GÖREVLENDİRMEDE TEMEL ÖLÇÜLER

görevlendirmede temel ölçüler

İnsanların dünya hayatlarını idame ettirebilmeleri başkalarının katkılarına bağlı olduğu bilinen bir gerçektir. Bu durum aynı zamanda zorunluluk ifade eder. Çünkü toplumsal bir hayat içerisinde sadece insanların değil, bütün canlıların hayatlarını devam ettirebilmeleri için hem yaşadıkları varlık âleminin elverişli ve gerekli temel malzemeleri ihtiva etmesi hem de hemcinslerinin ve onların dışındaki varlıkların bu hayatın idamesinde gereken rolleri oynaması gerekir.

 

Kâinatın, insan olarak yaşayabilmemize elverişli yaratıldığı inkârı mümkün olmayan bir hakikattir. Ama bizler ta baştan beri kendimizi böyle bir kâinat içerisinde gördüğümüz için hayatımızı idame ettirmenin önemi noktasında bunun ne kadar büyük bir rol oynadığını çoğunlukla hatırımıza getirmeyiz veya belki de hiç hatırlamayız. Ancak bu, kâinatın hayatımızın devamı için büyük ve zorunlu bir fonksiyona sahip olduğu gerçeğini değiştirmez.

Toplumsal hayatta da insanların belli bir alanda faaliyet göstermesinin gerekli ve zorunlu olduğunu biliyoruz. İnsanların bir kısmı inşaatçılık, bir kısmı ziraatçılık, bir kısmı esnaflık, bir kısmı yöneticilik gibi meslekleri icra etmek durumundadır.

Ayrıca insanoğlunun var olduğu günden beri belli bir organizasyon içerisinde hayatını sürdürdüğü ya da sürdürmek durumunda olduğu da bilinen başka bir gerçektir. Bu durum insanoğlunun hayatını idame ettirmesi için gerek sosyal gerek siyasal ve gerekse ahlâkî açıdan başkaları ile birlikte olmasını, bu birlikteliğinin de belli bir organizasyon ve hiyerarşik sistem içerisinde yerini almasını gerekli kılar.

Kur’ân-ı Kerim'in bu hususta bize kilometre taşları mahiyetinde birçok buyruk ve irşadı vardır ancak toplum içerisinde belli bir iş bölümüne işaret ettiği için özelikle şu ayet-i kerimeyi hatırlamamız yerinde ve yeterli olacaktır:

“Rabbinin rahmetini paylaştırmak onlara mı düşmüş? Dünya hayatında onların geçimliklerini biz paylaştırdık. Bir kısmı diğerini istihdam etsin diye kimini kiminden derecelerle üstün kıldık. Rabbinin rahmeti onların biriktirdiklerinden daha hayırlıdır.”1

Bu ayet-i kerime, toplumsal hayatta insanların çeşitli kademelerde ve mertebelerde belli birtakım görevleri icra etmelerinin zaruret olduğunu açıkça ifade etmektedir. Çünkü bütün insanlar çok sınırlı ve dar alandaki işler üzerinde çalışacak olursa hayatın diğer zaruretlerini ifa edecek meslek, üretim ve gerekli diğer hizmet dalları ihmal edilir. Dolayısıyla toplumsal, siyasal, ahlâkî veya sosyal bir hayattan söz etmemize imkân olmaz. Oysa insan tabiatı iş bölümünü ve farklı hizmet alanlarının ihtiyaçlara cevap verecek şekilde organize edilmesini, böyle bir paylaşımın sağlıklı toplumsal bir hayatın devamı için kaçınılmaz olduğunu ortaya koymaktadır. Fiilen yaşayarak müşahede ettiğimiz de zaten budur.

İnsanın Yaratılış Gerçeği ve Emanet

Kur’ân-ı Kerim'i bu açıdan tetkik ettiğimiz zaman öncelikli olarak karşımıza birtakım kavramların ve gerçeklerin ortaya çıktığını görüyoruz. Cenab-ı Allah insanı birtakım yükümlülükleri taşımak ve bunların gereklerini yerine getirmek amacıyla yaratmıştır. Bu konuda insanı görevlendirip onu sorumlu tutacağını ifade etmiş ve bizi bu gerçekle karşı karşıya getirmiştir. Ahzab Suresi 72. ayet-i kerimede Cenab-ı Allah'ın göklere, yere ve dağlara teklif etmesine rağmen onların “emanet”i kabul etmediği ama insanın bu “emanet”i yüklendiği ifade edilmiştir. İnsanın bu emaneti yüklenmesi Allah'ın teklifiyle mi insanın talebiyle mi olduğu üzerinde durmaya gerek yoktur çünkü karşı karşıya kaldığımız hakikat onun böyle bir emaneti yüklenmiş olduğunu göstermektedir. Konunun ehemmiyetini idrak edilebilmemiz için bu kadarı da yeterlidir.

