebin işi de zehirlemekten başka bir şey değildir.
Nefs-i levvame vicdandır. İnsanı helal ve temiz alanda tutup şüpheli şeylerden koruyacak bir sigortadır, bir bakıma. Çirkinliklere, yanlışlıklara karşı koruyacak bir paratonerdir.
Nefs-i Mutmainne: Huzura eren nefis. “Ey huzura kavuşmuş insan/nefis! Sen O'ndan hoşnut, O da senden hoşnut olarak Rabbine dön. (Seçkin) kullarım arasına katıl ve cennetime gir!”14
Nefs-i Radiye: “Onların Rableri katındaki mükâfatları, zeminlerinden ırmaklar akan, içinde devamlı olarak kalacakları Adn cennetleridir. Allah kendilerinden hoşnut/razı olmuş, onlar da Allah'tan hoşnut olmuşlardır. Bu söylenenler hep Rabbinden korkan (ona saygı gösterenler) içindir.”15
İnsan, nefsini güzellik ile/hüsn ile “hüsna”16 ile adeta aşılamalıdır tabiri caizse. Aşılama hem mikroplara karşı korunmak hem de daha kaliteli hale gelmek için uygulanır. İnsan, nefsin aşılanmamış şekli olan nefs-i emmare ile dünyaya gelir. Her an kötülüğü emreden bu nefis, meyve vermez, bir şeyler verse de zehir, diken vb. zararlı ürünler verir. Din gönderilmeseydi, insandan daha korkunç bir canavar olmazdı. İnsan benliği vahiyle aşılanırsa, fıtrat dengelerini kuran ve koruyan bir kul olur. Bu aşı tutarsa insan nefs-i emmareden kurtularak, nefs-i levvame sınırlarına geçer. Bu ona insanlığını hatırlatır. İnsandan başka hiçbir mahlûkta pişmanlık duygusu yoktur. İnsanlık eşittir pişmanlık demektir. Pişmanlıktan haberdar olmayan, insanlıktan da haberdar değildir. Hatanın farkında olmak, af dilemek, özür dilemek insanı nefs-i emmarenin elinden kurtaran, özgürleştiren bir imkândır. Kendisindeki eksiklik ve hataları ıslah etmekle değil de başkalarındaki başka şeylerle meşgul olanlar insanı da insaniyeti de keşfedemez. Müslüman evvela enaniyetinden/kendinden kendini kurtarmalı, nefs-i emmarenin heva ve heveslerine karşı bağımsızlığını korumalıdır. Bu konum insanı tekebbürden alıkoyar, tevazuyu öğretir. Güzel ahlâka yöneltir. Havf ve reca dengesinde yaşatır.
Nefs-i emmare, uçurumdur, çukurdur, deniz seviyesinin altıdır ki bu şartlarda insan şahsiyeti ölüdür. Nefs-i levvame deniz seviyesine çıkıp nefes almaktır. Kendine gelmek, özüne dönmektir. Fıtrattır. Daha sonra kırlara, yaylalara doğru yol alır. Böylece ufku açılır ve genişler. Gönlü inşirah dolarak, huzur ve itminana ulaşır. Takva azığıyla selâmet sahillerine doğru seyreder.
Nefis, zevk ilkesine göre işler ve hiç geciktirilmeden bütün arzularının yerine getirilmesini ister. İşin sonucu düşünmez, ahlâkî yönüyle ilgilenmez. Yaşamda nefis baskın olduğu zaman davranışı, bireyin düşüncesi değil, nefsin güdüleri, istekleri ve eğilimleri biçimlendirir.
Pozitivizm, rasyonalizm, sekülerizm, globalizm, feminizm, kapitalizm vs. her birinin bir insan tanımı vardır. İnsanın ihtiyaçlarını karşılamaktaki ve insan tarifindeki referanslarının ne olduğunu bilmek gerek.
