EĞİTİM SİSTEMİMİZİN ÇIKMAZLARI

egitim sistemimizin cikmaz sokaklari

Hindu-Müslüman çatışmasının en yoğun yaşandığı dönemde “pasif direniş”in sembol ismi Mahatma Gandhi'ye Hintli bir Müslüman “Hindular benim oğlumu katlettiler, ben ne yapayım?” diyerek dert yanar. Gandi'nin cevabı dikkat çekicidir: “Sen de yetim bir Hintli çocuk bul ve onu yaşat.”

90'lı yılların başında Ankara'da düzenlenen bir uluslararası sempozyumda sosyolog bir profesörün “düşmanın yaptığının karşıtını değil çelişiğini yapmak” şeklinde özetlediği tezini desteklemek babından aktardığı bu anekdotu esas alan bir tebliğ sunduğunu hatırlıyorum.

Osmanlı'da devşirme sistemi, özellikle fethedilen topraklardaki gayrimüslim ahalinin fakir ailelerinden alınan zeki çocukların, sıkı bir eğitimden geçirilerek devletin üst düzey idari ve askerî kadrolarında yönetici olarak görev almalarının sağlanması şeklinde cereyan ediyordu. Sisteminin sağladığı pek çok maslahatın yanında özellikle nitelikli beyin gücünün devletin merkezi İstanbul'da yoğunlaşmasını ve bu gücün devletin âlî menfaatleri için sevk ve idare edilmesini sağlayan nevi şahsına münhasır bir uygulama olması açısından dikkat çekicidir. Osmanlı coğrafyasının beşerî kaynaklarının keşfedilerek değerlendirilmesi ve bu kaynağın yine bu topraklar için kullanılması; devşirme siteminin amacını ortaya koyan en yalın ifadedir. Öte yandan pek çok yerli yersiz eleştiriye tâbi tutulan devşirme sisteminin en ayırt edici özelliği; beyin göçünden ziyade beyin gücünün Osmanlı coğrafyasının payitahtında yoğunlaştırılarak yetiştirilmesi ve ihtiyaç duyulan makam, mevki ve mıntıkada değerlendirilmesi şeklinde gerçekleşmesidir. Yani kabiliyetli vatan evlatlarının yine kendi coğrafyasında kalarak vatandaşı olduğu devlete ve topraklara hizmet etmesidir. Nitekim Enderun'da yetişen devşirmelerden 60'ı sadrazam olarak görev yapmış; ilki Sultan Fatih'in sadrazamı Şehit Mahmut Paşa olmak üzere Sokullu Mehmet Paşa, Köprülü Mehmet Paşa, Damat İbrahim Paşa, Rüstem Paşa, Sinan Paşa gibi pek çok meşhur devlet adamları kendi yaşadıkları coğrafyaya ve tebaası oldukları devlete önemli hizmetlerde bulunmuşlardır. Osmanlı'da zeki ve yetenekli çocuklar bürokrat olarak yetiştirilmek üzere Enderun Mektebine alınırken ayrıca güçlü ve kuvvetli olanlar ise askeriyeye alınırlardı. Muhteşem eserleriyle tüm dünyada asırlardır hayranlık uyandıran Mimar Sinan da yeniçeri olarak yetiştirilmek üzere Acemi Oğlanlar Ocağı'na alınan devşirmelerin en meşhurudur.

İlk defa Sultan Fatih Dönemi'nde sistemleştirilerek benimsenen devşirme uygulamasıyla devletin merkezî gücü tahkim edilmiş, taşranın ve özellikle gayrimüslim tebaanın devlete bağlılığının ve sadakatinin artırılması amaçlanmış, böylece genel olarak Osmanlı coğrafyasının beşerî kaynağından, özel olarak ise beyin gücünden azami düzeyde yararlanılması hedeflenmiştir. Osmanlı İmparatorluğunun coğrafî sınırları içerisinde bir nevi kapalı devre gerçekleştirilen devşirme sistemi, 19. yüzyıldan itibaren emperyalist Batı tarafından kendi toprakları dışındaki beşerî kaynakları ya da beyin gücünü kendi çıkarlarına ve sınırsız ihtiraslarına yarayacak şekilde sömürmek amacıyla kullanılmıştır. Batı, hâlen devam ettirmekte olduğu bu gayriinsanî zihin sömürüsü faaliyetlerini “beyin göçü” tabiriyle kamufle etmeye ve masum göstermeye çalışmakta, ayrıca “bilimsel imkânları insanlığın hizmetine sunduğu” yalanıyla da göz boyamaya çalışmaktadır.