Bu emanetin mahiyetini tetkik edecek olursak Cenab-ı Allah'ın insanlardan fert ve beşeriyet olarak kendisinin belirlediği inanç ve hayat sistemine göre yaşamalarını istediğini görürüz. Buna “resullerle göndermiş olduğu direktifler ve şeriatlar çerçevesinde yaşaması” dememiz de mümkündür. Son şeriat sahibi olan Hz. Muhammed (a.s.) ile birlikte gönderilmiş şeriata göre hayatı idame ettirmek ve kurgulamak şeklinde de bu emaneti ayrıca anlamamız mümkündür.

O hâlde sorumluluk olarak “emanet” ve bu sorumluluğu yüklenmek durumunda olan sorumlu ya da kendisine emanetin yüklendiği “emin kişi” ile karşı karşıyayız. Allah'ın dinini ve şeriatini gerekleriyle yerine getirmek diye kısaca özetleyeceğimiz “emanet”i yüklenebilmek yani “emin kişilik”e aday olabilmek için iki temel şartın varlığından söz edebiliriz. Bunlar:

1. Müslüman olmak,

2. Âkil ve bâliğ olmaktır.

Bütün ilâhî buyruklara muhatap olabilmek için bu iki şart vazgeçilmez kabul edilir. Çünkü âkil ve bâliğ olmadan Müslüman olmanın gereği olan buyruklardan sorumluluk mevzu bahis olmaz.

Bir Müslüman'ın Cenab-ı Allah'ın buyruklarına muhatap olabilmesi için gerekli şartları kısaca gördükten sonra asıl konumuz olan kamu görevi alabilmenin şartları üzerinde durmaya sıra gelmiş bulunmaktadır. Bilindiği üzere insanoğlu münferiden yaşayabilecek bir varlık değildir.2 Toplumsal hayatın sağlıklı bir şekilde devam edebilmesi için ekonomik, sosyal, siyasal ve ahlâkî hayatın da belli bir organizasyon çerçevesinde örgütlenmesi ve yapılanması gerekmektedir.

Kamu görevi alabilmek için aranması gereken veya bulunması zorunlu olan asgarî şartlar üzerinde kısaca durmak, “bu emanet”i yüklenebileceklerin yahut bu konuda görev alacakların şartlarına da ışık tutacaktır. Bu sebeple bu hususa açıklık getirmek oldukça önemlidir.

Kamu görevi ve bu görevi yüklenecek kimselerin varlığı, toplumsal ve siyasal yapılanmanın bir gereği olarak zorunludur. Cenab-ı Allah insanoğlunu yeryüzünde halifelik veya imamet dediğimiz belli bir önderlik çerçevesi içerisinde bu görevi ifa edebilmek üzere yaratmıştır. Bundan dolayı İslâm toplumu belli bir yönetim ile hiyerarşik bir şekilde yapılanmak ve organize olmak zorundadır. Bu organize yapının en üstünde bulunan kişiye halife veya imam denir. Halife veya imamda göreve gelirken -bir kamu görevi yapacak olması itibarıyla- bulunması gereken şartlar, onun altında bulunan kamu görevi yapacak kimselerde de aranır. Dolayısıyla bu görevlendirmeler belli birtakım şartlar dikkate alınarak yapılır.

Toplumsal alanda kamu görevini yapacak kimselerin varlığı üzerinde düşünecek olursak bu açıdan en önemli göstergelerden birinin, gereği gibi tamamlanabilmesi adına zekât farizasının karakteristik bir örnek olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Dolayısıyla bu fariza hakkında söylenebileceklerin tümünü İslâm'ın benzer karakterdeki bütün emir ve hükümleri için de teşmil edebiliriz.

