II. ABDULHAMİD DÖNEMİ ve KÜRTLER

Güngören Kültür Merkezimizde Kürt meselesinin daha iyi anlaşılabilmesi için “II. Abdulhamid Dönemi ve Kürtler” başlığı altında bir konferans düzenlenerek gerek vakıf, gerekse çevre halkının bilgilendirilmesi amaçlanmış, bu ve benzeri konulardaki araştırmaları ile tanınan Müfit YÜKSEL beyefendi davet edilmiştir.

 Kendisi sosyolog aynı zamanda araştırmacı yazar olan Yüksel’in bu konudaki yaklaşık iki saat süren ve çok aydınlatıcı konferansını şu şekilde özetleyebiliriz;

“II. ABDULHAMİD DÖNEMİ VE KÜRTLER"

Ülkemizde yaşadığımız coğrafyada son derece önemli sorunların cereyan ettiği, önemli değişimlerin yaşanmasının açıkça doğum sancılarının çekildiği ve sıkıntılı bir süreç içerisine girdiğimiz bir dönemde yaşıyoruz. Bu nedenle birçok sorunla karşı karşıya olduğumuzu bu coğrafyamızda, sadece Anadolu’da değil, ortadoğudaki sıkıntıda ,bir Filistin olsun,balkanlardaki sorunlar olsun,Kafkaslardaki sorunlar olsun gerekse en önemli sorun olan en yakın içimizde olan kürt sorunu olsun, bu sorunlar bugün maalesef kendini dayatmış durumda. Bu sorunlar ciddi olarak ilerde felaketlere yol açabilecek nitelikler barındırmaktadır.

…………..

Kürtler ilk önce Hz. Ömer dönemindeki fetihlerle birlikte İslamla tanıştı. Çünkü Mezopotamya bölgesi, Irak bölgesine en yakın bölge idi. Irak ve İran Hz. Ömer döneminde fethedilmesinden sonra, hatta Hz. Ömer döneminin sonlarında ilk İslam savaşçı öncülerinin, ta Bitlis’e , muş ovasına kadar ilerlemeleri sonucunda o bölge bir şekilde Müslümanlıkla tanışmaya başladı. Emeviler döneminin sonuna gelindiğinde ise o bölgede kürt nüfusun Müslümanlaşma süreci tamamlanmıştı. Ama asıl şekillenme, Kürtlerin asıl İslami yapısı, Abbasiler döneminde şekillendi.

…………..

Abbasilerin zayıflaması sonucu İslam beldelerinde irili ufaklı hanedanlıklar yükselmeye başladı. Samanoğulları devleti, Mısır’da Tulunoğulları , Ahmediler, Mağrib’de İdrisiler gibi vs.. bu şekilde merkeziyetçi yapıya doğru gitti.

Kürtler arasında tarihte yukselen iki büyük hanedan vardı. Bunların biri Mervani Hanedanlığıydı, Ahmet bin Mervan tarafından, diğeri ise Eyyubi Devleti idi, bu devlette Selahaddin Eyyubi’nin babası Necmeddin Eyyub tarafından kurulmuştu.

Bu iki büyük hanedanlık, Abbasi halifeliğine bağlı kaldı. Gerek Eyyubiler gerekse de Mervaniler savaşlarda, Abbasilerle birlikte hareket ettiler, bu birliktelik aynı zamanda Selçuklularla da birlikte hareket etmelerini getirdi çünkü Selçuklularda Abbasileri halife olarak tanıyordu. Selçuklu hükümdarı Tuğrul Bey Bağdat’a girdiğinde çünkü Abbasi halifesi Bağdat’ta kuşatma altına alınmıştı, Bağdat’taki halifeyi kurtarmak için ,Tuğrul Bey askerleri ile Bağdat’a girmişti. Bağdat’a girdiklerinde askerleri Kürtlerden oluşuyordu. Aynı zamanda, Abbasi hilafet geleneğinin temelinde, Selçuklularla Kürtler arasındaki birliktelik ve ortak hareket etme durumu tam bu dönemde başladı. Selçuklu hanedanı, Abbasi hilafet geleneği, Abbasi şemsiyesi altında birlikte hareket ediyordu. Bunun ikinci örneğide Malazgirt Savaşı’dır. Malazgirt Savaşında da, Mervani hanedanlığı devam ediyordu ve bu savaşta , onbin civarında asker Alparslan’a vermişlerdi.

