HAC, RUHU VARSA HACDIR

hac ruhu varsa hacdır faruk beşer

İbadetlerimizi ve bu arada haccı âdet ve alışkanlık olmaktan çıkarıp yeniden bilinçli kulluğa dönüştürmemiz gerekir. Bunun için bazı noktalara değinmekte yarar var.

Hac ve İsraf
Hac ve umrede göze batan hususlardan biri israftır ve israfın bir başka yönü de Allah'ın şiarlarına saygının gittikçe azaldığı, mükerreren yapılan hac ve umrelerdir. Parası olanlar için elbette bunun caiz olmadığını söyleyemeyiz. Ehl-i ilim için bazen gerekli de olabilir. Ancak mesele daha çok sevap alma melesi ise farz olmayan hac ve umreye harcanan paralarla insanın kendi ülkesindeki zorunlu hizmetlere destek çıkması, Müslümanların fikren, ilmen ve de hukuken mağlup oldukları günümüzde cihad anlamına gelir ve daha öncelikli olur.

Hacda keyif ve konfor aramak hoş olmaz. Resulüllah'ın ifadeleriyle “Hacı, üstü başı dağınık, toz toprak içinde olan insandır.” Elbette böyle olayım diye toprağa yatılmaz. Bunun anlamı, hacının keyif yapmaya zaman bulamamasıdır. Bu açıdan beş yıldızlı otellerde, Zemzem Tower'da hac yapmak ruhu çıkarılmış bir hac olsa gerektir. İnsan zengin olabilir ama orası ihramıyla dahi farklı görünüp imaj arama yeri değil, tevazu eğitimi, aciz bir kul olduğunu gösterme yeridir.

Hacda gördüğümüz önemli manzaralardan biri şudur: Çoğu insan işin şekil şartlarına gerekenden fazla sarılıp haccın asıl manevi boyutunu ihmal eder. Hac için görevli din hizmetlilerinin bir kısmı da bu şekilciliğe takılmakta etkili oluyor. Oysa olmazsa olmaz şekil şartlarına riayet tabii ki önemlidir ama asıl hac, dünyaya ait zaman ve mekândan çıkıp öbür âlemin zaman ve mekânını yaşama provasıdır. Haccın zamanın öbür âleme geçiş anı olduğu içindir ki, hacdaki bütün yorgunluklara rağmen kişi her seferinde yine oraya gidebilmenin özlemini yaşar. Elbette bunu prova olmaktan çıkarıp hakikate dönüştürebilecek maneviyata sahip pek çok hacı adayı ve görevlisi de vardır. Öncelikle her işin başı, sağlam bir niyettir. Bu sebeple hacca niçin gidiyorum sorusunun cevabı önemlidir.

Hac ve Cihad İlişkisi

Cihad; cehd ve gayretten gelir, Allah'ın sözünün hâkim olması için bir müminin bulunduğu şartlar neyi gerektiriyorsa onu Allah için ve heyecanla yerine getirme cehdidir cihad. Zaman ve zemine göre kalple, sözle, malla ve canla yapılabilir. Hangisi öncelikli ise önce onu yapmak o anın cihadıdır. Cihadın bireye ait olan tarafı olduğu gibi, devleti ilgilendiren yönü de vardır. Gruplar/fırkalar ulü'l-emre rağmen savaş kararı alırlarsa bu cihad değil, terör olur.

İkinci olarak bilmemiz gereken şudur: Sevap ya da günah açısından tabii ki amellerin dereceleri vardır. Kişinin hâlini ve iradesini hesaba katmadan, günah olan fiillerin bizatihi kendisi olarak günahın büyüğü küçüğü olabileceği gibi, sevap olan fiiller de öyledir. Ancak bazen bir bardak suyun hayat kurtardığı gibi, kendi içinde küçük olan sevap bir amel, öyle bir anda ve öyle bir samimiyetle/ihlasla yapılır ki, yapanı kurtarmaya yeter. Bu durum amellerin mükellefin şartlarıyla ilgili olan şahsi/sübjektif yönüdür.

İmdi, cihadla haccı ya da umreyi mükelleften bağımsız olarak düşündüğümüzde cihad hacdan da umreden de büyüktür ve önceliklidir. Ne var ki bu cihad İslâm topraklarının tehlikede olduğu ve herkesin katılımına ihtiyaç duyulduğu bir savaş hâlindeki cihaddır. İşte böyle bir cihad farz olan hacdan bile öncelikli hâle gelir. Çünkü böyle bir cihada destek olunmazsa İslâm elden gider ve kimse artık haccı da başka ibadetleri de yapamaz olur

Bu açıdan şu anlamdaki ayet-i kerimelere bakalım:

“Siz zannediyor musunuz ki, içinizden kimlerin Allah'tan, O'nun resulünden ve müminlerden başka bir gönüldeş edinmeden cihad edeceğini Allah bilmeyecek ve siz öylece bırakılacaksınız? Allah sizin ne yapacağınızı çok iyi bilir.” (Tevbe, 16).

