I Toplumsal ve küresel kargaşa, kaos, savaş, sömürü, adaletsizlik, ekonomik ve sosyal dengesizlikler, baskılar, zulümler... Dünyamızı sarmış durumda. Bunların müsebbipleri ve mağdurları, bozguncu başı Trump ve onun yavrusu Netanyahu başta olmak...
Toplum-Din İlişkisine Bakışlar
İslâm’ın hedefini, gayesini, gönderiliş sebebini ve özelliklerini bilemeyen kişi, toplum, devlet, medeniyet, halkı Müslüman olan ülkelerde siyaset yürütürse, kendi toplumundan ve coğrafyasından kopar, halkı ile arasına uçurumlar girer.
Laiklik adına, dini; toplumsal işleyişten, devlet idaresinden kovarsanız, kamusal alanı ve devlet idaresini tamamen dindışı bir yapıya oturtursanız, devlet-millet ayrışmasına zemin hazırlamış olursunuz. Dini de yok etmeye veya yok saymaya kimsenin gücü yetmeyeceğine göre de o zaman ne olur? Gayr-i nizami ve dinin ruhuna aykırı oluşumlar peyda olur. Bu sefer dini bu yeni oluşumlar üzerinden anlamaya ve yorumlamaya kalkışır ve öyle din algısını yayar hale gelirsiniz. Böyle yaparak -dini kötü ve öcü göstererek insanları dinden soğuttuğunuzu sanırsınız- laikliği kurtaracağınızı sanırsınız, halbuki bu tavır dine de topluma da, devlete de siyasete de kültür ve medeniyete de zarar verir, hepsini yozlaştırır. Yozlaşan bir toplum, devlet, medeniyet ayakta kalamaz.
Bu ön kabullerden, sabit fikirlerden, kalıplaşmış nakaratlardan kurtularak, ayağımıza vurulmuş bu prangalardan sıyrılarak hür ve adil bir şekilde bugünün dünyasında dine ve dinin değer yargılarına yaklaşır ve değerlendirirsek çok şeyin farklı olduğunu görürüz.
Din, bu toplumun ana mihverini teşkil eder, kimse bunu yok sayamaz, yok sayanlar aslında kendilerini aldatıyorlar. Dinin bu çağda nasıl uygulanacağı, hangi merhalelerin uygulanması gerektiği, modern dünyanın problemlerinin hangisinin nasıl çözüleceğini tek tek ele alınıp bu konuda düşünceler ve öneriler sunulmalıdır.
İslâm âlimleri; yakınmayı ve başkasını, başka rejimleri, başka anlayışları tenkit etmeyi tali iş olarak görmelidirler. Birinci vazifeleri bu çağın diline, bu çağın teknik gelişmelerine, bu çağın iktisat anlayışına, bu çağın devlet-devletler yapılanmasına, bu çağın uluslararası işleyişine nasıl baktıklarını, zararlarını ve insanlığa yaptıkları yanlışları dillendirmelidirler ve akabinde bu hususta neleri önerdiklerini ve yeni işleyişin nasıl olacağını da göstermelidirler. Toplumun açmazlarını gündeme getirip çözüm üretmeden orta yerde bırakmak, muğlaklık ve bedbinlik doğurur, bundan da FETÖ veya DAİŞ çıkar.
Bütün dünyanın nerede durduğu ve dünyanın şimdi, elan problemlerinin neler olduğunu tek tek dökümünü çıkarmak ve aciliyet sırasına göre çözümlerini ortaya koymak zamanıdır. Ulema buna yoğunlaşırsa üzerine düşeni yapabilir, yoksa tarihte kalmış meseleleri bugüne taşımak veya tarihte olmuş olumlu bir hadiseyi bugüne getirmek âlimlik olamaz onun adı nakilciliktir. Tabii nakil olmadan da doğru anlamak zordur, bunun da farkındayım hem geçmişimizi iyi bileceğiz hem de bugünü iyi tahlil edip ona göre bir yol izleyeceğiz. Bu zorlu bir yoldur, başka çaremiz de yoktur. Ucuzculuk devri bitti ya büyük problemlerin üstüne üstüne gidip çare arayacağız, bunu yapamazsak sönmeye ve yok olmaya doğru evirileceğiz. Küçük zekâ oyunlarıyla, biraz Arapça ile uyutma devri kapandı. Er meydanıdır, herkes eteğinde olanı döksün ki anlayalım kimin eteğinde ne var? Kaç kişi mahallesini ve şehrini aşabiliyor, kaç kişi dünya problemlerine İslâm’ın çözümünü sunabiliyor.
