RÖPORTAJ: SEYYİD KUTUB'U ANLAMAK

seyyid kutubu anlamak beşir eryarsoy

Mehmet Kurşunlu: Seyyid Kutub Türkiye’de doğru ve yeterince anlaşılmış mıdır? Ne tür yanlış anlaşılmalara mahal verilmiştir? Bununla beraber kendisinin ifadesiyle “Benim bir cahiliye dönemim bir de İslamî dönemim oldu” demektedir.

Bu durum, Seyyid Kutub’un 1948’de Amerika’ya gitmeden önce İslamî kimlikten ari olan bir şahıstı gibi değerlendirmelere neden olmuştur. Bu değerlendirme doğru mudur? Bazılarının dile getirdiği gibi önceden sosyalist miydi, sonradan mı İslam’a döndü? Bu konuyla alakalı neler söylemek istersiniz.

M. Beşir Eryarsoy: Malumunuz olduğu üzere şöyle bir söz vardır: “Sen istediğin kadar güzel anlat, anlatabildiğin karşındakinin anlayabildiği kadardır.” Ben bir de buna “anlamak isteme arzusu”nu ekliyorum. Yani saptırmadan, sağa sola bükmeden doğru anlamak için çaba harcamamız lazım. Bu olursa kişinin anlayış kapasitesi nispeten yetersiz bile olsa en azından anlayabildiklerini doğru anlar, doğru idrâk eder, doğru yorumlamaya çalışır.

Seyyid Kutub için işin bu tarafı da oldukça önemlidir. Çünkü Seyyid Kutub gerçekten edip bir insandır. Arapça nesrini çok akıcı kullanabilen, kelime haznesi çok zengin, düşünce ufku çok geniş, anlatım kabiliyeti çok mükemmel birisidir. Dolayısıyla böyle bir yazarı, mütefekkiri, ilim adamını idrak edebilmek için muhataplarının iyi niyetle birlikte onun sahip olduğu niteliklere de belli bir ölçüde sahip olmaları gerekir. Bunlar olmazsa yeterli ölçüde anlama olmaz, hatta yanlış anlama dahi olabilir. Eğer kötü niyetimiz varsa yetersiz ve yanlış anlamanın yanında o kişiyi sapkın dahi ilan edebiliriz. Kanaatimce bu herkes için geçerlidir.

Kitabullah’ı da Rasulullah’ın sünnetini de ilim adamlarını da anlayabilmek için bir muhatap olarak belli bir seviyeyi yakalamış olmak lazım. Bu nitelik olmayınca, bazı hallerde yetersizlikle beraber kötü niyet de eklenirse artık -deyim yerindeyse- pirincin taşını ayıklamak gerçekten zor olur.

Dolayısıyla buradan hareketle diyebiliriz ki Seyyid Kutub doğru bir şekilde anlaşıldığı gibi yanlış olarak anlaşılıp yorumlandığı alanlar da olmuştur. Gilles Kepel’in “Peygamber ve Firavun” isimli bir kitabı var. Peygamber ve Firavun’dan kasıt Seyyid Kutub ve Cemal Abdulnasır’dır. Kitabın ön sözünde Seyyid Kutub o kadar güzel anlatılmış ki bu kadar güzel anlatan kim diye merak ettim. Gilles Kepel’in kitabına önsöz yazan kişinin asrımızın en sinsi müşriklerinden birisi olan Montgomery Watt olduğunu gördüm. Okumamış olanlar varsa tavsiye ederim. Tabi kendilerine göre birtakım değerlendirmeleri, yorumları var, okurken onları hesaba katmak lazım. Demek istiyorum ki sizler eğer doğru anlama gücüne sahipseniz muhatabınızla aynı kanaatleri paylaşmasanız bile doğru olarak anlarsınız. 

Türkiye’de ve dünyada ya bizden kaynaklanan veya etkilendiğimiz kişilerden kaynaklanan çeşitli nedenlerden dolayı, farklı eğilimlere sahip kimse ve gruplar ya da cemaatler tarafından Seyyid Kutub’un yeteri kadar anlaşılmadığını söyleyebiliriz. Bununla beraber yeterli, doğru, isabetli ve yerinde anlayan bir kitlenin de olduğunu söylemek mümkündür. Yanlış anlayan veya anlamak istemeyen tarafın sesleri daha fazla çıksa bile Türkiye’de Seyyid Kutub’u doğru ve isabetli bir şekilde anlayanların daha fazla olduğuna inanıyorum, bu kimselerin az bir yekûn olmadığını düşünüyorum. 

Seyyid Kutub’un tefsiri üç defa tercüme edildi. İlk tercümesi on altı ciltti. Ondan sonraki ciltler yanılmıyorsam onar cilt olarak çıkartıldı. Eğer ciddi bir şekilde yayıncılık tarihine bakılacak olursa bu kadar büyük hacimdeki bir eserin Türkiye yayın tarihinde en çok satılan ve okunan kitaplar arasında olduğunu söyleyebilirim.

Bu durum “Seyyid Kutub, tekfirci ve terörist düşüncenin beslendiği kaynaktır” gibi değerlendirmelerin isabetli olmadığını gösteriyor. Eğer gerçekten öyle olsaydı kitapları bu kadar okunan bir müellifin eseri dolayısıyla birkaç kişi “terörist” olmazdı. “Seyyid Kutub’un fikirleri DAİŞ’i doğurdu” türünden sözler doğru olsaydı eğer, DAİŞ’in bu kadar az, bu kadar çabuk tükenen bir hareket olmaması gerekirdi. Kaldı ki ne Seyyid Kutub’un ne de bir noktadan itibaren onun beslendiği İhvan’ın terörü beslemek gibi bir sonuç vermediği Amerika dahil çoğu kimsenin kabullenmek durumunda kaldığı bir hadisedir. Dolayısıyla Seyyid  Kutub’un gerek dünyada gerek Türkiye’de -belli sınırlar dahilinde olsa da- doğru anlaşıldığını düşünüyorum. Okuyanlar, ilgilenenler, art niyetli olmayanlara Allahu Teala doğru anlamayı nasip etmiştir, diye düşünüyorum. 

Seyyid Kutub’un doğru anlaşılabilmesi için ayrıca makalelerinin, eserlerinin kronolojisini göz önünde bulundurmak lazım. Seyyid Kutub’un köydeki çocukluk hayatını anlattığı “Tıflunmine’l-karye: Köyden Bir Çocuk" isimli bir kitabı vardır. Ben o romanı okudum, orada cahiliyyeden bir iz görmedim. “Eşvâk: Dikenler” diye başka bir romanı var, çok temiz, Müslüman genç bir insanın birisini sevmesini dile getiriyor. Daha sonra edebi eserleri ve çalışmaları var. Taha Hüseyin Fişşı’r’ı-’l-Câhilî diye yazdığı kitapta İslam edebiyatına ve Kur’an’a saldırıyor. Seyyid Kutub “cahili dönemim” dediği o dönem içerisinde dahi Taha Hüseyin’e karşı İslam’ı ve Kur’an-ı Kerim’i müdafaa ediyor.

Peki Seyyid Kutub’un“cahiliye dönemim” dediği döneme ait eserleri hangileridir? İslam ve Medeniyetin Problemleri, İslam ve Kapitalizm Çatışması, İslam’da Sosyal Adalet, İslami Etütler ve buna benzer eserler. Bu eserlerde İslâm’ı çağımızın insanına doğru anlatmak ve onu İslâm’ı doğru anlamaya davet etmek gibi bir amacı gözetlediğine göre, bu döneme niçin “cahiliye dönemim” diyor? 

Seyyid Kutub kendi kanaatine göre kendini değerlendiriyor. Buna göre o döneminde İslam’ı bütüncül değil parçacı/bölümler halinde bir yaklaşımla anlamış ve değerlendirmiştir. Ama Hasan El Benna’yı ve İhvan’ı tanımaya başladıktan sonra İslam’ın hayatı tamamıyla kuşatıcı olduğunu yani imanın aynı zamanda bir akide, bir ibadet, bir amel, bir siyaset, bir cihad, bir hayata bakış, bir kainat yorumu olduğunu idrak ediyor. Daha önce İslam’ı bu şekilde kapsamlı bir şekilde idrak etmediği için o dönemdeki eserlerini parçacı anlayışla kaleme aldığın dolayı hayatının o dönemi için “cahiliye dönemim” diyor ve bu dönemi yaklaşık Amerika’ya gittiği dönemlere kadar devam ettiriyor.

Bu döneminde Seyyid Kutub ciddi edebi çalışmalar da yapıyor. Edebi Eleştirinin Esesları ve Yöntemleri isimli bir eser yazıyor. Bu kitap ile Seyyid Kutub’un edebî bakımdan oldukça yüksek seviyede bir edip olmasının yanı sıra edebî bir münekkit olduğunu da görüyoruz.