“Siz hacılara su hizmeti vermeyi ve Mescid-i Haram'ı onarmayı, Allah'a ve ahiret gününe iman edip Allah yolunda cihad etmekle bir mi sayıyorsunuz. Allah katında bunlar eşit değildir. Allah zalim bir millete hidayet vermez. İman edip hicret edenler ve Allah yolunda mallarıyla canlarıyla cihad edenler, derece bakımından Allah katında daha büyüktürler. Selâmete erecek olanlar da bunlardır.” (Tevbe, 19, 20).

Resulüllah'ın mescidinde bir gün müminler kendi aralarında Kâbe'nin değeri hakkında konuşuyorlardı. Birisi, vallahi eğer ben Mescid-i Haram'ı onarıp ona hizmet edebilsem başka hiçbir amelimin olmamasını önemsemem, demesi üzerine bu ayeti kerimeler inmiş ve neyin daha önemli olduğunu açıklamıştı. Ayet gösteriyor ki, mescitlerin anası olan Kâbe'ye hizmet etmek bile iman ederek Allah yolunda cihad etmeye denk değildir, cihad çok daha büyüktür.

Bu kıyaslamalar bugün için de geçerlidir. Yer ve zamanına göre olması gereken cihad ne ise onunla meşgul olanlar ister imar ederek ister namaz kılarak mescitleri mamur edenlerden daha üstündürler.

Günümüz şartlarında küffarla savaş şeklinde bir cihad bulunmadığına göre, bugün için farz olan hac diğer cihad araçlarından önce gelir. Ancak haccını bir kez yapanlar için hacca vereceği parayı fakirlere, mültecilere, evlenemeyenlere, borca batmışlara, burs bulamayan öğrencilere, İslâm için gerekli davet ve tebliğ araçlarına vermesi kesinlikle daha önceliklidir ve daha sevaptır. Ne var ki, hac ve umrede nefsimizin de payı olduğu için biz bunu kolay kolay yapamayız. Ama işin aslının ve esasının bu olduğunu bilmeliyiz. Biz yapamasak bile yapabilen babayiğit Müslümanlar çıkabilir.

Resulüllah başta olmak üzere pek çok sahabi efendilerimiz ömürlerinde bir kez hac yapmışlardır.

Hac ve Sabır Eğitimi

Yolculuklar ve özellikle de hac yolculuğu ahlaklı olabilmek için insanın nefsiyle ve şeytanıyla kıyasıya mücadele etmesi gereken zamanlardır. Güzel ahlak başkasına eziyet vermemekten öte, arkadaşlarından ve komşularından gelecek eziyetlere tahammül edebilmektir. Yolculuk anlamındaki ‘sefer’ kelimesinin sözlük anlamı açma, ortaya koyma demektir. Kişinin ahlakını ortaya koyduğu için yolculuğa sefer denmiştir.

Nurlu Şehir Medine-i Münevvere

Daha önce hacca gitmiş olanlar için işe Medine'yi ziyaretle başlamak, sonra Mekke'ye geçmek evladır diye de bir görüş vardır.

Resulüllah'ın mübarek kabirlerine, Ravza'ya ve ucu bucağı gözükmeyen mescidi lebalep dolduran Müslümanlara bakıyorsunuz. Kim bilir, içlerinde hangi düzeyde kaç tane bilim adamı, âlim, kanaat önderi, şeyh, fabrikatör, siyasetçi vb. var. Bin dört yüz yıldır da hep böyle olagelmiş. Hz. Muhammed dışında bunca asırlardır bu sevgi hâlesinin küçük bir numunesini olsun oluşturabilmiş bir başka insan gösterilebilir mi? Bilimin, teknolojinin onca ilerlemesine rağmen, her yıl milyonlarca insan onu yaratılmışların en büyüğü sayıyor ve onun hatırasını azıcık hissedebilmek için burada toplanıyor olmaları onun başlı başına bir mucizesi değil midir?

Ama zavallı Müslümanlar ne yaptıklarını da ne yapacaklarını da bilemiyorlar. Ravza'daki minberin ve müezzinlik mahfilinin mermerlerine el yüz sürüyorlar. Birisi göğe baksa var bunda bir hikmet diye öbürü de bakıyor. Cehâlet olunca şeytan heyecanları da kullanıyor. İbadetlere şirk bulaştırmaya çalışıyor.

