• TOPLUMSAL VE KÜRESEL KARGAŞA VE ÇÖZÜM YOLLARI

      I Toplumsal ve küresel kargaşa, kaos, savaş, sömürü, adaletsizlik, ekonomik ve sosyal dengesizlikler, baskılar, zulümler... Dünyamızı sarmış durumda. Bunların müsebbipleri ve mağdurları, bozguncu başı Trump ve onun yavrusu Netanyahu başta olmak...

DUYURULAR

ADALET HANGİ MÜLKÜN TEMELİDİR?

adalet faruk beşer

Kur’ân-ı Kerim, devletin şekli, yönetim biçimi, idari yapılanma gibi konularda sadece dört temel prensipten söz eder. Bunlardan birincisi adalettir ve adaletin oluşmasının birinci şartı “adl”dir yani hiç kimseye yanlı ve ön yargılı davranmamaktır. İkinci şartı ise her hak sahibine hakkını tam vermektir ki bu da “kıst” kelimesiyle ifade edilir. Her ikisinin zıddı da zulümdür.

“Adl” denklik ve eşitlik demektir. Bunun için hesap günü kişinin günahlarına denk bir karşılık/ fidye vermek istemesi “adl” kelimesiyle anlatılır. Bu sebeple hukuki manada adalet taraflardan her biri ne eşit mesafede olma, yanlı davranmama demektir. “Kıst” ise anlamındaki pay ve hisseden hareketle herkese payını eksiksiz vermedir. Birinin payı aslında az olabilir, bu adalete engel değildir. Aksine burada her iki tarafa eşit verme adaletsizliktir. Kısaca davranıştaki ve kanunları uygulamadaki eşitlik adalet, hakları eksiksiz taksim etmedeki hakkaniyet ise kıst olmuş olur. Buna göre Türkçede kullanılan şekliyle adalet hem adil hem muksıt olmayı gerektirir. Kıst hakkaniyet iken fetha ile kast (kaf, sin, tı) onun zıddı olarak zulüm demektir. Onun için “muksıt”, kast'ı yani zulmü ve haksızlığı gideren demek olur ve Allah muksıtları sever. İngilizcedeki “justice” kelimesinin aslının bu “kast” kelimesi olduğu söylenir.

Adalet kavramını anlatmaya kalkıştığımızda karşımıza çok geniş bir çerçeve çıkar. Öncelik Allah'ın adl/adil olduğunun ve onun mülkünün adalet üzere kurulmuş olduğunun bilinmesi, zerreden kürreye kâinattaki adalet, insanın bedenindeki adalet, yönetimdeki, ekonomideki adalet. Hatta duygulardaki adalet gibi.

“Adalet mülkün temelidir.” sözü, adaletiyle tanınan Hz. Ömer'e nispet edilir ama izini sürerseniz sözün Kadim Mısır'a dayandığını görürsünüz. Tıpkı “Kendini bilen, Rabbini bilir.” hadisinin Sokrat'a kadar gittiği gibi. Demek ki, bunlar kadimden beri bilinen hikmetlerdir. Yönetim söz konusu olduğunda bu gerçek hep vurgulanagelmiştir.

Allah'tan başka her şey onun mülküdür ve o, mülkünün devamını adaletle sağlamaktadır. Atomdan makro-kozmosa her şey hassas bir takdir/ölçü ve düzen içinde ve tam olması gerektiği gibi çalışır. Bilindiği gibi ‘kozmos’ kaosun zıddı olarak düzen demektir. Adalet her şeyi yerli yerine koymaksa demek ki kâinatta yani mikrodan makroya, bütün varlıkta geçerli prensip adalettir, kozmostur. Aksi takdirde kaos olurdu. Kaos için bizim geleneğimizde “fesat” tabiri kullanılır. Gazali'nin dediği gibi, var olanın bundan daha güzel var olması mümkün değildir. O hâlde varlığın varlık olmasında ve bu düzen içerisinde sürmesinde geçerli kanun adalettir. Fezadaki milyarlarca dünya yerli yerine öyle hassas ölçülerle konmuştur ve öyle hassas ölçülerle hareket etmektedir ki, birisi yerinden bir santim oynasa adalet/kosmos bozulur ve varlık darmadağın olur, fesat oluşur.