Sosyalist olmasına gelince ben hiçbir ciddi eserde sosyalist olduğuna dair bir delile rastlamadım. Seyyid Kutub’un sosyalist olmasına mütedeyyin bir ailede yetişmesi, anne babasından aldığı terbiye, Kur’an-ı Kerim’i erken yaşta ezberlemesi zannedersem engel olmuştur.

Kendisi babasının vefatı nedeniyle kardeşlerine adeta hem ağabeylik hem babalık hem hocalık yapıyor, onlara kişilik kazandırıyor. Kardeşi Emine ile alakalı harika bir anekdot var. Daha lise öğrencisi iken öğrenci arkadaşlarıyla pikniğe gitmek istiyor, abisi Seyyid Kutub gitmesine taraftar değil ama engellemiyor. “Tamam, madem istiyorsun git” diyor. Emine gidip geldiğinde abisi yüzünün asık olduğunu görüyor, sebebini sorunca Emine “Ben bir daha böyle bir yere gitmeyeceğim. Piknikteki erkeklerin kızların karışık olması, aralarındaki münasebet hoşuma gitmedi” diyor. Bakın Seyyid Kutup kardeşlerini bu şekilde yetiştirmiş bir insan. 

Sosyalist olduğuna dair delil olsa bunu kabul eder insanların zaman zaman sapabileceğini, sonrasında hidayet bulabileceğini söyleriz. Fakat bu iddiaların gerçekle bir alakası olduğunu zannetmiyorum. Seyyid Kutub’un hayatıyla ilgilenen ne Müslim ne gayrimüslim kimsenin bunu iddia ettiğini gördüm. Bu nasılsa bir şekilde Türkiye’de söylenmiş, ancak esaslı bir dayanağı yoktur. 

Mehmet Kurşunlu: Hocam Seyyid Kutub’un İslami düşüncesinin temellerini özetleyebilir misiniz?

M. Beşir Eryarsoy: Seyyid Kutub dahil insanları anlamanın doğru bir şekilde idrak etmenin yolu siretlerini ve tedvin edilmiş ise söylediklerini, yazdıklarını okumaktan geçer. Siretlerini ve teliflerini okumadan, tetkit etmeden, anlamadan bir değerlendirme yapmak haksızlıktır. Bu haksızlık yalnız Türkiye’de bazı kimseler tarafından işlenmiyor. Dünyanın her tarafında bu türden haksızlıklara şahit olmak mümkündür. Bu türden haksızlıklar -kasıtlı yapılmıyorsa- aynı zamanda cehaletin de göstergesidir. Yani bir kimse hakkında bir iddiada bulunacağımız zaman o iddia için ispata ihtiyaç vardır. 

“Seyyid Kutub ehl-i sünnet dışındadır” iddiasını öne sürenler bu iddianın delillerini ortaya koymakla mükelleftirler. Hayatından olsun yazdıklarından olsun bu iddianın belgeleri nedir, bunların ortaya konulması gerekmiyor mu? Delil yoksa eğer, bu türden iddiaların da zerre kadar kıymeti yoktur. Ayrıca ehl-i sünnetin tekelini elinde bulundurmak kimsenin haddine değildir. Ehl-i sünnetin kriterleri var, ne zaman ve niçin ortaya çıktığı, ne anlamda kullanıldığı bellidir. Ehl-i sünnet özellikle İslam’ın ilk asırlarından beri Haricilik, Şiilik, Mutezilîlik ve benzeri kanaatlerin herhangi birisini savunmayan ve onların dışında bir akide ve duruşa sahip olan  ve ümmetin en büyük kısmının temsil eden kimseler için kullanılmıştır. 

Seyyid Kutub’un gazeteci olduğunu söyleyerek onu hafife alma çabaları da var. Gazeteci olmak İslam’ı bilmeye mani midir? O zaman herkesi mesleği dolayısıyla İslam hakkında görüş beyan edemez duruma getiririz. Bir insanın icra ettiği ve öne geçtiği iş dolayısıyla o kişi ne ehl-i sünnetten çıkar ne âlim olmaktan.

Seyyid Kutub’un alim olmadığını söyleyenlerin iddialarına karşılık tefsirini veya bir eserini okumak yeterlidir. Tabi öncelikle alim nedir bu soruya cevap vereceğiz, alim kime denir, bunun standartlarını belirleyeceğiz, bu standartlar muttefakun aleyh standartlar olacak. Alim var nakkal yani duyduğunu hatta okuduğunu ancak papağan seviyesinde aktaran var. Önemli olan nakillerden bir şey harman edebilmektir. Seyyid Kutub bilgilerden harman edecek kadar alim bir insandır. 

Meselâ, Enfal, Nisa, Tevbe surelerinin mukaddimelerinde çok nefis tespitleri var. Orada bir çok kimsenin yeni yeni ilgilendiğini gördüğümüz ayetleri tarihlendirme metoduyla -ama tarihselcilik iddialarına zemin hazırlamak gibi bir kasıt gütmeksizin-  surenin nüzul sürecini ve nüzul dönemini tespit etmek için sireti nasıl ele aldığını, Kur’an-ı Kerim’in ayetlerinin muhtevası ile siretteki olaylar arasında harika bir münasebet kurarak bu işi yaptığını görüyorsunuz. Bu bir ilim değil de bir “gazetecilik” ise böyle gazeteciliğin artmasını temenni ederiz.

Dolayısıyla çamur at izi kalsın türünden mesnetsiz iddialar ortaya atmak Müslüman ahlakı değildir, Müslümana yakışmaz. Bir kimseyi bütün kanaatleri ile kabul etmek durumunda değiliz. O sadece Rasulullah’a ait bir özelliktir. Ama biz herkesi Kur’an ve Rasulullah’ın sünnetini ölçü alarak kabul veya reddetmek durumundayız.

Seyyid Kutub bir müfessir olarak karşımızdadır, İslami bir mütefekkir ve alim olarak karşımızdadır. Reddedilecek bir durumu varsa yine onu İslam ölçüleriyle reddedeceğiz. Görüşlerinin şurası şu ayet, hadis veya İslam’ın ilkesi ile terstir diyeceğiz.

Seyyid Kutub birçok kimsenin “fincancı katırlarını ürküttüğü” için Müslümanlar ve gayrimüslimler arasından ondan rahatsız olanlar çıkmıştır. Allah rahmet eylesin Seyyid Kutub bazılarının rahatını, konforunu bozdu. Bazılarını ise kendisine getirdi, bizim neslimizin ve hala birçok Müslüman’ın önünde deniz feneri vazifesi görmektedir. Birçok kimseye rehberlik edebilir, yeter ki biz onu iyi bir şekilde anlatabilelim, anlayabilelim.

Seyyid Kutub’un en önemli özelliği İslam’ı bir bütün olarak ortaya koyması ve o bütünlüğü içerisinde İslam’ın cahiliyyeden ayrıştırılması, İslam’ın gayri İslami inanç, anlayış, görüş, hal, tutum ve tavırlarla bağdaşmayan özelliği ile ortaya koymasıdır. Seyyid Kutub’u doğru anlamak isteyenlere Fî Ẓılâli’l-Ḳurʾân’ı baştan sona okuyun demiyorum ama İslam Düşüncesi adıyla Türkçeye tercüme edilen eserini mutlaka okumalarını tavsiye ederim. Arapça bilenlere bilhassa Arapçasından okumalarını tavsiye ederim. O zaman Seyyid Kutub’un İslam’ı ne kadar ihatalı, Kur’an-ı Kerim’i ne kadar iyi idrak ettiğini ve özellikle günümüz insanının anlaması gereken boyutlarda ne kadar müstesna şekilde kavrayıp aktardığını görürsünüz.

Kardeşi Muhammed Kutub onun öğrencisidir, onu en iyi anlayan, en iyi okuyan ve yorumlayanlardan birisidir. Muhammed Kutub İslam Düşüncesi kitabı için “o bu kitabına fikrinin üsaresini/konsantresini koydu” demektedir. Seyyid Kutub’u aynı zamanda Muhammed Kutub kapısından girerek de anlayabilirsiniz. Çünkü gerçekten Muhammed Kutub’un eserleri Seyyid Kutub’un doğru, sağlıklı anlaşılmasına, onun boş bıraktığı yerleri dolduracak şekilde bir işlev görmektedir. 

 

Mehmet Kurşunlu: Seyyid Kutub’un cezaevi sürecinde Fî Ẓılâli’l-Ḳurʾân ve Yoldaki İşaretler gibi yazdığı eserleri bulunuyor. Cezaevi sürecinin onun bu eserleri ortaya çıkarmasında nasıl bir etkisi olmuştur?