Selahaddin Eyyubi’ye baktığımızda, Abbasilere rakip olan İsmaili Fatımi devletini ortadan kaldırıyor, yerine kendi adına hutbe okutmuyor, Abbasi halifesi adına hutbe okutuyor. Bu okadar ilerlediki Abbasilere bağlılık, bugün hala Kürtler arasında birçok aile, kendilerinin Abbasi soyundan olduğunu söylüyorlar. Abbasi soyundan olduğunu söylemek, Kürtler arasında bir onur, bir soyluluk göstergesi olarak algılandı. Sadece Kürtler arasında ki birçok aile değil , mesela bir beylik aileleri bile, örneğin bir Hakkari beylerini verelim,bunlar kendilerini soyca Abbasilere dayandırır hatta öyleki, bu Hakkari beyleri yani Girisan beyleri ile Abbasiler 1258’de Moğol hükümdarı Hülagü tarafından ortadan kaldırıldı ama o aileden bazıları Mısır’a sığındı Memlüklülerin gölgesinde, mısır’da Abbasi hilafeti devam etti. Mısırda’ki Abbasilerle Hakkari beylerinin akrabalık ilişkileri memlüklü devletinin yıkılışına kadar sürdü. Hakkari beyleri çok önemli bir örnektir buna yani Cüneyt Zapsu’nun dedeleri

…………

Abbasi hilafetlerine bağlılık , kendini Osmanlılarda da belli ettirdi. Şah İsmail’in Safevi devletinin yükselişi döneminde ve Osmanlı- Safevi devletlerinin çatışmaları döneminde Kürtler Abbasi hilafet geleneğine olan bağlılıklarından dolayı Safeviler yerine, Tebriz yerine İstanbul’u büyük oranda tercih ettiler. yirmi beş kürt beyinden yirmi dördü Osmanlıya tabi oldu, Osmanlıya tabiyeti kabul etti. Osmanlı hükümdarı Yavuz ve ondan sonra gelen Kanuni, Kürtlerin ordaki statüsünü kabul etti. Bu irili ufaklı beyler ta tanzimata kadar, nerdeyse kesintisiz olarak bu statülerini sürdürdüler. Osmanlıya bağlıydılar ,Osmanlıların çatışmalarında yer aldılar hatta Osmanlının dış seferlerine katıldılar mesela Balkanlara giden Macaristan’a ,Romanya’ya yapılan seferlerde yer aldılar, asker verdiler. Bir kısım beylerin ve mirlerin çocukları da alınıp sarayda yetiştiriliyorlardı ve daha sonra çeşitli yerlere vali ,paşa, vezir oluyorlardı.

………………..

Tanzimata geldikten sonra, Osmanlı batılılaşmaya başladı. Ciddi olarak batılı idari sisteme geçmeye başladı. Özellikle 1856 Islahat Fermanından sonra bu batılı sisteme geçiş merkeziyetçi, nerdeyse ulus devlete doğru bir yurüme konusunda Osmanlı hızlı bir ilerleme kaydetti. Bu batılı devletlerin zoruyla oldu. Merkeziyetçi bir idareye geçmeye başlamanın bir sonucu olarak, alınan kararlardada batının dayatması ve zoru vardı . Batılı devletler, Kürdistan’da ki beylik ve mirlik sistemini son vermeye zorladı. Osmanlıda bu zorlamalar karşısında, ta Yavuz’dan gelen bu statüye son vermeye başladı. Ve kürt beylerini başka yerlere sürgün olarak göndermeye başladı. Bu statüye son vermesi ciddi sıkıntılara neden olmaya başladı. Çünkü bu statü yüzyıllar süren bir statüydü. Osmanlı arşivinde de buna dair birçok belge bulunmaktadır. Örneğin Mahmudi Beyi Evliya Paşa gibi, birçok örnek mevcuttur.