“O, yedi semayı birbiriyle öyle uyumlu yaratmıştır ki, Rahman'ın yarattığında hiçbir uyumsuzluk göremezsin. Çevir gözünü bak, bir kusur görebilir misin? Sonra gözünü tekrar tekrar çevir, o göz yorgun argın sana dönecektir.” (Mülk, 3-4)

“Ne yücedir senin Rabbin ki, yaratıp biçim ve düzen veren, her şeyi ölçülü kılıp yoluna koyan o.” (A‘la, 2-3). “Seni yaratan, her şeyini mütenasip kılan böylece sende adalet/denge yaratan o.” (İnfitar, 7)

Demek ki, sadece kâinatta değil, insan bedeninde hâkim olan düzen de adalettir. Her bir organın hatta her bir hücrenin görevi hassas takdir ve ölçülerle belirlenmiş ve kendiliğinden yürür hale getirilmiştir. Eğer burada da bir fesat, çürüme ve bozulma varsa bunu da insanın kendisi yapmaktadır. Yani insan kendi varlığındaki düzeni ve adaleti de bozabilir, kendi kendisinin zalimi olabilir.

Mevlana “Eğer bir zerreyi/atomu yerinden alırsanız bütün dünya yıkılabilir.” der.

İşte “Adalet mülkün temelidir.” sözünü öncelikle bu çerçevede anlamak gerekir. Bu aynı zamanda şu anlama gelir: Kozmostaki küçük bir kaos koskoca kainatın fesadına yani adaletin bozulmasına sebep oluyorsa insana bırakılan alanlarda ve yönetimlerde de adaletsizliğin olması dağılmaya, çürümeye ve adaletin zıddı olan zulme sebep olur. Zulüm kaostur ve zulmü yapan insanların kendileridir. “Allah insanlara zerre kadar zulmetmez fakat insanlar kendi kendilerine zulmederler.”

Adaletin hukuki, ahlâki, siyasi, felsefi pek çok yönü vardır; o evrensel bir değerdir. Olmasa da olur diyen bir akıllı çıkmaz. O hâlde adalet duygusu fıtridir yani ilahidir. Ahlâkın evrensel değerleri de böyledir. Sözünde durmanın ahlâki bir değer olduğunu kabul etmeyen bir millet yoktur. O hâlde bunlar insanın hamuruna yaradılıştan konmuş değerlerdir. Ve adalet deyince herkes ondan bir şeyler anlar. Ama sıra adaletin gerçekleştirilmesine gelince görüşler ve uygulamalar değişir. O hâlde bunun temel esasları da o değeri insanın içine koyandan alınması, ondan öğrenilmesi gerekir.

Felsefi anlamda Aristo, insandaki bütün yeteneklerin en makul çizgide kullanılmasını “adalet” olarak açıklar. Akıl, öfke ve şehvet insandaki en temel güçler ve güdülerdir. Bunların her birinin ifrat ve tefrit olarak iki aşırı ucu vardır ve adalet işte bu aşırı uçların orta noktalarını birleştiren çizgidir, der.

İslâm düşünürleri de bunu ondan alıp açarlar ve şöyle anlatırlar:

Aklın iki aşırı ucundan biri hilekârlığa varan kurnazlık ve ileri zekâdır ki, buna “cerbeze” denir. Cerbeze, şeytanlığa varan bir doğruyu yanlış, yanlışı doğru gösterme becerisidir. Aklın diğer aşırı ucu, kârını ve zararını dahi bilemeyecek kadar anlayışsız, ahmak ve ebleh olmaktır. Bu iki aşırı ucun ortası “hikmet”tir yani eşyanın hakikatini olduğu gibi görebilmektir. Adalet çizgisinin bir parçası budur.