19. yüzyılda Batı'nın zihinsel sömürüyü en sinsi uyguladığı coğrafya Osmanlı toprakları olmuş; Tanzimat'la birlikte modernleşme faaliyetlerine hız verilerek azınlıklara ve yabancılara mektep açma izni verilmesi üzerine Osmanlı toprakları Batılı devletlerin zihinsel işgal için at koşturdukları arenaya dönüşmüştür. Bu dönemde İngiliz, Alman, Fransız, Amerikan, İtalyan, Rus ve Avusturya devletleri tarafından başta İstanbul olmak üzere Anadolu'nun önemli yerleşim merkezlerinde anaokulundan liseye kadar her düzeyde pek çok eğitim kurumu açılmış; bu kurumlar misyonerlik faaliyetlerine meşruiyet kazandırmanın yanında Osmanlı coğrafyasının beşerî kaynaklarını devşirme vasıtası olmuşlardır. Batı'nın, zeki ve üstün yetenekli çocukların eğitimiyle başlattığı bu zihinsel sömürü faaliyetleri, ilerleyen aşamada topyekûn bir milletin kültürel ölçekteki sömürüsüne kapı aralamıştır.

Batı'nın sömürmeyi planladığı coğrafyalarda şirin görünmek suretiyle gerçekleştirmiş olduğu en etkili emperyalist yaklaşım şüphesiz kültürel olanıdır. Kültürel emperyalizmin failleri, pirincin içerisindeki beyaz taş misali kendini gizler; varlığını hissettirmez, suret-i haktan görünerek yardımseverlik maskesiyle sömürülecek coğrafyalara nüfuz eder ve bir süre sonra toplumun iyilik meleği ve kurtarıcısı hâline dönüşür. Kültürel alandaki bu sömürgeci niyet toplum tarafından fark edilmeye ve tepki görmeye başladığı anda ise süreç tamamlanmış ve yetiştirilen mankurtlar görevi devralmış olur. Artık yola, zihinsel işgali tekemmül etmiş olan yerli işbirlikçilerle devam edilecektir. Bu yöntem tepki çekmeyen en masrafsız, en verimli ve en yaygın yöntem olarak post modern sömürgeciler tarafından benimsenmektedir.

Kültür emperyalizminin en netameli ayağını ise yurt dışı eğitim oluşturmaktadır ki bu tam manasıyla nitelikli insan kaynaklarını gönüllü olarak devşirme tezgâhına sürmek anlamına gelmektedir. Nitekim 3 Kasım 1839 tarihinde ilan edilen Tanzimat Fermanı'nın akabinde başta Fransa olmak üzere Avrupa'nın değişik ülkelerine gönderilen öğrencilerin tahsillerini tamamlayıp yurda döndüklerinde, batılılaşmanın en hararetli savunucuları ve öncüleri oldukları bilinmektedir. Devletin ve milletin onca çaba ve masrafına rağmen bir kısım öğrencinin memleketlerine dönmeyerek Avrupa'da yaşamayı tercih etmeleri, yurt dışı eğitimin sömürgeci yanını en bariz şekilde ortaya koymaktadır. Cumhuriyet Türkiye'sinde de durum aynı olmuştur. İşgalci ve sömürgeci Batılılara karşı başlatılan İstiklal Harbi'yle vatan toprakları düşmana teslim edilmezken birkaç yıl sonra başta Amerikalı ünlü filozof ve eğitim kuramcısı John Dewey (1859-1952) olmak üzere Türk eğitim sisteminin Batılı uzmanların eline teslim edilmesi, zihinsel işgali tamamlanmış Batıcı yerel işbirlikçiler tarafından gerçekleştirilmiştir.

Toprakların işgal ve sömürülmesinden daha tehlikeli olanı, zihinlerin işgal edilerek sömürülmesidir. İşgal edilen topraklar bir süre sonra sahipleri tarafından kurtarılabilir, ancak işgal edilmiş zihinler ve gönüller işgalcilerin emelleri doğrultusunda ihanete devam ederler. Nitekim 20. yüzyılın ilk çeyreğinde sömürgeci Batılı devletler tarafından işgal edilmiş olan Anadolu toprakları kısa bir süre sonra asıl sahipleri tarafından işgalcilerden temizlenmiş, ancak Batı tarafından devşirilmek suretiyle zihinleri işgale uğramış olan Batıcıların, devlet yönetiminde söz sahibi olmaları toprak işgalinden daha tehlikeli bir sürecin yaşanmasına yol açmıştır. Görünen o ki Batı'nın kültürel ve zihinsel kodlarını içselleştirerek sahiplenen ve böylece kendi kök değerlerine yabancılaşan; zihni ve gönlü işgale uğramış elitist zümrenin, bütün alanlarda olduğu gibi millî eğitim alanında da çözüm üretmeleri mümkün olamamıştır. Bu zümrenin altı asırlık Osmanlı tecrübesine ve on beş asırlık İslâm medeniyetine sırt çevirerek “celladına âşık olmak” diye tanımlanan Stockholm Sendromu'na yakalanmış olmaları nedeniyle de millî eğitimde mesafe alınamamış, aksine geriye gidiş yaşanmıştır.