Bizler Suudlulara Vehhabi diyoruz, onlar kendilerine Selefî diyorlar. Kendilerini Selef-i Salihin, yani ilk üç nesil gibi inanan ve yaşayanlar olarak tanımlıyorlar. Gerçi onlara benzemeyen tarafları çok, her şeyden önce sertlikleri ve kendileri gibi düşünmeyenleri tekfir etmeleri Selef'te hiç olmayan şeylerdir. Ama ben öyle inanıyorum ki, bu insanları Allah özel olarak yaratmış ve görevlendirmiştir. Eğer onların bu modern zahirilikleri olmasaydı yol yordam bilmeyen dünya Müslümanları bidatlere dalar giderlerdi. Sarkacı bidatçıların aksi istikamette sonuna kadar germeleri ortayı bulmamıza yardımcı oluyor.

Oteller çok güzel. Konaklama imkânları hoşumuza gidiyor. Ama şöyle düşünenler de var: Buralarda olsun bu şaşaa Resulüllah'a karşı acaba biraz su-i edep sayılmaz mı? O nasıl yaşamıştı, biz nasıl rahatımızı arıyoruz? Yine de bu rahattan vazgeçemiyorsunuz. Ama Şair Nabî'nin bir na‘tındaki şu mısraları da hatırlamadan geçmeyelim:

Sakın terk-i edepten, kûy-i mahbub-i Hüda'dır bu
Nazargâh-ı ilahidir, makam-ı Mustafa'dır bu

“Buralarda edep dışı hareketler yapmayın çünkü burası Allah'ın habibinin köyüdür. Allah'ın değer verdiği yerdir, Mustafa'nın, onun seçkin elçisinin makamıdır.”

Onun hatırasını yaşatmak için şimdi bile buralarda yalınayak dolaşanlar, klimalı mekânlarda kalmayanlar var. Onun aşkına Medine tozu taşıyan hurmaları bile yıkamadan yiyenler oluyor. Ona dokunan bir tozu yutmuş olurum ümidiyle. Bilimle ve akılla baktığınızda bunu yadırgıyorsunuz. Ama aşk neler yapmaz ki!

Ve nihayet Medine-i Münevvere'yi, “Nurlu Şehir”i ve Resulüllah'ın mübarek kabirlerini ziyaret ederek Allah'ın bütün bu güzellikleri bize öğrettirdiği elçisine vefa borcunu ödemiş olmayı düşünürüz. Onun yolundan ayrılmamayı, arkadaşlarının onu canları ve malları pahasına korudukları gibi, onun sünnetini koruyacağı bilincini tazeler, bunun sözünü vermiş oluruz. Allah'ın şu vadini hatırlarız: “Eğer onlar kendilerine zulmettiklerinde sana gelselerdi de Allah'tan mağfiret isteselerdi, peygamber de onlar için mağfiret isteseydi, kesin Allah'ı hem Tevvâb/tövbeleri çokça kabul eden, hem Rahîm/çok merhametli bulurlardı.” (Nisa, 4/64). Kabr-i şerifi bu ümitle ziyaret eder ve artık kalan hayatında istikametten ayrılmamaya çalışırlar. Bu müjde sadece onun zamanında yaşayan arkadaşları için değildir.

Hac Hediyelerimiz: Tespih, Takke, Seccade

Her ne hikmetse hediye külfeti hacılarımızı bir hac kadar yorar. Ziyaretlerine gelecek belki yüz kişiye bir şeyler vermek zorundadırlar. Vermezlerse hacdan geldi de bir tespih bile getirmedi denebilir.

Hacca gidecek kadar param var ama hediyenin altından kalkamayacağım için vazgeçtim diyenler bile olur. İşte bu, işin ifratı ve anormal noktasıdır.

Haccın en güzel hediyesi, helal parayla hacca gitmiş ve kul hakları hariç bütün günahlardan arınmış olarak dönen nur yüzlü hacının bizatihi kendisidir. Başka hiçbir şey getirmese bile kendisinin gelmiş olması yeter. Samimi dostları buna incik boncuktan daha çok sevinirler. Ama biraz imkânı varsa o zaman da getireceği en güzel hediye zemzem ve hurmadır. Bugün artık hurma bile tartışılabilir. Çünkü o da burada yeterince var. Hadi “Nurlu Medine” hatırına oradan alışveriş yapılsın ve bir miktar da tadımlık hurma getirsin fakat benim hurmam seninkini döver havasına girip Medine'den bile İsrail hurması getirenlere ne demeli?