Her bir kamu görevi için o görevi ifa edecek yeterlilikte kemiyet ve keyfiyette kimselerin olması gerektiği de unutulmamalıdır.

Hepimizin bildiği gibi zekât, ümmetin belli miktarda servete sahip olduğu için zengin sayılanlarından alınıp fakir olanlarına ve diğer ihtiyaç sahiplerine dağıtılmak üzere emredilmiş bir farizadır. Zekâtın mahiyeti ile ilgili söylediğimiz bu cümle bile bu farizanın yerine getirilebilmesi için belli seviyede kamu görevlisine ihtiyaç olduğunu açıkça göstermektedir. Zekâtın kimlere verileceği ile alakalı Tevbe Suresi'ndeki ilgili ayet-i kerimeyi3 tetkik ettiğimiz zaman orada “ve'l-âmilîne aleyhâ” yani “zekâtı toplama işini üstlenecek görevliler”den bahsedildiğini de görürüz.

Bu kimseler, zekât toplama görevini yerine getirdikleri için belli ölçüler içerisinde yaptıkları işe denk, âdil bir ücret de almak hakkına sahiptirler. Ama bunları başa getirecek bir otoritenin de varlığı zaruridir. Bu göreve getirileceklerin bunu yapabilecek ehliyet ve evsafta olmaları gerektiği de açıktır.

Konuyu daha da ileriye götürmeden önce özellikle belirtelim ki Kur’ân-ı Kerim'in kamu görevlerinin tamamında ve hatta dinî mahiyetteki bütün vazifelerin tamamında bu göreve getirileceklerde iki temel özelliğin bulunması gerektiğini söyleyebiliriz.

Bakara Suresi 247. ayet-i kerimede komutası altında savaşılacak bir hükümdarın kendilerine tayin edilmesini isteyen kimselere Allahu Teâlâ'nın Talut adındaki hükümdarı gönderdiğini görüyoruz. Ayette Talut'un komutanlığına yapılan itirazlara karşı sebeplerin izah edildiğini de görüyoruz. Ayette Allah'ın ona geniş bir ilim ve geniş bir bedeni güç verdiği belirtiliyor. O hâlde her bir görevin ifa edilebilmesi için tayin edilecek kişilerde aranması gereken ilk temel şartların yeterli ilmî güç ve o görevin üstesinden gelebilecek yeterlilikte bedenî güç olduğunu söyleyebiliriz.4

“Emanet” Teriminin Açılımı

Güvenirlik ve iman ile anlam ilgisine sahip olan emaneti şöylece tarif edebiliriz: Emanet; güvenilen bir kimseye, olduğu gibi muhafaza edilmesi için verilen, ihtiyaç duyulduğunda veya istenildiğinde ise olduğu gibi iade edilen maddi veya manevi değerin kendisidir. Kendisine güvenilerek bu şekilde emanet bırakılan kimseye de emin denilir. Emanet ve eminlik aynı zamanda iman ve mümin olmakla da etimolojik açıdan alakalı kelimelerdir. Efendimizin (a.s.): “Emaneti olmayanın” yani emanetin gereklerini yerine getirmeyenin, sorumluluklarını yüklenmeyenin “imanı da yoktur.” buyurduğunu görüyoruz.5 O hâlde emanete riayet etmek aynı zamanda imanın da bir gereğidir.6

Konumuzla alakalı olarak da şunu söyleyebiliriz: Bir kamu görevini ifa edecek veya kamu görevinin başına getirilecek kimsenin eminlik vasfına sahip olmasına bilhassa dikkat edilmelidir. Çünkü emin olmayan kimse görevinin gereğini yerine getirmek şöyle dursun bir noktadan itibaren o görev sebebiyle müminlere, ümmete, insanlara bir yük ve bir sıkıntı sebebi olur. Allah'ın emri gereği bizlerin aldığımız emanetleri sahiplerine aynen teslim etmek gibi bir görevimiz vardır.7 O hâlde, bir görevin mahiyeti ve sorumluluğu neyi gerektiriyor ise eksiksiz olarak yerine getirmekle “emin kişi” olunabileceğini bilmemiz gerekir.