Bu ideolojilerin hepsi aynı kaynaktan, aynı düşünceden beslenir. Bu sistemlerde her şey rahatlıkla metaya dönüşür, alınıp satılır. Kapitalist sistemde daha çok mal, daha çok imkân, daha çok eğlence, daha çok haz anlayışını insana empoze eder. Her şey paraya endekslidir, ne kadar tüketirsen o kadar değerlisin çerçevesinde bir ufuk çizer. İnsan hürdür, din ve ahlâk gibi hiçbir güç ona müdahale edemez. Günah anlayışı, lezzet almaya ve zevk duymaya engeldir, özgürlüğü kısıtlar diyerek fıtrat-ı selimin yaşam ilkelerini reddeder. Eşref-i mahlûkat olan insanı, nefs-i emmarenin elinde oyuncağa çevirerek zelil eder.
Beşeri sistemler güdüleriyle hareket eden insanı (homo economicus) yüceltir ve bu insana yönelen her türden baskı ve denetime karşı çıkar. İnsan güdüleri nefs-i emmarenin istek ve tutkularıdır. Bunlar İslâm'ın mücadele ettiği, fıtrata savaş ilan eden yıkıcı istek ve tutkulardır. Nefs-i emmare, Allah'ın (c.c.) hayatımıza koyduğu kaidelere insanın uymasına mani olmak için kumpaslar kurar. Nefs-i levvame, heva ve hevesin arka planındaki acı gerçekleri sezer ve görür. Bu tehlikelere karşı Allah'ın emir ve yasalarına sarılır.
İslâm mefkûresi; göz, kulak, el, ayak tüm azaları, duyu ve duyguları emanet sayar. Mümin malını, çocuğunu hatta bedenini emanet olarak algılar. İhtiyaç ve isteklerini sadece helal hallerde kullanır.
İslâm insanı tarif ederken hem ihtiyaçlarını hem de ona zarar verecek şeyleri ortaya koyar. İslâm insanı, adeta sürekli anne babasına muhtaç olan aciz bir bebek gibi sayar. Yanlışa düşmemesi için helal ve haram ölçüleri koyar. Ama bu iradenin yok sayılması anlamına gelmez. Fıtrat ölçeğinde teklifleri yapar, doğru ve temiz olana yönlendirir ama zorlamaz. Dünya hayatında imtihanda olan kul kendi özgür iradesiyle bilerek ve isteyerek tercihini yapar. İnsan acelecidir, acizdir, yoksuldur, muhtaçtır. Fakat Batı bunu kabul etmez, insanı supermen yapar.
“Dinde zorlama yoktur. Artık doğrulukla eğrilik birbirinden ayrılmıştır. O hâlde kim tağutu reddedip Allah'a inanırsa, kopmayan sağlam kulpa yapışmıştır. Allah işitir ve bilir.”17
“Nefse ve ona birtakım kabiliyetler verip de iyilik/takva ve kötülüklerini/fücur ilham edene yemin ederim ki, muhakkak nefsini/ruhunu kötülüklerden koruyan, temizleyen kurtuluşa erdi. Onu kötülüklerle örtüp kirleten de zarar ve ziyana uğradı.”18
Hayriye Bican
1 Secde Suresi, 9.
2 Diyanet İslâm Ansiklopedisi, C. 13, s.47.
3 Rum Suresi, 30.
4 Sahih i Buhari, “Cenaiz” 79/ Sahih i Müslim, “Kader” 22 .
5 Hicr Suresi, 29.
6 Prof. Dr. Necati KARA, Kur’ân'da Beden Dili, s.45. Bilge Yayınları, İstanbul 2004.
7 Prof. Dr. Necati KARA, Kur’ân'da Beden Dili, s.51. Bilge Yayınları, İstanbul 2004.
8 İbn i Kayyım el Cevziyye, Kitabu'r Rûh. İz Yayıncılık, İstanbul.1993.
9 İbn i Manzûr, Lisân, C.6, s.233.
10 Diyanet İslâm Ansiklopedisi, C.1, s. 342.
11 Casiye Suresi, 23.
12 Yusuf Suresi, 53.
13 Kıyamet Suresi, 2.
14 Fecr Suresi, 27 30.
15 Beyyine Suresi, 8.
16 Leyl Suresi 6; Yunus Suresi, 26.
17 Bakara Suresi, 256.
18 Leyl Suresi, 7 10.