M. Beşir Eryarsoy: Bir ara kardeşi Rahmetli Muhammed Kutub ile Türkiye’ye geldiği bir zamanda bir araya gelmiştik. Birisi “Üstad hapishane hatıralarınızı çok merak ediyoruz, onları yazdınız mı, yazmayı düşünür müsünüz?” diye sordu. Bir süre durduktan sonra “Bunlar bizimle Rabbimiz arasında kalsın istiyorum” dedi. Merhum Seyyid Kutub da hapishanede çektiği çilelerden, gördüğü işkencelerden –benim bildiğim kadarıyla- tek kelime ile hiçbir yerde söz etmez. Bazı şeyleri onunla beraber zindanda olanlardan hapishane şartlarının ağırlığını öğreniyoruz. Zeynep Gazali’nin (Allah rahmet eylesin) bir kadın haliyle Zindan Hatıraları’nda yazdıklarını okursak Seyyid Kutub ve benzerlerinin de en azından bu kadar bir çile ve zulüm ile karşı karşıya kaldıklarını tahmin etmek zor olmaz. Günümüz Mısır zindanlarındaki “Müslüman mahkûm” hastalara tedavi imkânı verilmediğini, ilaçların temin edilmediğini, kendilerini savunma imkanı verilmediğini duymuşsunuzdur, bunun gibi pek çok hukuksuzlukların olduğu aşikar. Tüm bu olumsuzlukların, mahrumiyetlerin olduğu yerde Seyyid Kutub kitabına verdiği isime uygun bir şekilde Kur’an’ın Gölgesi’nde yaşama nimetini tadıyor. O nimet sayesinde zindanda çektiği zorluklar, sıkıntılar hükümsüz kalabiliyor. 

Kaynağını şuan için hatırlamıyorum, cezaevinde görevli birisi Seyyid Kutub’un yazdıklarını gizli bir şekilde dışarı çıkartıyor ve kağıt kalemin cezaevine gelmesini sağlıyor. Seyyid Kutub’un o dönemde cezaevi şartları içerisinde tefsirinde faydalanacağı kitaplar hiç yok. Özellikle İbn Kesir ve başka tefsirlerden yaptığı nakiller çoğunlukla zindandan çıktığı o kısa dönemde ve ikinci tutuklanmasından önceki dönemde eklediği şeylerdir. Ya da bazılarına göre elinin altında İbn Kesir’den başka kayda değer bir eser yoktu.

Seyyid Kutub yanılmıyorsam İslam’da Sosyal Adalet kitabında: “Bu satırların yazarı yirmi beş yılını aralıksız okumakla geçirmiş birisidir. Bu okuma dönemimde de doğu ve batıya ait okunmaya değer her şeyi okumaya çalıştım ve bundan pişman değilim” diyor. Seyyid Kutub İslami alt yapısından ve muhakemesinden o kadar emin ki okunmaya değer bulduğu her tür kitabı okumaktan geri durmuyor. Eğer öyle bir endişesi olsaydı onları eleştirecek gücü kendisinde bulamazdı. Bu manada Fî Ẓılâli’l-Ḳurʾân’ı ve diğer eserlerini okuduğunuz zaman İslam dışı medeniyet ve felsefelerle hesaplaşan bir müellif, mütefekkir bir Müslümanla karşı karşıya olduğunuzu görürsünüz.

Muhammed Kutub’un yetişmesine o kadar çok katkıları oluyor ki Muhammed Kutub İslam’ın Etrafındaki Şüpheler ve 20. Asrın Cahiliyyesi gibi ciddi eserler ortaya koyabilmiştir. Seyyid Kutub ve kardeşi Muhammed Kutub materyalizmle en ciddi hesaplaşan yazarlar arasında yer alıyor. Çünkü okumaktan, bilgi sahibi olmaktan çekinmemişlerdir.

Benim anladığım kadarıyla zindanda Fî Ẓılâli’l-Ḳurʾân’ın fikri veyahut da ayetlerin kendisine verdiği ilhamları yazabilmiştir. İlmi eserlere müracaatlara özellikle onun en önemli dayanağı olan İbn Kesir tefsiri, İbn Hişam’ın Siret’ine zannedersem hapishaneden çıktığı ara dönemlerde tefsirindeki boşlukları doldurmuştur. Bu konuları onun siretini çalışanlar tetkik edebilirler. 

 

Mehmet Kurşunlu: Seyyid Kutub’un fikirleri 1960-70’lerin atmosferinde mi kalmıştır yoksa hala günümüze hitap etmekte midir?

M. Beşir Eryarsoy: Merhum Seyyid Kutub bir insanın fikirlerinin, inançlarının, ilkelerinin yaşamasının sırrını yaklaşık olarak şu benzetmeyle dile getiriyor: “Bizim düşüncelerimiz bir mum gibidir, o mumun yanıp tutuşması ile etraf aydınlanır. Biz de gerektiğinde fikirlerimiz ve davamız uğrunda ölümü göze alabilirsek etrafımızı aydınlatırız.” Hatırımda yanlış kalmadıysa aşağı yukarı bu manada görüşlerini ifade etmektedir. Yani Seyyid Kutub’un demek istediği şudur:  İnsanın evvela söylediği, yazdığı, telkin ettiği; başkalarına buraya gelin, dediği bir kanaati varsa evvela o kanaatinin ifade yerindeyse canlı şahidi, o fikirlerin o davanın canlı temsilcisinin bizzat kendisi olması lazımdır. Eğer bu kanaatlerini yüce ve değerli görüyorsa, bu fikirler bütün insanlığı kendisine çağıracak kadar büyük bir kıymet ifade ediyorsa aynı zamanda gerektiğinde onu canını ortaya koyarak yaşatabilmesi lazımdır. 

Seyyid Kutub idam edilmeden önce bir rüya görüyor. Bir kavanoz bal kırılıyor ve her tarafa dağılıyor. Şehadetiyle İslam’ın etrafa yayılacağı manasını çıkartıyor bu rüyasından. Nasır’dan af dilemesini söylemek üzere yanına gönderilen kız kardeşi bunu anlatıyor. Bu rüyayı o zaman ona anlatıyor. 

Bir fikrin ve onun mahsulünün uzun süre yaşayabilmesi onu ortaya koyanın veya bir eserinizin, bir çalışmanızın uzun süreli olması sizin onun için çektiğiniz çile ile ve onun uğrunda çektiğiniz sancının gerek fikir, gerek ruh, gerek akıl veya bedeni boyutlarıyla doğru orantılıdır. O fikir ve dava için harcadığınız mesainin çok yoğun olması gerekiyor. Bu yoğunluk ne kadar çoksa o fikirlerin, o kanaatlerin, o düşüncelerin ömrü ve etkinliği o kadar çok olur. 

Seyyid Kutub’un çağımızda İslam’ın diriltici nefesini yeniden hatırlatırcasına yazdıkları ve ortaya koyduğu çaba bir çilenin mahsulüdür. Onun fikirlerinin, düşüncelerinin etkileyici ve etkin olmasının sebebi yazdıklarına canını feda edecek kadar, özür dilemeye tenezzül etmeyecek kadar kıymet vermesindendir.

Dolayısıyla Seyyid Kutub sadece bir yazar bir müellif değildi. Yazdıklarına inanan, söylediklerine iman eden ve gerekirse bunun bedelini ödemekte tereddüt etmeyen bir mümindi. Bu imanın etkisiyle onun eserleri günümüze kadar gelebilmiştir. Fakat ben şahsen arzu ederim ki insanlarımız, gençlerimiz, hatta Seyyid Kutub’u iyi okuduğunu zannedenlerimiz bile zaman zaman belli periyotlarda onun bazı kitaplarını, bazı eserlerini okuyarak kendilerini tazelesin, üzerlerine birikmiş tozları Seyyid Kutub’un müstesna üslubuyla üzerlerinden atsın. 

İslam’ın perspektifi ile konuşan, ifade yerindeyse çağının ötesine zaman ve mekana kayıtlı olmayarak konuşan ve yazanların zamanı geçmez. Seyyid Kutub’un bunlardan birisi olduğunu düşünüyorum. 

 

Mehmet Kurşunlu: Hiç tefsir okumayan bir kişi tefsir okumaya Fî Ẓılâli’l-Ḳurʾân’dan başlayabilir mi?

M. Beşir Eryarsoy: Seyyid Kutub’un tefsirini okumak için önceden bir tefsir okumayı gerektiren bir durum yok. Tefsirlerin birçoğu için bunu söyleyebiliriz. Tefsirlerin asıl misyonu müfessirin kendi şartları içerisinde Kur’an-ı Kerim’den anlaşılması gerekeni ilmî araştırmaları neticesinde ulaştığı ve doğruluklarına kanaat ettiği sonuçları ortaya koymasıdır. Dolayısıyla tefsirler arasında bir öncelik sonralık yapılmasına gerek olmayabilir. Belki Arapça tefsir okuyacaklar için ibarelerinin zorluğu nedeniyle bir kademelendirme yapılabilir. Belki bir kimse rivayet ağırlıklı bir başkası dirayet ağırlıklı tefsir okumak ister, bu isteğe göre öncelik sonralık belirlenebilir. Hiç tefsir okumamış birisi isterse Fî Ẓılâli’l-Ḳurʾân’dan da okumaya başlayabilir, Mevdudi’nin tefsirinden de başlayabilir, başka herhangi bir Türkçe tefsirden de başlayabilir. Önemli olan onun neye ihtiyaç duyduğudur. Elverirki orada anlatılanları doğru bir şekilde anlayabilecek istidat ve kabiliyette bulunsun. 