Nitekim Hz. Yusuf (a.s.) hükümdarın rüyasını yorumladıktan sonra hükümdara kendisini yeryüzünün hazinelerinin başında görevlendirmesini istedikten sonra niçin böyle bir görevin başına getirilmesi gerektiğini, böyle bir talepte neden bulunduğunu da“Ben bu işi yapabilecek hem hafiz hem alîm birisiyim.” diyerek açıklamıştır.8

Hz. Yusuf (a.s.) bu büyük sorumluluğu kıtlık zamanında istiyor ki, bu zamanda hazinelerin başında olmak çok ciddi ve istismara müsait bir ortamdır. Hz. Yusuf (a.s.) karaborsacılık başta olmak üzere her türlü haksızlığa ve zulme müsait bir zamanda böylesi bir görevi çok “iyi bir şekilde koruyucu (hafîz) olarak” yapabileceğini ifade etmiştir. Bu işi “çok iyi bilen (alîm)” bir kimse olduğunu söylemesiyle kamu görevine getirilmek ve getirmek noktasında bizlere anahtar niteliğinde önemli ölçüler de vermektedir. Bu ölçüler, o görevi hakkıyla koruyup muhafaza etmek ve hiçbir şekilde görevin ne kendisi tarafından istismar edilmesine ne de başkalarının istismarına maruz kalmasına fırsat vermeyecek şekilde ifa etmektir. Bunun yanı sıra böyle bir görevi yerine getirebilecek bir ilmî kimliğinin de olması şarttır. İşte eminlik (hafîz) ve ilmî kimlik ya da yeterlilikin bir arada bulunması o görevin başına getirilmek için gerekli olan ehliyetin mevcudiyetini de ortaya koyar.

Daha önce değindiğimiz Talut'un hükümdarlığa getirilmesinde Allahu Teâlâ'nın gerekçe olarak“ona ilim ve cisim itibarıyla genişlik verilmesi” gösterilmiştir. Burada Talut'un asıl hükümdarlık veya komutanlık konumuna getiriliş sebebi, yapılacak çetin bir savaş için gerekli hazırlığın yapılması, bunun için ordunun gerektiği şekilde eğitilmesi ve organize edilmesi hususunu görüyoruz. Bu gerekliliği ifa edebilecek seviyede olmasa Talut'un bu maksada uygun bir kimse olarak görevlendirilmesinin elbette bir manası olmazdı.

O hâlde bir görevle mükellef kılınanların, görevin küçüğüne büyüğüne bakılmaksızın öncelikli olarak o görevi yerine getirebilecek ehliyette kimseler olmalarına ve bunun için gerekli bilgilere ve donanımlara sahip olmalarına dikkat edilmesi gerekir. Bir görevin ifa edilmesi için gerekli bilgi, küçük büyük o görev kapsamına dâhil olan her bir husustur. Herhangi bir alt kademede bir işi ifa edebilmek için birisini görevlendirecek kimsenin aynı şekilde görevlendireceği kişileri emanetleri, ehliyetleri ve ilimleri açısından da bilmesi gerektiği ayrıca izah etmeyi gerektirmeyecek kadar önemlidir.
Diğer taraftan Cenab-ı Allah'ın kamu görevleri ile ilgili olarak Nisa Suresi 58. ayet-i kerimede şunu emrettiğini görüyoruz: “Allah size insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi ve emanetleri de ehline vermenizi emreder.”

Adaletle Hükmetmek ve Emanetlerin Ehline Verilmesi

Adaletle hükmedecek kimselerin ehil kimseler olmaları icap etmektedir. Efendimiz (a.s.) bunun kapsamını alabildiğine genişletmiştir. Kendisine kıyametin ne zaman kopacağını soran bir sahabiye: “Emanetin gereği yerine getirilmeyerek kaybedildiği ve yitirildiği zaman kıyameti bekle.” demiştir.9

Burada kıyametin kopmasının, toplumda adeta kıyameti andıran kargaşaların, düzensizliklerin, haksızlıkların, zulümlerin, çaresizliklerin meydana gelmesi demek olduğu gayet açıktır. Çünkü bir toplumun yıkılışının en ciddi göstergeleri her kademede ifa edilen görevlerin başına ehil olmayanların ve adaleti icra etmeyecek kimselerin getirilmesidir. Yoksa mesele sadece en tepedeki birkaç yöneticinin ve onların altındaki birkaç sorumlunun ehil ve âdil olması değildir. Yukarıdan aşağıya, aşağıdan yukarıya, sağdan sola, soldan sağa kadar bütün kademelerde görev ve sorumlulukların başına o görevlerin gerektirdiği ilim, emniyet, güvenirlilik ve ehilliğin olmasının şart olduğu açıktır. Bu temel şartlar ile birlikte hiç şüphesiz takva, vera, zekâ, basiret, feraset gibi özellikler de tamamlayıcı ve kemal mertebesine yükseltici özelliklerdir.