Aynı zamanda bu beyler bu mirler , türk filmlerinde gördüğümüz ağalar, beyler gibi değiller, zaten o filmlerdeki ağa profili son derece çarpıtılmış, elinde kırbaçla sürekli ırgat kırbaçlayan kürt ağası gösteriyorlar, öyle bir yapı zaten söz konusu değil. Bugün zaten bu ağalık sistemi kalmadı. Sekiz on tane ağa kaldı, bir ikisi hariç digerlerinin hepsi züğürt ağa. O dönemin beylerine ağalarına örnek ise Şirvan beyi, Mehmet Sait Bey, 2. Mahmut’a bir mektup yazıyor, bu mektubu kendi el yazısıyla, Arapça olarak yazıyor. Çünkü Şirvan beyleri iyi medrese okuyan, mektuplarını Arapça yazacak kadar medrese ilimlerine vakıf insanlardı.

………….

Eskiden Kürdistan beyler ve mirler tarafından yönetilirdi, bu beyler iki bölgeye bağlıydı.Yani Kürdistan iki bölgeye ayrılmıştı Van Beylerbeyliği, Diyarbakır Beylerbeyliği diye. Buraları yöneten beyler ise mutlaka ya Arnavut veyahut Boşnak olurdu. Merkezden atanan bu beyler oradaki otorite boşluğunu dolduramadılar. İşte tam bu sırada Osmanlının imdadına Nakşibendilik yetişti. İkinci Mahmut döneminde Mevlana Halid-i Bağdadi çıktı.

Mevlana Halid , Kürtlerin Caf aşiretinin Mikailen koluna bağlı Ahmed Ağa’nın oğluydu. Kendisi cok ciddi bir medrese eğitimi alır ve kısa zamanda Bağdat bölgesinde tanınır.

……......

Süleymaniye'de dergah açar …. İkiyüzü aşkın halife atar ve bunlar ulemaya girerler. Bunların ünlüleri arasında Muhammed Emin es-Süveydi, meşhur Bağdat müftüsü, yine Musul müftüsü Yahya el- Mizuri, ibn-i Abidin’in ilim icazeti de Mevlana Halid-i Bağdadiden’dir. Böylece Mevlana halid-i Bağdad-i sayesinde medrese ve tekke birleştive bu aynı zamanda çok büyük bir siyasi gücün Kürdistan'da yükselmesine neden oldu.

…........

Seyid Taha en-Nehri Osmanlı – kırım savaşında 1828 yılında ,Osmanlıya çeşitli aşiretlerden asker yolladı yani dervişlerden bir ordu yolladı.

....…….

II. Abdulhamid döneminde 1893 Osmanlı –Rus savaşında Kürtler, seyid Ubeydullah en-Nehri ile bu savaşa katılıyorlar ve Osmanlılar tarafından kendilerine madalya veriliyor.

Bu şeyhler İran ile Osmanlı arasındaki ihtilaflarda her zaman Osmanlı'dan yana olmuşlar bazıları bundan dolayı iran tarafındaki topraklarından sürülmüşlerdir. Bunlardan Şeyh ubeydullah en-Nehri İrana karşı ayaklanıyor ve II. Addulhamid’den yardım istiyor. Diğer kürt aşiretlerinin gönderdikleri 25.000 savaşçı ile bir dervişler ordusu meydana getirerek İran’la savaşır. Bundan Ruslar da rahatsız olur ve Osmanlıya ültümatom verir. Osmanlı şeyhi çağırır ve Mekke’ye sürgüne gönderir. Sürgüne giderken yazdığı şiir, her şeye rağmen bu şeyhlerin hilafete, Osmanlıya nekadar bağlı olduğunun göstergesidir ve bunlar arşivlerde mevcuttur. Şiirde şöyle der;

“Cihanın sultanı Abdulhamid’in tahtı daimi olsun”

Abbasi hilafet geleneğine bağlılık Kürtlerde kararlılıkla sürdürülmüş,bunun en güzel örneği Seyid Ubeydullah’ın sürgüne gönderilirken yazdığı bu şiirdir.

....…….

Seyid Ubeydullah hadisesinden dolayı biraz daha ihtiyatlı davranmak zorunda olduğunu hissetti sultan II. Abdulhamid, bölgede Nakşibendi şeyhlerinin otorite olmasının Seyid Ubeydullah hadisesi gibi belli hadiselerin yeniden olabileceği kanaatı oluştu. Bunun üzerine alternatifler üretmeye çalıştı, bunun en güzel örneği de Hamidiye Alayları idi.

