
Batı dünyası, Rönesans ile birlikte yeni bir düşünce ve anlayış içine girerek, tüm manevî ve ahlâkî değerleri bir kenara iterek, kendi aklını ve ihtiraslarını gerçekleştirecek bir dünya anlayışı ortaya koymuştur. Ama bu durum, Batı toplumlarında insanın daha mutlu olmasına değil, sıkıntılı ve dengesiz bir yönelişine yol açmıştır.
Batı'nın ruhi bunalımının varlığı, uzun süren tatminsizliklerin bir sonucu olarak ortaya çıktı. Kriz, Rönesans'ın metafizik, yani dinî bir temele sahip olmayışındandır. S. Nakip el-Attas'a göre “yeniden doğmak” manasına gelen Rönesans, ideal bir toplum içindeki insanı maddileştirme ve sekülerleştirme gayretiyle tarif edilir. Kilise ve Hristiyanlığın reddedilmesinden sonra, Avrupalı entelektüellerin eski Yunan ve Roma'nın inanç ve kültürüne dönüşleri başlamıştır.
Rönesans Dönemi'nin önder şahsiyetlerinden Makyavelli, modern totaliter devleti ve halk üzerinde kayıtsız şartsız hâkimiyet anlayışının sembolüydü. Ona göre akıllı bir hükümdar, yeri geldiğinde inancını terk edebilir ve hatta halkına yalan bile söyleyebilir. Makyavelli, aslında Batı insanı ve toplumunun karakterine uygun bir model geliştirmişti. Fakat bu modelin başka kültür ve sosyal yapılarda geçerli olabilme imkânı yoktu.
Evrensellik, insan davranışının keşfedilebilecek ve doğrulanabilecek şekilde her zaman ve mekâna uygulanabilecek genel kanun, evrensel bir medeniyet olarak Batı medeniyeti tarafından dünyaya sunulmuştur. Kendi kendini yücelten Batı medeniyetini ciddi bir şekilde kritik etmek ve onu model alan toplumların bu medeniyetin kendilerine ne tür sıkıntı ve problemler getirdiğini bilmeleri gerekiyor. Bu hem Batı'nın yerini belirlemek ve hem de diğer medeniyetlerin rollerini ortaya koymak için gerekli bir tutumdur.
Davutoğlu'na göre geçmiş medeniyetlerin hepsi, ahlâkî kriterlerle denetim altındaydı. Bunun en canlı örneği, İslâm medeniyetidir. Mekanizmalar, değer üretmezdi. Ama Batı'da pazar ekonomisi değer üretmişti. Tüm eski medeniyetler, birbirleri ile bir aşı oluşturarak değişimlerini sağlamışlardır. Batı ise tüm alternatif medeniyetleri ortadan kaldırma çabasına girmiştir.
Batı'nın Rönesans'ı, insan-toplum ve evren ilişkisinde, insan zihniyeti ile çerçevelenmiş tek boyutlu bir dünyaya sahiptir. Rönesans'ın tanrı merkezli bir evren tasavvurunu kaldırıp insan kaynaklı bir evren tasavvuru koyması, insan aklının tanrıya başkaldırmasının sonucuydu. Rönesans, doğrudan Yunan uygarlığını diriltmek ve onu Orta Çağ düşüncesinin karşısına bir alternatif olarak koyma hareketiydi.
Aydınlanma, Batı'nın dinin ve geleneklerin etkisinden kurtularak kurduğu yeni bir dönemin adıdır. Batı, Aydınlanma Çağı'nda, birçok insani değerden uzak bir yaşayış sistemi içine girmişti. Dolayısıyla toplumsal yapı, bilinmezler ve problemler ile yüz yüze geliyordu.
Bilgi, her türlü geleneksel ve ilahi kaynaklardan arınmış, faydacı ve ideolojik temeller üzerine oturmuştur. Kartezyen (din dışı) devrim, madde ve ruh arasında bir ikilik doğurmuştur. Modern ilim; sosyal ve politik faaliyet ve Aydınlanma düşüncesinden etkilendi ve bunu sağlayan en önemli faktör, Sanayi Devrimi idi.
İlim adamları, bugün sistemlerin denge durumlarından uzaklaştıklarını ve bu durumda da doğrusallığın yerine, çatallaşma aldığını söylemektedirler. Hâlbuki Batılı teorisyenler, kendi kurguladıkları doğrusal bir gelişme şeması ortaya koymuş ve toplumsal gelişimin bu doğrultuda gerçekleşeceğini söylemişlerdi. Çatallaşma, basit olarak kritik bir değer için denklemlerin yeni bir çözümü ortaya çıkmasına imkân vermektedir.
Wallerstein'e göre 16. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar devam eden Avrupa genişlemesi tersine çevrilmiştir. Şimdi, üçüncü dünyanın siyasî yükselişi ve dünya sisteminin kültürel sömürgecilikten çıkışını yaşamaktayız. Pitirim Sorokin ise “17, 18 ve 19. yüzyılda evrim çizgisini belirleyen ilerleme ve gelişme konusunda ‘sabit yorumlar’ hâkimdi fakat şimdi bu Evrim Teorisi konusunda tereddütler bulunmaktadır.” demektedir.
Dolayısıyla dünyanın geleceğine yönelik Batı tasarımları ve kurguları, artık tartışılmakta ve Batı'nın kendini önceleyerek ve kendine uygun bir gelecek portresi çizerek oluşturduğu teoriler, genel geçer kanunlar olmaktan çıkmış ve geçerliliğini kaybetmiştir. Müslüman aydınlar, medeniyetlerini kendi sosyal gerçeklikleri üzerinden yeniden değerlendirmek ve sosyal gelişme çizgisini kendilerine göre belirlemek zorundadırlar.
Sami Şener