 

Mehmet Kurşunlu: Tasavvufçulardan bazıları Seyyid Kutub’un mezhepsiz olduğunu iddia ediyor, bu konuda ne demek istersiniz?

M. Beşir Eryarsoy: Seyyid Kutub benim bildiğim kadarıyla mezhepsiz değildir. Seyyid Kutub’la görüşmemiz yaş itibariyle mümkün olmadı ama kardeşi Muhammed Kutub’la uzun zaman görüşme imkanım oldu. Beraber çok namaz kıldık, Şafii mezhebine uygun olarak namazını kılıyordu. 

Seyyid Kutub kendi tefsirinde fıkhi ve kelami ihtilaflara girmemeyi bir prensip olarak belirlemiştir. İmam Kurtubi tefsirinde fıkhi ihtilaflara oldukça geniş yer ayırmıştır. Fahruddin Razi itikadi ve kelami meseleleri oldukça tafsilatlı bir şekilde ele almıştır. İsmail Hakkı Bursevi veya Sadrettin Konevi tasavvufi konuları tefsirlerinde geniş bir şekilde işlemiştir. Her müfessir her konuyu sonuna kadar işlemek durumunda değildir, ayrıca bu konulara girmemesi onu reddettiği manasına gelmez. Bu bir tefsir yöntemidir, tefsir üslubudur.

Seyyid Kutub fıkhi meseleler geldiği vakit o konuları anlatmıyor. Mesela savaşta korku namazını Seyyid Kutub namazın ehemmiyeti noktasında ele alır, namazın ehemmiyetini vurgular ama korku namazını fıkıh kitaplarında ele alındığı tafsilâtıyla ele almaz. Cihad ile namazın ne kadar birbiriyle iç içe, ne kadar özdeş ve birbirinden ayrılmaz olduğunu ve iman şemsiyesi altında bunların nasıl yoğrulduklarını anlatır. Korku namazının nasıl kılınacağı ile alakalı fıkhi meseleleri fıkıh kitaplarına bırakarak tefsirinde bu konulara girmez. Seyyid Kutub’un mezhebi ihtilaflara girmeyişi kendisinin mezhepsiz olduğu manasına gelmez. Seyyid Kutub’un mezhepsiz olduğuna dair delilin olmayışı ve kardeşi Muhammed Kutub’un Şafii olduğunu göz önünde bulunduracak olursak onun bir mezhebe müntesip olduğunu söyleyebiliriz. 

Ayrıca her insanın eksiği hatası olabilir. Okuyucu ve hitabı dinleyen insan Kur’an-ı Kerim’in belirttiği tutumu sergileyebilmelidir. Ayet-i kerimede şöyle buyruluyor: “Sözü dinleyip de onun en güzeline uyanlar var ya, işte onlar Allah’ın hidayete erdirdiği kimselerdir. İşte onlar akıl sahiplerinin ta kendileridir.” (Zümer, 18) Cenab-ı Allah bize koyunun kaval dinlediği gibi siz de söz dinleyin demiyor. Sözleri dinleyin ve bu sözler arasında seçim yapabilecek kabiliyetinizi devreye sokun ve o kabiliyetinizle en güzel olana tabi olun, bunun Kur’an-ı Kerim ve açıklaması olacağını göreceksiniz diyor. Müslim olsun gayr-i Müslim olsun tüm insanların sahip olduğu sıkıntıların başında bu geliyor. Çoğumuz maalesef koyun gibi dinliyoruz ama böyle dinlememek gerekir. Öncelikle sözü dinleyeceğiz ve en güzelini bulmak ferasetini, becerisini, tecrübesini, dikkatini, maharetini göstereceğiz. Doğruyu seçmenin hatta doğrular arasında en doğruyu seçmenin de bir çilesi ve iradesi olmalıdır. Akıllı insana yakışan budur. 

Şunu da eklemek istiyorum: Seyyid Kutub’u okumak için Arapça öğrenmeye değer. Yorulma halinizi bir tarafa bırakacak olursak, onun eserlerini okumaya başladığınız zaman kendinizi ondan alıkoymanız zordur. Seyyid Kutub’un üslubunun lezzetine varanlar bunu bilirler. Ayrıca Seyyid Kutub bahsettiğim gibi ciddi bir edebiyatçıdır ve öyle ki eğer Müslüman olmasaydı kesinlikle bir Nobel ödülüne layık görülürdü, bu derece ciddi bir edebiyatçıdır. Kendisinin böyle bir şeye ihtiyacı yok, çünkü kendisi Rabbimizin şehitlik gibi en güzel lütfuna mazhar olmuştur. 

Seyyid Kutub’un beni en çok etkileyen iki eseri; Kur’an-ı Kerim’de Edebi Tasvir kitabı ve İslami Tasavvurun Özellikleri ve Esasları’dır.  Bunlardan ilki kendisinin “cahili dönemim” diye tabir ettiği dönemde yazılmıştır, diğeri ise en son yazdığı müstesna eserlerden birisidir. Kardeşi Muhammed Kutub, Seyyid Kutub’un İslami Tasavvurun Özellikleri ve Esasları kitabı için “Kardeşim o esere fikrinin usaresini/özünü koydu” diyor.  O eserde üzerinde çok durulması, düşünülmesi ve kavranması gereken meseleler bulunuyor. Kur’an-ı Kerim’de Edebi Tasvir adlı eseri birçok kimsenin düşünmediği şekilde Kur’an’ın edebi yönlerine dikkat çekmektedir. İslam tefsir tarihinde İcaz’ul-Kur’an üzerine yazılmış eserler arasına girebilecek ama aynı zamanda son derece farklı özellikte bir eserdir. Ben o eseri okuduktan sonra Kur’an-ı Kerim’i daha farklı anlamaya başladım ve daha farklı zevkine vardım diyebilirim. Tefsirine bir giriş olarak bu eserin okunması tefsirinin anlaşılmasını kolaylaştırır ve ondan istifadeyi arttırır. 

Seyyid Kutub’u okurken bazı yanlış saplantılara düşmemek için Seyyid Kutub’un kılavuzu mesabesinde olan kardeşi Muhammed Kutub’un eserleri de okunabilir. Bizim Seyyid Kutub, Muhammed Kutub, Mevdudi,  Hasan El-Benna, Enver Cundi, Halidi gibi müellifleri sık sık okumamız gerekiyor. Çünkü her türlü düşüncenin piyasada olduğu bitpazarında fikirlerin iyisini, sağlamını ayırt edebilmek için çağımızın müelliflerini anlamaya çok büyük ihtiyacımız var. Hiç birimizin bundan vareste kalamayacağını düşünüyorum. 

 

Mehmet Kurşunlu: Seyyid Kutub’a ithaf edilen “Beni Niçin İdam Ettiler?” eseri hakkında ne söylemek isterseniz?

M. Beşir Eryarsoy: Öncelikle idam edilen bir kişinin bu isimde bir kitap yazması aklen mümkün değildir. Biz bu kitabın hakikatini Muhammed Kutub’a sorduk. Muhammed Kutub kitabın muhtevasının büyük bir bölümünün doğru olduğunu söyledi. Peki kitabı kim neşretti? El-Ehram’ın başyazarı Muhammed Hasan Heykel mahkeme zabıtlarına ulaştı, o zabıtlara göre kitabı meydana getirdi. O zaman El-Ehram’la birlikte yanılmıyorsam İngiltere’de yayınlanan Arap gazetesi Eş-Şarku’l-Evsat ile beraber yayınlandı. Oradaki bilgilerin büyük bölümü zabıtlardan oluşuyor. Muhammed Kutub eserin büyük bir bölümümün kardeşine ait olduğunu kabul etmekle beraber ne kadarının Seyyid Kutub’a ait ne kadarının zabıtlara ulaşarak onları bu isimle yayınlayan Hasan Heykel’in bir şeyler kattığının tespit edilmesi için tetkik edilmelidir, demiş ve kendisinin o zaman için böyle bir imkanının olmadığını eklemişti. Muhammed Kutub’tan bu eserin hikayesini bu şekilde dinlemiştim.

Rabbim her ikisine rahmet eylesin, eserlerinden istifade etmeyi bizlere nasip eylesin. Rabbim hepimize muvaffakiyetler versin.

 

* Bu metin M. Beşir Eryarsoy Hocamızın Davet ve Kardeşlik Vakfı’nın “Şehadetinin 54. Yılında: Şehit Seyyid Kutub” panelindeki konuşmasının yazıya aktarılmasıdır.