İnsanın kendini ve değerlerini koruması ve savunması için onun fıtratına, mayasına konan öfke/ gazap yeteneğinin de böyle iki aşırı ucu vardır. Eksik aşırı ucu ödlekliktir, ödlek insan hiç korkulmayacak şeylerden bile korkar, hiçbir değeri ve hakikati koruyup savunamaz. İleri aşırı ucu, korkulacak şeylerden bile korkmamaktır. Tabii olarak bu, Allah'tan da korkmamayı sonuç verdiği için çok tehlikeli bir aşırılıktır. Adaletin en büyük tahripçisi ve her türlü zulüm ve işkencenin, haksızlıkların sebebi budur. Ortası ise cesarettir. Bu çizgideki insan Allah'ın ona bahşettiği değerleri korumak için gerekirse canını bile vermekten çekinmez ama kimsenin hukukuna tecavüz etmez, haksız yere kimse ondan korkmaz, o ise karıncayı dahi öldürmekten korkar. Cesaret olmadan ayakta durmak mümkün olmadığı gibi, adaletin tesisi de mümkün değildir.

İnsandaki şehvet gücü sadece cinsel şehveti değil, her türlü yeme içme arzusunu da anlatır. Türkçemizdeki iştah/iştiha kelimesi de bu köktendir. Bunun da iki aşırı ucu ve bir de ortası vardır. Fazlası insanın helal haram, ar namus, hayâ gibi hiçbir insani erdem dinlemeden iştahı çektiği, nefsinin arzuladığı her şeye hayvanlar gibi saldırmasıdır ki, buna “fücur” yani perdeyi yırtma, edepsizlik, hayâsızlık denir. Eksik derecesi ise insanın dünya nimetlerine karşı hiçbir arzu duymaması, helalinden bile nasiplenemeyecek kadar sönük olması hâlidir. Bu ikisinin ortası ise iffettir ki, nimetlerden helal çerçevede ve insan onuruna yaraşacak şekilde yararlanmak ve aşırılığa gitmekten utanıp kaçmaktır. Onun için hem cinsel arzuların orta çizgisi hem de midevi arzuların orta çizgisi iffet diye anlatılır. Adaletin temellerinden biri de budur.

Bunlara bu üç yeteneğin yan dallarını da ekleyebiliriz ama neticede hepsi de bu üç ana yeteneğe dayanır. Üzüntü, sevinç, hasetlik gibi duygular ya da güçler de böyledir.

Bu fıtri adaleti kabul etmeyen bir akıllı çıkmaz. Çünkü bu ontolojik yani insanın varoluşuyla alakalı bir meseledir. O varsa insan da vardır. Mesele bundan sonrasıdır, zor olan da budur. Bu güçlerin makul ve makbul orta çizgisini kim belirleyecektir? Belirledikten sonra insanları bu çizgide durmaya zorlayacak güç nedir? İdari, siyasi, ekonomik ve sosyal adaleti nasıl sağlayacağız? Zor olan budur ve bu noktada insanda hep bu güçlerin işte o aşırı uçları devreye girer. Salt insan aklı adaleti nereye kadar sağlayabilir?

İslâm ümmeti Allah tarafından vasat bir ümmet olarak tanımlanmıştır. Vasat olma ifrat ve tefrit gibi iki aşırı ucun da bulunuyor olmasını gerektirir. Hemen bütün eylem ve düşüncelerin aşırı iki ucu yani ifratı ve tefriti bulunursa orta çizgi yani adalet de bulunmuş olur. Bendeniz Arşimet'in kaldıraç örneğinden ödünç alarak şöyle demiştim: “Siz bana herhangi bir düşüncenin iki karşıt ucunu gösterin, ben de size bu konuda İslâmi olanı yani adaleti söyleyeyim. Çünkü o tam orta çizgide olacaktır.

Adalet, Hak, Zulüm ve Cevr

Türkçede “adl” kelimesinden yapma mastar olarak sadece “adalet”i kullanırız ama Kur’ân-ı Kerim kavramı olarak “adl”in yanında “kıst” ve zulmün yanında da “cevr” de vardır.

“Adl”, Allah'ın bir ismi ve dininin de temel umdelerinden biri olduğu için Mutezile adaleti kendi kelami düşüncesinin beş temel esasından biri yapmıştır.

Sünni âlimler ise Allah'ın “Adl” sıfatını, onun her varlığa layık olduğu imkân ve yetenekleri vermesi anlamına gelen “inayet” kavramıyla açıklarlar.