Bu alayı kurmasındaki amaçlardan biri de , o bölgedeki silahlı aşiretleri ve şeyhleri zabt-u rabt altına almaktı. II. Abdulhamid bundan dolayı, aşiret reislerine Yıldız Sarayında bir davetverdi ve bunlara paşalık unvanı verdi. Haydaranlı Mehmet Emin Paşa, Fevzi Paşa ve Kör Hüseyin Paşa gibi… bunlar aynı zaman da aşiret şeyhleriydiler.

………..

33 Arnavut sadrazam, 24 Boşnak sadrazam biliyoruz Osmanlı’da . Osmanlı aynı zamanda, önemli oranda, ciddi anlamda, idari olarak bir Arnavut devleti idi. II. Abdulhamid’in balkanlardaki en önemli askeri erkanı olan Şemsi Paşa’nın 1908 de, ittihatçılar tarafından öldürülmesi ile, padişahı ve Osmanlıyı o bölgede ayakta tutacak başka bir askeri erkan kalmadı. 1911 de Arnavutların silahlarının toplanması ve dil yasağı ile Osmanlı buraları kaybetti. Bu olanlar arap dünyasına da böyle yansıdı. Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere’de Arapça levhalar indirilerek yerine Türkçe levhalar asıldı. Hicazda Arapça yasaklandı. İttihatçılar bunu halife adına yapıyorlardı.

Enver Paşa, Sultan Reşad’ın başına silah dayayarak irade imzalatıyordu……

.....……

Ve Araplarda 1.Dünya Savaşının ardından ayrıldılar. Kürtlerle problemlerde ondan sonra başlamış oldu, tam bir kopuş olmamasına rağmen. İlk problem Barzani ailesi ile yaşandı ve Şeyh Abdusselam Barzani’nin ittihatçıların onu İstanbul’a eşkıya olarak ihbar edilmesi sonucu idam edildi. Kendisi, Mesut Barzani’nin amcasıdır. İttihatçılar jön Türkler ilk idamlarını ve devamı gelecek olan idamları başlatmış oldular.

İkinci olay Bitlis’te yaşandı. Burada Şeyh Selim vardı ,kendisi çok karizmatik bir liderdi ve o çevrede çok seviliyordu. O da ittihatçılara karşı tavır aldı ve onlarla arası bozuldu. Hizan’da halkla yaptığı bir takım toplantılar , Teşkilat-ı Mahsusa’nın, o bölgedeki en önemli adamlarından biri olan Van valisi Tahsin Uzel’i –kendisi Selanik’i tek kurşun atmadan Yunanlılara veren kişidir- rahatsız ediyor. Onun müdahalesi ile Bitlis valisi değiştirilir. M.Abdulhalik Renda Bitlis valisi olur ve şeyh Selim’i bu toplantılardan dolayı tutuklayıp Bitlis’e getirir fakat ,aşiretlerin yardımıyla kaçar. O kaçınca Renda, Kamuran İnan’ın dedesi Seyit Ali’yi yakalatıp idam eder. Bunu duyan Şeyh Selim ,müritleri ile bitlisi basıp idamı gerçekleştiren birliğin hepsini öldürür. Bu olay sonrası buraya askeri yığınak yapılır, Şeyh Selim’in dervişler ordusu dağıtılır ve Şeyh Selim kaçıp Ruslara sığınır.29 kişi idam edilir ittihatçılar tarafından. II. Abdulhamid döneminde bir tek kişi idam edilmemişti.

Bütün bu olaylara rağmen tam bir kopuş yaşanmadı çünkü, Kürtler’de ki Abbasi halife geleneğine bağlılıktan dolayı, sembolik hale gelmesine rağmen Osmanlı Hilafetine bağlılık devam ediyordu.
…………
Kürtler Atatürk tarafından Sivas Kongresine de davet edildiler, hatta o meşhur kongre resminde Atatürk’ün sağında ve solunda oturanlar kürttü. Sağında oturan Huyti Aşireti reisi Hacı Musa Bey –ki kendisi Salih mirzabeyoğlu’nun dedesidir-, solunda Erzurumlu Nakşibendi şeyhi Şeyh Ferit Efendi’nin oğlu, Fevzi Bey oturuyor.


Yani milli mücadelede de yer alıyorlar, I. Mecliste de yer alırlar. Taki 1924 Hilafet’in kaldırılışına kadar. Bu tam bir kopuşun öncüsü oluyor. Çünkü Kürtleri istanbul’a bağlayan şey, en başından anlattığımız Abbasi Hilafet geleneğine olan bağlılıktı. Yani Hilafete bağlıydılar.