 

SEYYİD KUTUB’U ANLAMAK[1]

Mehmet Kurşunlu: Seyyid Kutub Türkiye’de doğru ve yeterince anlaşılmış mıdır? Ne tür yanlış anlaşılmalara mahal verilmiştir? Bununla beraber kendisinin ifadesiyle “Benim bir cahiliye dönemim bir de İslamî dönemim oldu” demektedir. Bu durum, Seyyid Kutub’un 1948’de Amerika’ya gitmeden önce İslamî kimlikten ari olan bir şahıstı gibi değerlendirmelere neden olmuştur. Bu değerlendirme doğru mudur? Bazılarının dile getirdiği gibi önceden sosyalist miydi, sonradan mı İslam’a döndü? Bu konuyla alakalı neler söylemek istersiniz.

M. Beşir Eryarsoy: Malumunuz olduğu üzere şöyle bir söz vardır: “Sen istediğin kadar güzel anlat, anlatabildiğin karşındakinin anlayabildiği kadardır.” Ben bir de buna “anlamak isteme arzusu”nu ekliyorum. Yani saptırmadan, sağa sola bükmeden doğru anlamak için çaba harcamamız lazım. Bu olursa kişinin anlayış kapasitesi nispeten yetersiz bile olsa en azından anlayabildiklerini doğru anlar, doğru idrâk eder, doğru yorumlamaya çalışır.

Seyyid Kutub için işin bu tarafı da oldukça önemlidir. Çünkü Seyyid Kutub gerçekten edip bir insandır. Arapça nesrini çok akıcı kullanabilen, kelime haznesi çok zengin, düşünce ufku çok geniş, anlatım kabiliyeti çok mükemmel birisidir. Dolayısıyla böyle bir yazarı, mütefekkiri, ilim adamını idrak edebilmek için muhataplarının iyi niyetle birlikte onun sahip olduğu niteliklerede belli bir ölçüde sahip olmaları gerekir. Bunlar olmazsa yeterli ölçüde anlama olmaz, hatta yanlış anlama dahi olabilir. Eğer kötü niyetimiz varsa yetersiz ve yanlış anlamanınyanında o kişiyisapkın dahi ilan edebiliriz. Kanaatimce bu herkes için geçerlidir.

Kitabullah’ı da Rasulullah’ın sünnetini de ilim adamlarını da anlayabilmek için bir muhatap olarak belli bir seviyeyi yakalamış olamak lazım. Bu nitelik olmayınca, bazı hallerde yetersizlikle beraber kötü niyet de eklenirse artık -deyim yerindeyse- pirincin taşını ayıklamak gerçekten zor olur.

Dolayısıyla buradan hareketle diyebiliriz ki Seyyid Kutub doğru bir şekilde anlaşıldığı gibi yanlış olarak anlaşılıp yorumlandığı alanlar da olmuştur. Gilles Kepel’in “Peygamber ve Firavun” isimli bir kitabı var. Peygamber ve Firavun’dan kasıt Seyyid Kutub ve Cemal Abdulnasır’dır. Kitabın ön sözünde Seyyid Kutub o kadar güzel anlatılmış ki bu kadar güzel anlatan kim diye merak ettim. Gilles Kepel’in kitabına önsöz yazan kişinin asrımızın en sinsi müşriklerinden birisi olan Montgomery Watt olduğunu gördüm. Okumamış olanlar varsa tavsiye ederim. Tabi kendilerine göre birtakım değerlendirmeleri, yorumları var, okurken onları hesaba katmak lazım. Demek istiyorum ki sizler eğer doğru anlama gücüne sahipseniz muhatabınızla aynı kanaatleri paylaşmasanız bile doğru olarak anlarsınız.

Türkiye’de ve dünyada ya bizden kaynaklanan veya etkilendiğimiz kişilerden kaynaklanan çeşitli nedenlerden dolayı, farklı eğilimlere sahip kimse ve gruplar ya da cemaatler tarafından Seyyid Kutub’un yeteri kadar anlaşılmadığını söyleyebiliriz. Bununla beraber yeterli, doğru, isabetli ve yerinde anlayan bir kitlenin de olduğunu söylemek mümkündür. Yanlış anlayan veya anlamak istemeyen tarafın sesleri daha fazla çıksa bile Türkiye’de Seyyid Kutub’u doğru ve isabetli bir şekilde anlayanların daha fazla olduğuna inanıyorum daha fazla olduğuna inanıyorum, bu kimselerin az bir yekûn olmadığını düşünüyorum.

Seyyid Kutub’un tefsiri üç defa tercüme edildi. İlk tercümesi on altı ciltti. Ondan sonraki ciltler yanılmıyorsam onar cilt olarak çıkartıldı. Eğer ciddi bir şekilde yayın tarihine bakılacak olursabu kadar büyük hacimdeki bir eserin Türkiye yayın tarihinde en çok satılan ve okunan kitaplar arasında olduğunu söyleyebilirim.

Bu durum “SeyyidKutub, tekfirci ve terörist düşüncenin beslendiği kaynaktır” gibi değerlendirmelerin isabetli olmadığını gösteriyor. Eğer gerçekten öyle olsaydı kitapları bu kadar okunan bir müellifin eseri dolayısıyla birkaç kişi “terörist” olmazdı. “Seyyid Kutub’un fikirleri DAİŞ’i doğurdu” türünden sözler doğru olsaydı eğer, DAİŞ’in bu kadar az, bu kadar çabuk tükenen bir hareket olmaması gerekirdi. Kaldı ki ne Seyyid Kutub’un ne de bir noktadan itibaren onun beslendiği İhvan’ın terörü beslemek gibi bir sonuç vermediği Amerika’nın dahil kabullenmek durumunda kaldığı bir hadisedir. Dolayısıyla Seyyid  Kutub’un gerek dünyada gerek Türkiye’de -belli sınırlar dahilinde olsa da- doğru anlaşıldığını düşünüyorum. Okuyanlar, ilgilenenler, art niyetli olmayanlara Allahu Teala doğru anlamayı nasip etmiştir, diye düşünüyorum.

Seyyid Kutub’un doğru anlaşılabilmesi için ayrıca makalelerinin, eserlerinin kronolojisini göz önünde bulundurmak lazım. Seyyid Kutub’un köydeki çocukluk hayatını anlattığı “Tıflunmine’l-karye: Köyden Bir Çocuk isimli bir kitabı vardır. Ben o romanı okudum, orada cahiliyyeden bir iz görmedim. “Eşvâk: Dikenler” diye başka bir romanı var, çok temiz, Müslüman genç bir insanın birisini sevmesini dile getiriyor. Daha sonra edebi eserleri ve çalışmaları var. Taha Hüseyin Fişşı’r’ı-’l-Câhilî diye yazdığı kitapta İslam edebiyatına ve Kur’an’a saldırıyor. Seyyid Kutub“cahili dönemim” dediği o dönem içerisinde dahi Taha Hüseyin’e karşı İslam’ı ve Kur’an-ı Kerim’i müdafaa ediyor.

Peki Seyyid Kutub’un“cahiliye dönemim” dediği döneme ait eserleri hangileridir? İslam ve Medeniyetin Problemleri, İslam ve Kapitalizm Çatışması, İslam’da Sosyal Adalet, İslami Etütler ve buna benzer eserler. Bu eserlerde İslâm’ı çağımızın insanına doğru anlatmak ve onu İslâm’ı doğru anlaya davet etmek gibi biamacı gözetlediğine göre, bu döneme niçin “cahiliye dönemim” diyor?

Seyyid Kutub kendi kanaatine göre kendini değerlendiriyor. Buna göre o döneminde İslam’ı bütüncül değil parçacı/bölümler halinde bir yaklaşımla anlamış ve değerlendirmiştir. Ama Hasan El Benna’yıveİhvan’ı tanımaya başladıktan sonra İslam’ın hayatı tamamıyla kuşatıcı olduğunu yani imanın aynı zamanda bir akide, bir ibadet, bir amel, bir siyaset, bir cihad, bir hayata bakış, bir kainat yorumu olduğunu idrak ediyor. Daha önce İslam’ı bu şekilde kapsamlı bir şekilde idrak etmediği için bu eserleri yazdığı ve onlardaki parçacı anlayışının düşüncelerini dile getirdiği o dönemi için “cahiliye dönemim” diyor ve bu dönemi yaklaşık Amerika’ya gittiği dönemlere kadar devam ettiriyor.

Bu döneminde Seyyid Kutub ciddi edebi çalışmalar da yapıyor. Edebi Eleştirinin Esesları ve Yöntemleri isimli bir eser yazıyor. Bu kitap ile Seyyid Kutub’un edebî bakımdan oldukça yüksek seviyede olan bir edip olmanın yanı sıra edebî bir münekkit olduğunu da görüyoruz.