Geniş anlamıyla adaletin zıddı ise zulüm ya da “cevr”dir. Zulüm ile karanlık anlamındaki zulmet aynı köktendir. Yani zulüm hakları örtmekle ya da insanı karanlığa gömmekle zulmet olmuş olur.

Daha özel manada tabiat ya da bedendeki dengeyi bozma anlamındaki haksızlık ve zulüm, “fesat” diye isimlendirilir. İnsanlar arasındaki hukuka riayetsizlik ise zulümdür. Zulüm bazen çok ileri gider, şirk ve küfür hâline gelir. Onun için Kur’ân-ı Kerim şirke “en büyük zulüm” der. Bu sebeple Allah kendi indirdiği hükümleri uygulamayanların fasık, zalim ya da kâfir olacağını bildirir. (Maide, 44, 45, 47.) Bunu muhtemelen şöyle de anlayabiliriz: Kişinin kendine haksızlığı fasıklık, insanlara haksızlığı zulüm, Allah'a haksızlığı ise küfürdür.

Adalet deyince akla gelen bir diğer ve de en önemli kavram da haktır. Hak; doğru, sabit, hakikat, pay gibi anlamlara gelir. Allah'ın bizatihi kendisi de Hak'tır.

Adaleti gerçekleştirebilmek için herkesin hakkını, yani sahip olduğu payı ya da değeri ona eksiksiz verebilmemiz, bunun için de kimin ne kadar hakkının olduğunu bilmemiz gerekir.

Peki, hakkı kim belirleyecektir? Özgül iradeler mi, toplum mu, hukukçular mı? Alev Alatlı'nın dedi ği gibi, “Her yasa adaleti sağlamaz. Her yasal hak da helal değildir.” Onun için adalet bir bakıma da sadece hak edileni almaktır.

Adalet Tek Boyutlu Değildir

Bizim için önemli olan bir de dinde adalet vardır. Çünkü din ancak adil olanlardan alınır. Dindeki adalet en azından farzları yapmak ve büyük günahlardan kaçınmakla oluşur. Mesela zaman zaman da olsa yalan söyleyen birisi adil sayılmaz ve onun rivayetine itibar edilmez.

İslâm'a göre yargıda da şahitlerin çoğu zaman adil olması gerekir. Adil olmayan şahitlerin şahitliği kabul edilmez. Bu da işin ahlâki boyutudur ve bizim hukukumuzu diğerlerinden ayırır. Bunları bilen insanlar halk arasında ahlâklı tanınmak ve prim yapmak zorunda kalırlar.

Şimdi “Hakkı kim belirleyecek?” sorusuna, “Adalet nasıl gerçekleştirilebilir?” sorusunu da eklemeliyiz.
Bizce ahlâkı ihmal eden bir hukuk, adaleti gerçekleştiremez. Ahlâk da Hâlik'tan bağımsız, sadece vicdanın oluşturacağı değerler değildir. Herkesin hakkını vermek iki şekilde olur:

1. Hukuki yaptırımla. Bu, işin hukuki ve dünyevi boyutudur.

2. Hak yemekten korkmakla. Bu da işin ahlâki ve imani boyutudur.

Her cuma günü hatipten ve çoğu zaman da düşünmeden dinlediğimiz: “Allah adaleti, ihsanı, akrabaya vermeyi emrediyor.” (Nahl, 90) ayeti, geniş bir adaletten söz eder.

İhsan da adaletin bir ucudur çünkü ihsan, görevini Allah'ı görüyor gibi en güzel şekilde yapmaktır. Buna adaleti sağlamak için ihsan ile davranmak gerekir de diyebiliriz. Bu da adaletin ahlâki boyutudur.

Dünyaperestlik, kendinden olanı kayırma, rüşvet, iltimas ve ırkçılık gibi kötü huylar adaletin en büyük düşmanıdır. Adaletin olmadığı yerde ise zulüm vardır. Küfür devam eder ama zulüm devam etmez.

Prof. Dr. Faruk Beşer

tefsir dersi 2020

whatsapp takip edin

Yazanlarımız