Ondan sonra Şeyh Said hadisesi patlak veriyor, sonra Ağrı isyanı, Zilan , Dersim hadiseleri, Koçgiri hadiseleri vs..

Bundan sonra sadece askeri baskıyla, sadece jandarmayla zabt-u rabt altına alınmaya başlanıyor. Artık o bölgedeki dini yapılanmalar büyük oranda tasfiye edilmeye çalışılıyor. O bölgedeki dini yapılanmanın iki merkezi var medrese ve tekke.

....……

Kürtlerin önderliği din adamlarının elindeydi. İsyanlar sonucunda , Şeyh Said gibi birtakım din adamları idam edildi. Said Nursi gibi bazı din adamları da İstanbul’da yaşamaya zorlandı ,bir kısmı da yurt dışına kaçmak, sürgüne gitmek zorunda kaldı. Bu durum bölgede bir otorite boşluğunun doğmasına neden oldu. Bu boşluk Musa Anter gibi insanların çıkmasına neden oldu, bir kısım mollalarında o dönemdeki Sovyet rüzgarından dolayı sosyalizme kaymasına neden oldu , örneğin meşhur Nusaybinli Molla Şeyhmuz , Kamışlı’da Şeyh Ahmet Haznevi’nin yanında yetişmiş önemli bir mollaydı, daha sonra sosyalizme kayarak ateist oldu.
Molla Mustafa Barzani , birtakım olaylardan dolayı açıkta kaldı , ona Stalin kucak açtı ve Sovyetlere sığındılar . burada on yıl kaldılar. Bu yolla Ruslar sosyalizm tohumlarını Kürtler arasına ekmeye başladı. Kendisi hiçbir zaman sosyalist olmadı ancak Sovyetler bu bağı iyi kullandılar ve özellikle Suriye’ deki Kürtler arasında iyi yapılandılar ve ilk olarak Kamuran Bedirhan Sovyet yandaşlığına kaydı.1960 tan itibaren Sovyet destekli kürt örgütler ortaya ortaya çıktı, Komala gibi..

......….

80 li yıllardan itibaren o bölgede irili ufaklı İslami guruplar oluştu, ancak bunlar çok aşırı radikal ideolojik bir çizgi takip ettiklerinden, halkın din anlayışıyla kavga eden bir görünüm verdiler. İslami guruplar kendini ya Tahran’a ,yada Riyad’a dayandırdılar. Riyad ve Tahran endeksli İslami guruplar o bölgede tutmadı.

90 lı yıllara gelindiğinde bazı gurupların gereksiz şiddete başvurmaları , bütün bu olanların üzerine tuz biber oldu.İslami hareketlerin tabanı olan kimseler zaman içerisinde , sosyalist ve marksist hareketin kaportaları haline geldiler.örneğin bugün DTP’den Hakkari belediye başkanı olan zat, ilahiyatçı ve daha önce İslami guruplar içerisinde yer alan birisi idi. Buda İslami hareketlerin oradaki trajedisi idi.

....……

İslami gurupların da oranın geleneksel İslami anlayışıyla barışıp kök salamaması sonucunda meydan başkalarına kaldı. Diğerleri bundan faydalandı, İslami gurupların burada çöküşü söz konusu oldu.

1990’da bir makale yazmıştım “Dünden Yarına Kürtler ve İslam” diye orada; “İslamiyet Kürdistan dan kopuyor” dedim. En büyük endişem 25-30 sene sonra Kürtlerin müslümanım deyip demeyeceği!..

Ancak genel eğilim olarak,her şeye rağmen halk hala islamdan yanadır, bunun en önemli göstergesi, karikatür krizinden dolayı en büyük mitingin orada yapılmasıdır. Ancak bu insanlar örgütlü değil birey, PKK ise, örgütlü. Örgütlü olan azda olsa, kalabalık olan karşısında daima güçlüdür.

Yazın yaptığım bir gezide, Şemdinli’den Diyarbakır’a kadar , orada dindar insanlar bana şunu dediler;”hükümet sadece DTP’yi muhatap almasın, sadece DTP muhatap alınırsa biz dindarlara kayıt hakkı tanımazlar” diyorlar. Ordaki insanlar sığınacak liman arıyorlar ama yok.