Sosyalist olmasına gelince ben hiçbir ciddi eserde sosyalist olduğuna dair bir delile rastlamadım. Seyyid Kutub’un sosyalist olmasına mütedeyyin bir ailede yetişmesi, anne babasından aldığı terbiye, Kur’an-ı Kerim’i erken yaşta ezberlemesi zannedersem engel olmuştur.

Kendisi babasının vefatı nedeniyle kardeşlerine adeta hem ağabeylik hem babalık hem hocalık yapıyor, onlara kişilik kazandırıyor. Kardeşi Emine ile alakalı harika bir anekdot var. Daha lise öğrencisi iken öğrenci arkadaşlarıyla pikniğe gitmek istiyor, abisi Seyyid Kutub gitmesine taraftar değil ama engellemiyor. “Tamam, madem istiyorsun git” diyor. Emine gidip geldiğinde abisi yüzünün asık olduğunu görüyor, sebebini sorunca Emine “Ben bir daha böyle bir yere gitmeyeceğim. Piknikteki erkeklerin kızların karışık olması, aralarındaki münasebet hoşuma gitmedi” diyor. Bakın Seyyid Kutup kardeşlerini bu şekilde yetiştirmiş bir insan.

Sosyalist olduğuna dair delil olsa bunu kabul eder insanların zaman zaman sapabileceğini, sonrasında hidayet bulabileceğini söyleriz. Fakat bu iddiaların gerçekle bir alakası olduğunu zannetmiyorum. Seyyid Kutub’un hayatıyla ilgilenen ne Müslim ne gayrimüslim kimsenin bunu iddia ettiğini gördüm. Bu nasılsa bir şekilde Türkiye’de söylenmiş, ancak esaslı bir dayanağı yoktur.

Mehmet Kurşunlu:Hocam SeyyidKutub’un İslami düşüncesinin temellerini özetleyebilir misiniz?

M. Beşir Eryarsoy: SeyyidKutub dahil insanları anlamanın doğru bir şekilde idrak etmenin yolu siretlerini ve tedvin edilmiş ise söylediklerini, yazdıklarını okumaktan geçer. Siretlerini ve teliflerini okumadan, tetkit etmeden, anlamadan bir değerlendirme yapmak haksızlıktır. Bu haksızlık yalnız Türkiye’de bazı kimseler tarafından işlenmiyor. Dünyanın her tarafında bu türden haksızlıklara şahit olmak mümkündür. Bu türden haksızlıklar -kasıtlı yapılmıyorsa- aynı zamanda cehaletin de göstergesidir. Yani bir kimse hakkında bir iddiada bulunacağımız zaman o iddia için ispata ihtiyaç vardır.

“Seyyid Kutub ehl-i sünnet dışındadır” iddiasını öne sürenler bu iddianın delillerini ortaya koymakla mükelleftirler. Hayatından olsun yazdıklarından olsun bu iddianın belgeleri nedir, bunların ortaya konulması gerekmiyor mu? Delil yoksa eğer, bu türden iddiaların da zerre kadar kıymeti yoktur. Ayrıca ehl-i sünnetin tekelini elinde bulundurmak kimsenin haddine değildir. Ehl-i sünnetin kriterleri var, ne zaman ve niçin ortaya çıktığı, ne anlamda kullanıldığı bellidir. Ehl-i sünnet özellikle İslam’ın ilk asırlarından beri Haricilik, Şiilik, Mutezilîlik ve benzeri kanaatlerin herhangi birisini savunmayan ve onların dışında bir akide ve duruşa sahip olan ve ümmetin en büyük kısmının temsil eden kimseler için kullanılmıştır.

Seyyid Kutub’un gazeteci olduğunu söyleyerek onu hafife alma çabaları da var. Gazeteci olmak İslam’ı bilmeye mani midir? O zaman herkesi mesleği dolayısıyla İslam hakkında görüş beyan edemez duruma getiririz. Bir insanın icra ettiği ve öne geçtiği iş dolayısıyla o kişi ne ehl-i sünnetten çıkar ne âlim olmaktan.

Seyyid Kutub’un alim olmadığını söyleyenlerin iddialarına karşılık tefsirini veya bir eserini okumak yeterlidir. Tabi öncelikle alim nedir bu soruya cevap vereceğiz, alim kime denir, bunun standartlarını belirleyeceğiz, bu standartlar muttefakun aleyh standartlar olacak. Alim var nakkal yani duyduğunu hatta okuduğunu ancak papağan seviyesinde aktaran var. Önemli olan nakillerden bir şey harman edebilmektir. Seyyid Kutub bilgilerden harman edecek kadar alim bir insandır.

Meselâ, Enfal, Nisa, Tevbe surelerinin mukaddimelerinde çok nefis tespitleri var. Orada bir çok kimsenin yeni yeni ilgilendiğini gördüğümüz ayetleri tarihlendirme metoduyla -ama tarihselcilşik iddialarına zemin hazırlamak gibi bir kası gütmeksizin- surenin nüzul sürecini ve nüzul dönemini tespit etmek için sireti nasıl ele aldığını, Kur’an-ı Kerim’in ayetlerinin muhtevası ile siretteki olaylar arasında harika bir münasebet kurarak bu işi yaptığını görüyorsunuz. Bu bir ilim değil de bir “gazetecilik” ise böyle gazeteciliğin artmasını temenni ederiz.

Dolayısıyla çamur at izi kalsın türünden mesnetsiz iddialar ortaya atmak Müslüman ahlakı değildir, Müslümana yakışmaz. Bir kimseyi bütün kanaatleri ile kabul etmek durumunda değiliz. O sadece Rasulullah’a ait bir özelliktir. Ama biz herkesi Kur’an ve Rasulullah’ın sünnetini ölçü alarak kabul veya reddetmek durumundayız.

Seyyid Kutub bir müfessir olarak karşımızdadır, İslami bir mütefekkir ve alim olarak karşımızdadır. Reddedilecek bir durumu varsa yine onu İslam ölçüleriyle reddedeceğiz. Görüşlerinin şurası şu ayet, hadis veya İslam’ın ilkesi ile terstir diyeceğiz.

Seyyid Kutub birçok kimsenin “fincancı katırlarını ürküttüğü” için Müslümanlar ve gayrimüslimler arasından ondan rahatsız olanlar çıkmıştır. Allah rahmet eylesin SeyyidKutub bazılarının rahatını, konforunu bozdu. Bazılarını ise kendisine getirdi, bizim neslimizin ve hala birçok Müslüman’ın önünde deniz feneri vazifesi görmektedir. Birçok kimseye rehberlik edebilir, yeter ki biz onu iyi bir şekilde anlatabilelim, anlayabilelim.

SeyyidKutub’un en önemli özelliği İslam’ı bir bütün olarak ortaya koyması ve o bütünlüğü içerisinde İslam’ın cahiliyyeden ayrıştırılması, İslam’ın gayri İslami inanç, anlayış, görüş, hal, tutum ve tavırlarla bağdaşmayan özelliği ile ortaya koymasıdır. Seyyid Kutub’u doğru anlamak isteyenlere Fî Ẓılâli’l-Ḳurʾân’ı baştan sona okuyun demiyorum ama İslam Düşüncesi adıyla Türkçeye tercüme edilen eserini mutlaka okumalarını tavsiye ederim. Arapça bilenlere bilhassa Arapçasından okumalarını tavsiye ederim. O zaman Seyyid Kutub’un İslam’ı ne kadar ihatalı, Kur’an-ı Kerim’i ne kadar iyi idrak ettiğini ve özellikle günümüz insanının anlaması gereken boyutlarda ne kadar müstesna şekilde kavrayıp aktardığını görürsünüz.

Kardeşi Muhammed Kutub onun öğrencisidir, onu en iyi anlayan, en iyi okuyan ve yorumlayanlardan birisidir. Muhammed Kutub İslam Düşüncesi kitabı için “o bu kitabına fikrinin üsaresini/konsantresini koydu” demektedir. Seyyid Kutub’u aynı zamanda Muhammed Kutub kapısından girerek de anlayabilirsiniz. Çünkü gerçekten Muhammed Kutub’un eserleri Seyyid Kutub’un doğru, sağlıklı anlaşılmasına, onun boş bıraktığı yerleri dolduracak şekilde bir işlev görmektedir.

Mehmet Kurşunlu:Seyyid Kutub’un cezaevi sürecinde Fî Ẓılâli’l-Ḳurʾân ve Yoldaki İşaretler gibi yazdığı eserleri bulunuyor. Cezaevi sürecinin onun bu eserleri ortaya çıkarmasında nasıl bir etkisi olmuştur?