Bunun dışındaki hemen her hediyeliğin ne hacla ne de o beldelerle bir alakası var. Ana hediye kalemini oluşturan seccade, tespih ve takkelerin neredeyse tamamı Çin malı. Böyle olmasa da bunlar ne oraların hatırası ne de İslâm'ın bir sembolü. Resulüllah'ın ya da sahabe efendilerimizin tespih, takke ya da seccade kullandıklarına dair bir tek rivayet bulabilir misiniz? Kullanılmasının caiz olup olmaması ayrı bir şey. Eh, kullanmak isteyen kullansın denecek kadar bir genişliğin olduğunu da söyleyebiliriz. Kullananlara da ta‘n etmemek lazım. Tespihle ilgi sahabeden iki tek olay biliyoruz. Birisi Hz. Aişe annemizin bir ipliğe düğüm atıp namaz sonrası zikirlerini onunla sayması. Ama Efendimiz onu uyarmış ve “Parmaklarınla say ki, sonra sana şahitlik etsinler.” buyurmuş. Yani onun yaptığına bir daha böyle yapma dememiş ama tercihini de belirtmiş. İkinci bir olay, yine sahabeden birinin tespihleri küçük çakıl taşlarıyla sayması üzerine Abdullah bin Abbas'ın “Ne o, günahlarını mı sayıyorsun?” diyerek yaptığının hoş olmadığını ona bildirmesi.

Seccadeye gelince fıkıh kitaplarımız bunu tartışır ve en nihayet caiz olabileceğini söylerler. Yani namazın farz, vacip, sünnet ya da edebinden değil. Mekân itibarıyla yerler çok temiz değilse bir temiz bez parçası konabilir diyecek kadar bir şey. Çünkü esas olan toprağa secde etmektir. Necip Fazıl'ın dediği gibi:

İşte iz
Geliniz
Toprak post
Allah dost

Takkeye gelince sarığı öven sahih bir hadis bulunmamakla beraber Efendimiz sarık takmış ve bilahare sarık, İslâm'ın şiarı, sembol giysisi hâline gelmiştir. Bu sebeple sarığın mutlaka korunması ve savunulması gerekir, bunda şüphe yok. Ama sadece namaz için değil, Müslümanlar onunla gezmişler, namaz vakti gelince de onunla namazlarını kılmışlar. Yani sarık bir heybet, görkem, ziynet ve temsil sembolü olmuş. Bu özelliklerle yapabilen, bir sünneti icra etmiş sayılır. Çünkü Allah, Kur’ân-ı Kerim'de “Her namazda ziynetlerinizi takının.” buyurur. Eğer sarık da böyle bir ziynet olabilmişse sarıkla namaz kılma Kur’ân-ı Kerim'e de uygun olur. Ama bir görkem ve ziynet olmaktan çıktığı, hatta içi boşaltılıp bir küçümseme aracına dönüştürüldüğü yerlerde bu da tartışılır olmalıdır. Ya da tekrar içini dolduracaksınız.

Takke ise bunlardan hiçbiri değildir. Dolayısıyla o da bir hac hediyesi olmaya layık görülemez.

Peki, hac hediyeleri içerisinde geriye ne kaldı? Yine Zemzem ve hurma. Hadi buna misvakı da ekleyelim. Bunun dışındakiler incik boncuktan ibaret ve haccı zorlaştırmaktan başka bir işe yaramaz. Ticari açıdan da bu makul bir davranış değil.

Hacıları ziyaret edenler de külfetli olmamalı ve zemzemini içip hurmasını yedikten sonra beklemeden “Allah kabul buyursun, bizlere de nasip etsin.” deyip ayrılmalı.

Bizim memleketimizde eskiden bir de yemek yedirme âdeti vardı. Altmışların başında amcam hacca gittiği zaman, gelmesine on gün kala yığılan makarnaları, pirinci vesaireyi hatırlarım. Tam bir düğün hazırlığı gibi. Bu da haccı zorlaştıran hususlardan biridir. Allah'tan ki, hacdan daha önemli olan namaz ibadetini yapanlardan böyle bir hediye beklenmiyor.

Son olarak sevgili dost Cağfer Karadaş'ın bayram esprisini hatırlatalım:

“Bayram geçti, teşrik tekbirlerinden sonra namazları unutmayalım.”

Prof. Dr. Faruk Beşer

Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi

İslâm Hukuku Anabilim Dalı Başkanı

tefsir dersi 2020

Yazanlarımız