Millî eğitimde her defasında girdiğimiz yolların sarp ve çıkmaz sokaklara dayanması, stratejinin doğru belirlenememesinden kaynaklanmaktadır. Diğer bir ifadeyle sağlam bir zemin seçimi yapılamaması nedeniyle inşa edilen yapı her defasında bel vermekte, maruz kalınan ufak zelzeleler ise telafisi güç hasarlara yol açmaktadır. Bunun en somut örneğini yabancı dille eğitimde görmekteyiz. Kültür emperyalizminin en etkin aracı olan yabancı dille eğitime gösterilen rağbet nedeniyle bu okullara Anadolu'nun en zeki ve çalışkan çocukları yönlendirilmektedir. Yabancı dille eğitim verilen okullarda okuyan öğrenciler, bir sonraki aşamada değişim programı çerçevesinde yurt dışına gönderilmekte, mezuniyetin ardından en başarılı öğrenciler yükseköğrenim için yurt dışına uğurlanmaktadır.

2013 yılında Türkiye'deki ortaöğretim düzeyindeki dokuz Fransız okuluna “Fransız dilini ve kültürünü en mükemmel şekilde öğretip ayrıcalıklı karakterleriyle iz bıraktıkları için” üstün eğitim ödülü verilmiş olması ve bugüne kadar dünyada yirmi dört okula verilen bu ödülün Amerika'dan sonra on ödülle en çok Türkiye'ye verilmiş olması düşündürücüdür. Türkiye Cumhuriyeti topraklarında Millî Eğitim Temel Kanunu'na göre eğitim vermesi gereken bir okulun Fransız dili ve kültürünü en mükemmel şekilde öğrettiği gerekçesiyle ödüllendirilmiş olması en zeki çocuklarımızın devşirildiğinin en bariz ve somut göstergesidir. Tanzimat'la birlikte açılan mekteplerden Galatasaray Sultanisi hâlen Fransa ile imzalanan milletlerarası bir antlaşmayla Fransızca eğitim veren en gözde liselerden olup bahse konu ödüle layık görülen eğitim kurumlarımızın başında gelmektedir. Yine İstanbul Erkek Lisesi de Almanya ile yapılan anlaşma gereği Almanca eğitim veren ve ülkemizin en başarılı öğrencilerinin tercih ettiği okullarımızdandır.

Bu okullarımızdan mezun olan gençlerimizin büyük bir kısmının imzalanmış protokoller çerçevesinde yükseköğrenim için yurt dışına gönderilmeleri, ülkemizin beyin gücünün devlet eliyle ve bilinçli bir şekilde gözden çıkarılması anlamına gelmektedir. Böylece Mevlana'nın pergel metaforunda belirtildiği üzere bir ayağını kendi medeniyet havzasına sabitleyen ve diğer ayağıyla ülkesine ve insanlığa katkı sağlayacak her türlü çabaya ulaşmak için dünyaları dolaşan bir nesil yetiştirmek yerine Batı'yı merkeze alan ve Batı'ya sabitlenen bir neslin yetişmesine çanak tutulmaktadır.

Bu neslin Batı'nın hedeflerine hizmet etmekten başka bir amaç taşımayacağı açıktır. Nurettin Topçu, Oktay Sinanoğlu, Fuat Sezgin ve Aziz Sancar gibi az sayıda ilim adamının ülkemize sağladığı değerli katkılar, kendi özlerine yabancılaşmadan kalabilmeleri nedeniyle mümkün olabilmiştir. Daha ilköğretim çağlarındayken bahse konu eğitim kurumlarına girebilmek için gece gündüz demeden çalışan çocuklarımızın en başarılı ve en zeki olanlarının yurt dışı eğitim hayaliyle yanıp tutuşmaları hazin bir durumdur. Daha da hazin olanı ülkemizin en güzide liselerini kazanan bu öğrencilerin, yabancı dille eğitim gördükleri derslere giren yabancı öğretmenlerin gözüne girebilmek için sergiledikleri yoğun çabadır. İmzalanmış protokol gereği öğrenciler için yurt dışı eğitime devam etmek, yabancı öğretmenlerin onayına tabi tutulmuş, böylece öğrenciler nezdinde Türk öğretmenlerin itibarı da berhava edilmiştir. Okul idarelerinin de bu itibar kaybından etkilendiği ve paylarına düşeni aldıkları müşahede edilmektedir.