M. Beşir Eryarsoy: Bir ara kardeşi Rahmetli Muhammed Kutub ile Türkiye’ye geldiği bir zamanda bir araya gelmiştik. Birisi “Üstad hapishane hatıralarınızı çok merak ediyoruz, onları yazdınız mı, yazmayı düşünür müsünüz?” diye sordu. Bir süre durduktan sonra “Bunlar bizimle Rabbimiz arasında kalsın istiyorum” dedi. Merhum Seyyid Kutub da hapishanede çektiği çilelerden, gördüğü işkencelerden –benim bildiğim kadarıyla- tek kelime ile hiçbir yerde söz etmez. Bazı şeyleri onunla beraber zindanda olanlardan hapishane şartlarının ağırlığını öğreniyoruz. Zeynep Gazali’nin (Allah rahmet eylesin) bir kadın haliyle Zindan Hatıraları’nda yazdıklarını okursak Seyyid Kutub ve benzerlerinin de en azından bu kadar bir çile ve zulüm ile karşı karşıya kaldıklarını tahmin etmek zor olmaz. Günümüz Mısır zindanlarındaki “Müslüman mahkûm”hastalara tedavi imkânı verilmediğini, ilaçların temin edilmediğini, kendilerini savunma imkanı verilmediğini duymuşsunuzdur, bunun gibi pek çok hukuksuzlukların olduğu aşikar. Tüm bu olumsuzlukların, mahrumiyetlerin olduğu yerde Seyyid Kutub kitabına verdiği isime uygun bir şekilde Kur’an’ın Gölgesi’nde yaşama nimetini tadıyor. O nimet sayesinde zindanda çektiği zorluklar, sıkıntılar hükümsüz kalabiliyor.

Kaynağını şuan için hatırlamıyorum, cezaevinde görevli birisi Seyyid Kutub’un yazdıklarını gizli bir şekilde dışarı çıkartıyor ve kağıt kalemin cezaevine gelmesini sağlıyor. SeyyidKutub’un o dönemde cezaevi şartları içerisinde tefsirinde faydalanacağı kitaplar hiç yok. Özellikle İbn Kesir ve başka tefsirlerden yaptığı nakiller çoğunlukla zindandan çıktığı o kısa dönemde ve ikinci tutuklanmasından önceki dönemde eklediği şeylerdir. Ya da bazılatına göre elinin altında İbnKesir’den başka kayda değer bir eser yoktu.

Seyyid Kutub yanılmıyorsam İslam’da Sosyal Adalet kitabında: “Bu satırların yazarı yirmi beş yılını aralıksız okumakla geçirmiş birisidir. Bu okuma dönemimde de doğu ve batıya ait okunmaya değer her şeyi okumaya çalıştım ve bundan pişman değilim” diyor. SeyyidKutub İslami alt yapısından ve muhakemesinden o kadar emin ki okunmaya değer bulduğu her tür kitabı okumaktan geri durmuyor. Eğer öyle bir endişesi olsaydı onları eleştirecek gücü kendisinde bulamazdı. Bu manada Fî Ẓılâli’l-Ḳurʾân’ı ve diğer eserlerini okuduğunuz zaman İslam dışı medeniyet ve felsefelerle hesaplaşan bir müellif, mütefekkir bir Müslümanla karşı karşıya olduğunuzu görürsünüz.

Muhammed Kutub’un yetişmesine o kadar çok katkıları oluyor ki Muhammed Kutub İslam’ın Etrafındaki Şüpheler ve 20. Asrın Cahiliyyesi gibi ciddi eserler ortaya koyabilmiştir. Seyyid Kutub ve kardeşi Muhammed Kutub materyalizmle en ciddi hesaplaşan yazarlar arasında yer alıyor. Çünkü okumaktan, bilgi sahibi olmaktan çekinmemişlerdir.

Benim anladığım kadarıyla zindanda Fî Ẓılâli’l-Ḳurʾân’ın fikri veyahut da ayetlerin kendisine verdiği ilhamları yazabilmiştir. İlmi eserlere müracaatlara özellikle onun en önemli dayanağı olan İbn Kesir tefsiri, İbn Hişam’ınSiret’ine zannedersem hapishaneden çıktığı ara dönemlerde tefsirindeki boşlukları doldurmuştur. Bu konuları onun siretini çalışanlar tetkik edebilirler.

Mehmet Kurşunlu: Seyyid Kutub’un fikirleri 1960-70’lerin atmosferinde mi kalmıştır yoksa hala günümüze hitap etmekte midir?

M. Beşir Eryarsoy: Merhum Seyyid Kutub bir insanın fikirlerinin, inançlarının, ilkelerinin yaşamasının sırrını yaklaşık olarak şu benzetmeyle dile getiriyor: “Bizim düşüncelerimiz bir mum gibidir, o mumun yanıp tutuşması ile etraf aydınlanır. Biz de gerektiğinde fikirlerimiz ve davamız uğrunda ölümü göze alabilirsek etrafımızı aydınlatırız.” Hatırımda yanlış kalmadıysa aşağı yukarı bu manada görüşlerini ifade etmektedir. Yani Seyyid Kutub’un demek istediği şudur:  İnsanın evvela söylediği, yazdığı, telkin ettiği; başkalarına buraya gelin, dediği bir kanaati varsa evvela o kanaatinin ifade yerindeyse canlı şahidi, o fikirlerin o davanın canlı temsilcisinin bizzat kendisi olması lazımdı. Eğer bu kanaatlerini yüce ve değerli görüyorsa, bu fikirler bütün insanlığı kendisine çağıracak kadar büyük bir kıymet ifade ediyorsa aynı zamanda gerektiğinde onu canını ortaya koyarak yaşatabilmesi lazım.

Seyyid Kutub idam edilmeden önce bir rüya görüyor. Bir kavanoz bal kırılıyor ve her tarafa dağılıyor. Şehadetiyle İslam’ın etrafa yayılacağı manasını çıkartıyor bu rüyasından. Nasır’dan af dilemesini söylemek üzere yanına gönderilen kız kardeşi bunu anlatıyor. Bu rüyayı o zaman ona anlatıyor.

Bir fikrin ve onun mahsulünün uzun süre yaşayabilmesi onu ortaya koyanın veya bir eserinizin, bir çalışmanızın uzun süreli olması sizin onun için çektiğiniz çile ile veonun uğrunda çektiğiniz sancının gerek fikir, gerek ruh, gerek akıl veya bedeni boyutlarıyla doğru orantılıdır.. O fikir ve dava için harcadığınız mesainin çok yoğun olması gerekiyor. Bu yoğunluk ne kadar çoksa o fikirlerin, o kanaatlerin, o düşüncelerin ömrü ve etkinliği o kadar çok olur.

Seyyid Kutub’un çağımızda İslam’ın diriltici nefesini yeniden hatırlatırcasına yazdıkları ve ortaya koyduğu çaba bir çilenin mahsulüdür. Onun fikirlerinin, düşüncelerinin etkileyici ve etkin olmasının sebebi yazdıklarına canını feda edecek kadar, özür dilemeye tenezzül etmeyecek kadar kıymet vermesindendir.

Dolayısıyla Seyyid Kutub sadece bir yazar bir müellif değildi. Yazdıklarına inanan, söylediklerine iman eden ve gerekirse bunun bedelini ödemekte tereddüt etmeyen bir mümindi. Bu imanın etkisiyle onun eserleri günümüze kadar gelebilmiştir. Fakat ben şahsen arzu ederim ki insanlarımız, gençlerimiz, hatta Seyyid Kutub’u iyi okuduğunu zannedenlerimiz bile zaman zaman belli periyotlarda onun bazı kitaplarını, bazı eserlerini okuyarak kendilerini tazelesin, üzerlerine birikmiş tozları Seyyid Kutub’un müstesna üslubuyla üzerlerinden atsın.

İslam’ın perspektifi ile konuşan, ifade yerindeyse çağının ötesine zaman ve mekana kayıtlı olmayarak konuşan ve yazanların zamanı geçmez. SeyyidKutub’un bunlardan birisi olduğunu düşünüyorum.

Mehmet Kurşunlu: Hiç tefsir okumayan bir kişi tefsir okumaya Fî Ẓılâli’l-Ḳurʾân’dan başlayabilir mi?

M. Beşir Eryarsoy: Seyyid Kutub’un tefsirini okumak için önceden bir tefsir okumayı gerektiren bir durum yok. Tefsirlerin birçoğu için bunu söyleyebiliriz. Tefsirlerin asıl misyonu müfessirin kendi şartları içerisinde Kur’an-ı Kerim’den anlaşılması gerekeni ilmî araştırmaları neticesinde ulaştığı ve doğruluklarına kanaat ettiği sonuçları ortaya koymasıdır. Dolayısıyla tefsirler arasında bir öncelik sonralık yapılmasına gerek olmayabilir. Belki Arapça tefsir okuyacaklar için ibarelerinin zorluğu nedeniyle bir kademelendirme yapılabilir. Belki bir kimse rivayet ağırlıklı bir başkası dirayet ağırlıklı tefsir okumak ister, bu isteğe göre öncelik sonralık belirlenebilir. Hiç tefsir okumamış birisi isterse Fî Ẓılâli’l-Ḳurʾân’dan da okumaya başlayabilir, Mevdudi’nin tefsirinden de başlayabilir, başka herhangi bir Türkçe tefsirden de başlayabilir. Önemli olan onun neye ihtiyaç duyduğudur. Elverirki orada anlatılanları doğru bir şekilde anlayabilecek istidat ve kabiliyette bulunsun.