Peki, bu temel şartlardan birisi bulunmazsa yani ilim ve eminlik şartlarından herhangi birisi olmazsa durum ne olacaktır? Eğer bu iki temel şart yoksa yani eminlik ve ilim yoksa ehliyet de yok demektir. Çünkü kişiyi herhangi bir göreve ehil kılan, seviyesi ve sorumluluk alanı ne olursa olsun bu iki temel şarttır. Yani emin olmak ve yeterli seviyede görevinin gerektirdiği bilgi ve ilmî donanıma sahip olmak. Bunlar olmaksızın elbette o kişinin bu görevi hakkıyla yerine getirmesi söz konusu değildir.

Görev İfa Edilirken Dikkat Edilmesi Gereken Bazı Hususlar

Emin ve bilgi sahibi olmanın çerçevesi içerisinde görev ifa edilirken dikkat edilmesi gereken birtakım hususlar vardır, bunlara da kısaca değinmemiz gerekmektedir. Evvela bir kimse görevini yetkin bir kimse olarak emin ve adalete uygun bir şekilde ifa ederken Allah için iş yaptığını, o görevini Allah rızası için ifa ettiğini unutmamalı, kınayan hiçbir kimsenin kınamasından çekinmemelidir.10

Bu kişi aynı zamanda hiçbir kimseyi kayıracak şekilde görev yapmamalı, kayırıcı şahitlikte dahi bulunmamalıdır.11

Görev ifa edilirken duygusallık da gösterilmemelidir. Çünkü az önce bahsettiğimiz kınayanın kınamasından korkmamak; yakınlarını, akrabalarını ve hatta kendini kayırmamak gibi ayrıntılı hükümler şu genel hüküm çerçevesinde ifade edilir: “Bir topluluğa karşı olan kininiz (olumsuz duygularınız) sizi adaletsizliğe sevk etmesin.”12

Bir topluma karşı beslediğimiz kinin herhangi bir şekilde adalete uygun uygulamalarımızı etkilememesi gerektiği gibi, olumlu duygularımızın, sevgimizin, muhabbetimizin de bizleri kayırmaya itmemesi gerekir. Hem bu ayet-i kerimenin medlul-i muhalifinden hem de diğer ayet-i kerimelerden gayet açık bir şekilde bu hüküm anlaşılmaktadır.

Kısacası emin ve ehil kimselerin görevlerini adaletli bir şekilde uygulamaları gerekmektedir. Resulullah'ın (s.a.v.) şu hadis-i şerifi adeta bunun nihai özeti mahiyetindedir: “Sizden hiçbir kimse kendisi için sevdiğini kardeşi için de sevmedikçe iman etmiş olamaz.”13

Mümin bir kimsenin görevini, sahip olması gereken diğer şart ve niteliklerle birlikte yeterince ve yetkin bir şekilde ifa edebilmesi için eğer duygularını da dikkate alacak olursa ancak kendisi için sevdiği bir şey ne ise kardeşi için de sevecek, sevmediği bir şey ne ise kardeşi için de sevmeyecektir. İşte bu, -her zaman için bilinmese dahi- adaletin bu esasa müracaat edilerek anlaşılabilecek ve bilinebilecek şartı ve mahiyetini izah etmektedir.
Özetle söyleyecek olursak bir görevin veya sorumluluğun başında, ortasında ya da sonunda olalım fark etmez, evvela kendimizde emanet, ehliyet, adalet ve ilim niteliklerinin gereği gibi bulunup bulunmadığını tetkik etmeli ve her bir işimizde kendimizi sorgulamalıyız.

Diğer taraftan emri altındaki işleri yönetip organize edecek kimselerin iş başına getirilmesinde bilhassa emin olmayı, ilmî bakımdan ehil ve yeterli olmayı dikkate almamız gerekmektedir.