Halk arasında eğitim müfredatını belirlemek üzere gizli çalışmalar yaptığı iddiası dolaşan Fulbright Eğitim Komisyonu, aslında “Türk ve Amerikan halkları arasında eğitim ve kültürel değişim yoluyla” karşılıklı burslu öğrenci değişim programını yürüten bir organizasyondur. Daha açık bir ifadeyle bu komisyon zeki ve kabiliyetli Türk gençlerinin zihinsel devşirme sürecini gerçekleştirme faaliyetini yürütmektedir. Kültürleri farklı olan her iki milletin, farklı medeniyetlere mensubiyetleri nedeniyle mezkûr “değişim programından” sadece baskın ve ceberut olan medeniyetin kârlı çıkacağı açıktır. Aynı medeniyete mensup farklı kültürler arasında uygulanması hâlinde gayet makul ve faydalı olabilecek bu tür değişim programlarının, “kültürlerarası” maskesiyle kamufle edildiği, arka planında medeniyetler arası zihinsel sömürü/devşirme niyetinin yattığı gayet açıktır.

Netice itibarıyla Tanzimat'tan bu yana binlerce gencin eğitim almak üzere yurt dışına gönderilmesi nedeniyle oluşan beyin göçünün ya da yitirilen beyin gücünün ülkeye verdiği kayıp başka hiçbir kayıpla ölçülemeyecek kadar büyüktür. Gandi'nin Müslüman Hintliye verdiği cevabın ardında insani bir bakış açısının yattığı açıktır. Batı'nın asırlardır gerçekleştirmiş olduğu kültürel sömürgeciliğe; karşıt faaliyetlerle cevap vermek Batı'nın işlediği insanlık suçuna ortak olmak anlamına gelmektedir. İslâm medeniyetinde böyle bir yaklaşıma rastlamak ya da cevaz bulmak mümkün değildir. Bir taraftan ülke coğrafyamızın insan kaynaklarına sahip çıkarken diğer taraftan Batı'nın kültürel sömürüsüne maruz kalmış olan İslâm coğrafyasında ve diğer coğrafyalardaki insan kaynaklarının yetişmesine katkı sağlayacak projeler üretmeliyiz. Ancak bunun, Batı'nın yaptığının aksine; yetiştirilen her bir ferdin yine kendi ülkesine dönerek memleketine hizmet etmesi şartıyla yapılması gerekmektedir.

Son yıllarda, ülkemizde çok kültürlü eğitimin güzel örneklerine tanık olmak memnuniyet vericidir. Uluslararası statüdeki bir imam hatip lisesinde 2017-2018 eğitim-öğretim yılı sonunda düzenlenen “TÜBİTAK 4006 Bilim Fuarı”nda Uganda uyruklu bir öğrencinin, grup arkadaşlarıyla hazırlamış oldukları proje sunumuna: “Bu projeyi, bizim Türk ordumuzun deniz kuvvetleri filosunda söndürme aracı olarak kullanılması amacıyla tasarladık,” şeklinde başlaması, dört yıllık lise eğitiminin üçüncü yılında Ugandalı bir öğrencide oluşan aidiyet bilincini göstermesi açısından dikkat çekmektedir. Binlerce kilometre uzaklıktaki Kara Kıta Afrika'dan eğitim görmek için Türkiye'ye gelmiş bir yabancı öğrenci, bir taraftan Türk ordusu için “bizim ordumuz” nitelemesinde bulunurken bir taraftan da mezun olup üniversite eğitimini tamamladıktan sonra ülkesine döneceğini ve memleketine hizmet edeceğini büyük bir heyecanla dile getiriyordu. Kültürler farklı olsa da aynı medeniyet havzasının çocuğu olan Ugandalı bu öğrenci gibi İslâm coğrafyasının farklı bölgelerinden Türkiye'ye gelen binlerce gencin kendi kültür ve medeniyetine yabancılaşmadan yetişmesini sağlamak, sadece İslâm coğrafyası adına değil, tüm insanlık adına mühim bir vazife sayılmalıdır.

Hasan Yıldız

Dr., Eğitimci-Yazar

e-posta: Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

tefsir dersi 2020

Yazanlarımız