Üç şekilde bu insanlar bu limandan mahrum edildi. Birincisi, devletin sürekli dini, islamı sopalamış olması. İkincisi, 1980 de devletin daha rahat mücadele etmek için, o bölgedeki bütün örgütleri acımasızca ortadan kaldırarak sadece PKK yı bırakması. Üçüncüsü ise, halkın İslami anlayışının tersine siyasal, ideolojik bir İslami anlayışı oraya sokarak, halkın islamdan ve Müslümanlardan uzaklaşmasını sağladı ve dolayısı ile bu halk, kendi geleneksel İslami anlayışına uygun sığınacak bir liman aradı.

İlk olarak Refah Partisine sığındılar ve Erbakan’ın o bölgedeki oy oranı yüzde 85 lere kadar yükseldi, ancak onlar bundan şonra, Türkeş’in partisi MÇP ile koalisyon yaparak,onların çabalarını boşa bıraktı. Bir şekilde limanlar kapatıldı. Ve bu çok pahalıya mal oldu HADEP kuruldu. Kürtler SHP çatısı altında seçimlere katılıp meclise girdiler, ve o bildiğimiz olaylar meydana geldi.

Bunun aynısı AKP tarafından da yapıldı.2007 seçimlerinden önce T.Erdoğan’ın bölgeye gidip kürt sorunu vardır demesi Kürtleri umutlandırdı ve bu önemli oranda 2007 seçimlerinde sandığa yansıdı. 2009 seçimlerine gelindiğinde ise, ne olduysa seçimden önce T.Erdoğan’ın ya sev, ya terk et şeklindeki sözleri, seçimlerde Kürtleri DTP’nin kucağına adeta attı. Artı çok kötü bir aday profili ile Diyarbakır başta olmak üzere, Kürtlerin AKP’ye olan teveccühlerinin önü kesildi.

Ve bu güne geldiğimizde , görüyoruz ki bu süreç iyi bir yöne gitmiyor. AKP’ye baktığımızda , açılımdan sonra gelen süreçte medyaya baktığımızda şunu görüyoruz çok seküler bir dil ve zemin üzerinden ifade ediliyor ve sadece liberal seküler aydınlarla bu iş konuşuluyor, onu bırakın İslami kökenli vakıf ve derneklerinde kürt sorunu ile ilgili toplantılarda islama asla yer vermediklerini görüyorum.yani bu iş seküler, liberal aydınlara ihale edilmiş, onlarda zaten kürt sorununda dinin rol almasını istemiyorlar , çünkü Kemalist yada Marksist bir kökenden geliyorlar, anti din bakış açısıyla bakıyorlar. Bir Ali Bayramoğlu’nun bakış açısını düşünün, bu ve bu gibi insanlar İslami kesimden destek istiyorlar ama kürt sorununda islamı istemiyorlar.Peki İslamcı aydınlar bunlarla beraber olup islamı bu konunun dışında bırakıyorlar, onlara ne oluyor.Burada bir problem var, yıllarca İslamcılık yapan aydınların büyük bir bölümü bir kaçı hariç ,bu meselede seküler, liberal aydınlarla birlikte hareket ederek dini ıskalıyorlar, dini gündeme getirenleri marjinal(!!!) olarak analize etmeye çalışıyorlar. Bunların bir kısmı şeriata küfrediyorlar bugün, mesut yılmaz bile şeriata küfredilmesine karşı çıktı 97’de.

Bu insanlar ne diyorlar peki, Kopenhag Kriterleri, Helsinki Nihai Senedi vs…Demokrasi ve benzeri şeyler bireyi ön plana çıkararak özgürlük alanını genişletebilirler, peki; ortak değer üretebilirler mi? İnsanlar biz birbirimizin demokratik veya Kopenhag veya Helsinki kardeşiyiz derler mi?!

Farklılıkları barındırarak birlikte yaşama kültürünü oluşturan ne? İslam , din. Biz birbirimizin kardeşiyiz diyebilecekleri tek zemin budur.kavga etmeyecekleri tek zemin budur. “

Müfit Yüksel bu sözleri ile konferansı tamamladı. Bizlerde bu aydınlatıcı konferanstan dolayı kendisine teşekkür ediyoruz.

tefsir dersi 2020

Yazanlarımız