Bu esas çerçevesinde gerek basit bir aile idaresinden koca bir devlet idaresine kadar hatta ümmet-i Muhammed'in tamamının tek bir ümmet olarak yönetilmesine kadar adım atabilmenin yolu, bütün kademelerde görevlendirilecek olan kimselerin ilim, ehliyet, eminlik ve adalet bakımından yeterli özelliklere sahip olması gerektiğini hiçbir zaman hatırdan çıkarmayalım. Yapacağımız görevlerde ve görevlendirmelerde kendimizde ve görevlendireceğimiz kişilerde bu temel özelliklerin bulunmasına bilhassa riayet edelim.

Evsafını Taşıyan Görevliye Yetki Vermek ve Görevlendirilenlerin Bazı Hakları

Belirttiğimiz çerçeve içerisinde işbaşına getirilecek kamu görevlilerinin belli birtakım hak ve yetkilerinin olması tabii bir durumdur.

Bu hususta ayrıntılara girmeden konu ile ilgili bir iki nassı hatırlatıp üzerlerinde kısaca durmaya gayret edeceğiz.

Mısır kralı, Yusuf'un “kıtlık yılları krizi”ni güzel bir şekilde yöneteceğine inanıp bu işe gerçek anlamda emin ve ehil olduğunu anlayınca onu “arzın hazinelerinin baş yetkilisi” olarak görevlendirdiğinde ona şunları da söylediğini görüyoruz:

“Sen bugün itibarıyla bizim nezdimizde büyük bir imkân sahibisin ve eminsin.”14

“Büyük bir imkân sahibi” diye mealini verdiğimiz kelime “mekîn”dir.

Tefsirlerde konu ile ilgili oldukça etraflı ve geniş açıklamalar bulunmakla birlikte biz bunlardan yalnızca birine, kısa ve özlü olanına, atıfta bulunacağız.

Merhum Kurtubi, “mekîn” ve “emîn” kelimelerini son derece kapsamlı ve veciz bir ifade ile şöylece açıklıyor:

“Eminsin, yani biz senin emin olduğunu öğrendik, bizden yana da sana bir hainlik -ya da seni hain olmakla itham etmek- söz konusu olmayacaktır; mekînsin, imkân sahibisin ve sözün geçerli olacak.”15

Burada görevi veren kamusal makamın görevlendirdiğine görevini yerine getirirken en çok ihtiyaç duyulan “güvenilirlik” duygusu vurgulandığı gibi, görevini ifa ederken ihtiyaç duyduğu teminatların kendisine verileceği taahhüdünde de bulunulmaktadır.

“İmkân sahibi olduğu ve sözünün geçerli olacağı” ifade edilmesi ise yetki ve sorumluluk dengesi açısından oldukça önemli bir vurgudur. Zira yetki ve sorumluluk dengesinde, yetki az sorumluluk fazla ise görevli âciz kalır, görev ve sorumluluklarını gereği gibi yerine getiremez. Tersi olursa yetki aşımı ve dolayısıyla zulüm ihtimali artar.

Günümüzde kamu yönetiminde birçok gecikmenin, aksaklığın ve haksızlıkların, sınırları aşmanın sebebi görev ve yetki arasındaki dengesizlik ve bu husustaki tanımlamaların yetersizliğidir.

Kamu yönetiminde istihdam edilecek yetkin kişilerin birtakım özlük hakları da elbetteki vardır. Bu, görevlinin görevini samimiyetle ve rahatlıkla ifa edebilmesi için zorunludur. Bu hususta şu hadisi hatırlatalım:

El-Müstevrid b. Şeddâd dedi ki: Peygamber Efendimizi şöyle buyururken dinledim:

− Bizim kamusal bir işimizde görevli olan kimse (evli değilse) evlensin. Hizmetçisi yoksa hizmetçi edinsin. Evi yoksa ev edinsin.

Ravilerden Ebu Bekir dedi ki: Bana haber verildiğine göre Nebi (s.a.v.) şöyle buyurdu:

− Kim bundan fazlasını edinirse o ya bir ganimet hırsızıdır ya da sıradan bir hırsızdır.16

Bu hususlara dair daha söylenecek çok söz var elbette.

Çalış(tır)ma Alanımız Kamusal Alan Değilse

Sözlerimizi nihayete erdirmeden önce şunu da hatırlatmayı gerekli görüyorum:

Kimse, ben ne kamu görevlisiyim ne de başkalarını çalıştırdığım alan kamusal alandır, deyip kendini kandırmasın, söylenenleri kulak ardı etmesin. Gündem etmeye çalıştığımız konuda herkesi öyle veya böyle ilgilendiren muhakkak ki bir husus vardır.