Mehmet Kurşunlu: Tasavvufçulardan bazıları Seyyid Kutub’un mezhepsiz olduğunu iddia ediyor, bu konuda ne demek istersiniz?

M. Beşir Eryarsoy: Seyyid Kutub benim bildiğim kadarıyla mezhepsiz değildir. Seyyid Kutub’la görüşmemiz yaş itibariyle mümkün olmadı ama kardeşi Muhammed Kutub’la uzun zaman görüşme imkanım oldu. Beraber çok namaz kıldık, Şafii mezhebine uygun olarak namazını kılıyordu.

Seyyid Kutub kendi tefsirinde fıkhi ve kelami ihtilaflara girmemeyi bir prensip olarak belirlemiştir. İmam Kurtubi tefsirinde fıkhi ihtilaflara oldukça geniş yer ayırmıştır. Fahruddin Razi itikadi ve kelami meseleleri oldukça tafsilatlı bir şekilde ele almıştır. İsmail Hakkı Bursevi veya Sadrettin Konevi tasavvufi konuları tefsirlerinde geniş bir şekilde işlemiştir. Her müfessir her konuyu sonuna kadar işlemek durumunda değildir, ayrıca bu konulara girmemesi onu reddettiği manasına gelmez. Bu bir tefsir yöntemidir, tefsir üslubudur.

Seyyid Kutub fıkhi meseleler geldiği vakit o konuları anlatmıyor. Mesela savaşta korku namazını Seyyid Kutub namazın ehemmiyeti noktasında ele alır, namazın ehemmiyetini vurgular ama korku namazını fıkıh kitaplarında ele alındığı tafsilâtıyla ele almaz. Cihad ile namazın ne kadar birbiriyle iç içe, ne kadar özdeş ve birbirinden ayrılmaz olduğunu ve iman şemsiyesi altında bunların nasıl yoğrulduklarını anlatır. Korku namazının nasıl kılınacağı ile alakalı fıkhi meseleleri fıkıh kitaplarına bırakarak tefsirinde bu konulara girmez. Seyyid Kutub’un mezhebi ihtilaflara girmeyişi kendisinin mezhepsiz olduğu manasına gelmez. Seyyid Kutub’un mezhepsiz olduğuna dair delilin olmayışı ve kardeşi Muhammed Kutub’un Şafii olduğunu göz önünde bulunduracak olursak onun bir mezhebe müntesip olduğunu söyleyebiliriz.

Ayrıca her insanın eksiği hatası olabilir. Okuyucu ve hitabı dinleyen insan Kur’an-ı Kerim’in belirttiği tutumu sergileyebilmelidir. Ayet-i kerimede şöyle buyruluyor: “Sözü dinleyip de onun en güzeline uyanlar var ya, işte onlar Allah’ın hidayete erdirdiği kimselerdir. İşte onlar akıl sahiplerinin ta kendileridir.” (Zümer, 18) Cenab-ı Allah bize koyunun kaval dinlediği gibi siz de söz dinleyin demiyor. Sözleri dinleyin ve bu sözler arasında seçim yapabilecek kabiliyetinizi devreye sokun ve o kabiliyetinizle en güzel olana tabi olun, bunun Kur’an-ı Kerim ve açıklaması olacağını göreceksiniz diyor. Müslim olsun gayr-i Müslim olsun tüm insanların sahip olduğu sıkıntıların başında bu geliyor. Çoğumuz maalesef koyun gibi dinliyoruz ama böyle dinlememek gerekir. Öncelikle sözü dinleyeceğiz ve en güzelini bulmak ferasetini, becerisini, tecrübesini, dikkatini, maharetini göstereceğiz. Doğruyu seçmenin hatta doğrular arasında en doğruyu seçmenin de bir çilesi ve iradesi olmalıdır. Akıllı insana yakışan budur.

Şunu da eklemek istiyorum: Seyyid Kutub’u okumak için Arapça öğrenmeye değer. Yorulma halinizi bir tarafa bırakacak olursak, onun eserlerini okumaya başladığınız zaman kendinizi ondan alıkoymanız zordur. Seyyid Kutub’un üslubunun lezzetine varanlar bunu bilirler. Ayrıca Seyyid Kutub bahsettiğim gibi ciddi bir edebiyatçıdır ve öyle ki eğer Müslüman olmasaydı kesinlikle bir Nobel ödülüne layık görülürdü, bu derece ciddi bir edebiyatçıdır. Kendisinin böyle bir şeye ihtiyacı yok, çünkü kendisi Rabbimizin şehitlik gibi en güzel lütfuna mazhar olmuştur.

Seyyid Kutub’un beni en çok etkileyen iki eseri; Kur’an-ı Kerim’de Edebi Tasvir kitabı ve İslami Tasavvurun Özellikleri ve Esasları’dır.[2] Bunlardan ilki kendisinin “cahili dönemim” diye tabir ettiği dönemde yazılmıştır, diğeri ise en son yazdığı müstesna eserlerden birisidir. Kardeşi Muhammed Kutub, Seyyid Kutub’unİslami Tasavvurun Özellikleri ve Esasları kitabı için “Kardeşim o esere fikrinin usaresini/özünü koydu” diyor.  O eserde üzerinde çok durulması, düşünülmesi ve kavranması gereken meseleler bulunuyor. Kur’an-ı Kerim’de Edebi Tasvir adlı eseri birçok kimsenin düşünmediği şekilde Kur’an’ın edebi yönlerine dikkat çekmektedir. İslam tefsir tarihinde İcaz’ul-Kur’an üzerine yazılmış eserler arasına girebilecek ama aynı zamanda son derece farklı özellikte bir eserdir. Ben o eseri okuduktan sonra Kur’an-ı Kerim’i daha farklı anlamaya başladım ve daha farklı zevkine vardım diyebilirim. Tefsirine bir giriş olarak bu eserin okunması tefsirinin anlaşılmasını kolaylaştırır ve ondan istifadeyi arttırır.

 

Seyyid Kutub’u okurken bazı yanlış saplantılara düşmemek için Seyyid Kutub’un kılavuzu mesabesinde olan kardeşi Muhammed Kutub’un eserleri de okunabilir. Bizim Seyyid Kutub, Muhammed Kutub, Mevdudi,  Hasan El-Benna, Enver Cundi, Halidi gibi müellifleri sık sık okumamız gerekiyor. Çünkü her türlü düşüncenin piyasada olduğu bitpazarında fikirlerin iyisini, sağlamını ayırt edebilmek için çağımızın müelliflerini anlamaya çok büyük ihtiyacımız var. Hiç birimizin bundan vareste kalamayacağını düşünüyorum.

 

Mehmet Kurşunlu: Seyyid Kutub’a ithaf edilen “Beni Niçin İdam Ettiler?” eseri hakkında ne söylemek isterseniz?

M. Beşir Eryarsoy:Öncelikle idam edilen bir kişinin bu isimde bir kitap yazması aklen mümkün değildir. Biz bu kitabın hakikatini Muhammed Kutub’a sorduk. Muhammed Kutub kitabın muhtevasının büyük bir bölümünün doğru olduğunu söyledi. Peki kitabı kim neşretti? El-Ehram’ın başyazarı Muhammed Hasan Heykel mahkeme zabıtlarına ulaştı, o zabıtlara göre kitabı meydana getirdi. O zaman El-Ehram’la birlikte yanılmıyorsam İngiltere’de yayınlanan Arap gazetesi Eş-Şarku’l-Evsat ile beraber yayınlandı. Oradaki bilgilerin büyük bölümü zabıtlardan oluşuyor. Muhammed Kutub eserin büyük bir bölümümün kardeşine ait olduğunu kabul etmekle beraber ne kadarının Seyyid Kutub’a ait ne kadarının zabıtlara ulaşarak onları bu isimle yayınlayan Hasan Heykel’in bir şeyler kattığının tespit edilmesi için tetkik edilmelidir, demiş vekendisinin o zaman için böyle bir imkanının olmadığını eklemişti. Muhammed Kutub’tan bu eserin hikayesini bu şekilde dinlemiştim. Rabbim her ikisine rahmet eylesin, eserlerinden istifade etmeyi bizlere nasip eylesin. Rabbim hepimize muvaffakiyetler versin.



[1] Bu metin M. Beşir Eryarsoy Hocamızın Davet ve Kardeşlik Vakfı’nın “Şehadetinin 54. Yılında: Şehit Seyyid Kutub” panelindeki konuşmasının yazıya aktarılmasıdır.

[2] Türkçeye İslam Düşüncesi  olarak tercüme edildi.

tefsir dersi 2020

Yazanlarımız