Hangi kurumda ya da işyerinde çalışıyorsanız önce ehil ve yetkin olduğunuz işlere talip olunuz, sonra bulunduğunuz konumun hakkını ve gereğini samimiyetle yerine getiriniz. Size verilen görevin bir emanet olduğu şuuruyla işinizi en güzel şekilde ifa ediniz. Tertemiz alın terinize asla haram karıştırmayınız.

Yapacağınız işi ve üretiminizi, başkasından isteyen siz olsaydınız onun nasıl olmasını isterdiniz, gözüyle değerlendiriniz.

Başkalarını görevlendirmek ya da çalıştırmak gereğini duyduğunuz bir işin başında iseniz o zaman mesai ve çalışma arkadaşlarınızın emin, ehil ve görevlerinin altından kalkabilecek kimseler olmasına dikkat ediniz. Efendimizin, kıyamet ne zaman kopacak, sorusuna verdiği cevabı hatırınızdan çıkarmayınız ve haklarını da elbette en güzel şekilde veriniz.

İslâm'ın devlet başkanından (halife) en alt kademedeki kamu görevlisine kadar nitelik, görev ve imkânların ne olması gerektiği hususunda genel bir fikir vermeye çalıştığımız bu satırlarda, en küçüğünden en büyüğüne kadar birileri ile çalışmak ya da birilerini çalıştırmak durumunda bulunanların dikkat etmesi gereken temel hususlara dikkat çekmek istedik. Bir dereceye kadar da bunu ifa edebildiğimizi umarız.

Başarı Allah'tandır.

M. Beşir Eryarsoy


1 Zuhruf, 32.

2 Değil insanoğlu yukarıda da işaret ettiğimiz gibi aslında bütün canlılar belli birtakım kurallar manzumesi içerisinde toplu yaşamak durumundadır. Ama insanoğlunun az önce bahsettiğimiz emaneti yüklenen bir varlık yani mükellef bir varlık olması itibarıyla bu hususta diğer canlı varlıklara göre oldukça önde ve dolayısıyla sorumluluğu -yani yüklendiği emanetin ağırlığı ve kapsamı- diğer canlılara göre çok daha fazladır.

3 Tevbe, 60

4 Bunu zekât toplama görevine uygulayacak olursak bu görevi yapacak kimsenin, zekâta tabi malların neler olduğunu, bu mallardan zekât alınacak miktarı, hangi nitelikteki şahıslardan ve mallardan alınacağını, bunların nasıl hesap edileceğini… bilmesi; bu toplama işinin üstesinden gelebilecek bedenî güç, ekipman ve imkânlara sahip olması gerektiği rahatlıkla anlaşılabilir. (Bu ekipman ve imkânların temini hususunda hangilerinin devlet, hangilerinin görevlendirilecek kişi tarafından temin edileceği ayrıca belirlenecek bir husustur.)

5 Ahmed b. Hanbel, Müsned,12383, 12567, 13199, 13637. Devamı: “Ahdine riayet etmeyenin de dini olmaz.”

6 Emîn olmak, emanet ve aynı kökten gelen akraba ıstılâhlar için bk. Sa'dî Ebu Ceyb, el-Kamûsu'l-Fıkhî, Dımaşk 1408/1988, s. 25-26; Sâmir Basmacî, Mu‘cemu Mustalahâti Elfâzi'l-Fıkhı'l-İslâmî, Dımaşk 2009, s. 84; Prof. Dr. Ahmet Akgündüz, Osmanlı Tarih ve Hukuk Istılahları Kâmûsu, İstanbul 2018, s. 349-351.

7 Nisa, 58.

8 Bk. Yusuf 55.

9 Buhari, 59

10 Maide, 54.

11 Maide, 135.

12 Maide 8.

13 Buhari, 13; Müslim, 45/71; Tirmizi, 2515; Nesai, 5013; 5016; İbn Mace, 66.

14 Yusuf, 54.

15 Kurtubi, el-Câmi‘u li Ahkâmi'l-Kur’ân, Kahire 1384/1964, IX, 212.

16 Ebu Davud, 2945.

tefsir dersi 2020

Yazanlarımız