Kişiliğin oluşmasından aile yapısına, mahalleden şehre, oradan Türkiye sathına ve bütün İslâm alemine, dünya insanlarına, insanlığa, kainatla olan ilişkilere varıncaya kadar tek tek ele alınarak bunun nasıl olması lazım geldiğini detaylı şekilde incelenmeli, incelemeliyiz.
Sayılanları hesaba katmadan bazı düşünceleri ortaya atarak ciddi işler yaptığına inanma ucuzluğundan kurtulmalıyız. Ucuz işler, ucuz tatminler geçerliliğini kaybetmiş durumda, eski defteri karıştırarak, önceki Müslümanların yaptıklarını anlatarak kendimize pay çıkarmayalım, bu bir saptırmadır. Diyelim Hz. Ömer Efendimizin adaletini detaylı bir şekilde öğrendik, anlattık, gençlerimize bunu söyledik. Eğer burada bırakırsak, hiçbir şey ifade etmez, sadece bilgili olduğumuzu ispatlamış oluruz. Bu aktarmadan sonra bu devirde bu çağda, bu ülkede, bu mahallede, bu toplumun içinde, bu ailede ve kendi şahsımızda Hz. Ömer’i örnek alabilirsek onun gibi adil olmaya gayret gösterirsek, onun vazgeçtiklerinden vaz geçebilirsek bir değer ifade eder. Bu kadarla da yetinmek de eksik olur, Hz. Ömer (r.a.), kendi çağında nasıl bir yol izledi, kiminle nasıl irtibat kurdu, hangi devletle nasıl siyaset uyguladı, hangi konularda nasıl bir yol izledi, yaptığı müesseseleşmelerde nelere dikkat etti, biz bugün bunlardan nasıl yararlanırız…
Bu da yetmez, asıl olan biziz, Hz. Ömer değil, özne iş yapandır, bugün burada, Türkiye’de 2016 yılında kim hangi mevkide ise oranın mesulüdür, hatası ve sevabı ona aittir Hz. Ömer’e değil. Sevaplarımız ve günahlarımız bizimdir, eksikliklerimiz ve meziyetlerimiz bizimdir. Kim hangi mevkide ise o mevkiinin bugünkü yerini, işleyişini dünya ölçeğinde bilmeli ve benzeri mevkiinin İslâm tarihinde nasıl işlendiğini de detaylı fehmetmelidir. Bundan bir netice çıkarabilirse yaramıza belki derman olabilir.
Teknik gelişmelerden sosyal yapılanmaya, devlet idaresinden kişiliğin inşasına değin derin bir vukufiyetle tek tek incelenmeli, doğuyu, batıyı, tarihi, coğrafyayı… yeniden yeniden didik didik etmeliyiz. Bunun sonunda bir çıkış yolu bulabilme şansını elde edebiliriz.
Bütün bunlardan sonra da insanlığımızı, hata etme payımızı ve en önemlisi Allah’ın belirleyiciliğini ve yardımını da unutmamalıyız.
Hatayı kabul etmemek ile hataya düşmek arasındaki farkın şuurunda olmalıyız. Hatasız kul, hatasız topluluk, hatasız cemaat, hatasız devlet olamaz. Yeni hamlemizde hataya düşmemeye dikkat etmeliyiz, fakat şunu da bilmeliyiz ki hata yapabiliriz. Hata yapabiliriz diye oturup seyretmek mümince bir davranış değildir. Yürüyeceğiz, yeni yeni hamleler yapacağız, bunu yaparken kılı kırk yararcasına titiz davranacağız ama hata etme payımızı da unutmayacağız.
Ulema hata etme riskini göze alarak yeni önerilerde bulunmalıdır, aksi halde devre dışı kalır ve gene hayıflanmaya yönelir veya tarihe sığınır.
Kimse bir şeylerin arkasına sığınmasın, orta yerde ve açıkça düşüncelerini ve çıkış yolunu beyan eylesin, bunu göze alamayan sussun. Susmak bazen yücelik olur, bazen de alçaklık, bunun farkına varılarak konuşulsun veya susulsun. Susmanın da konuşmanın da bir amel olduğunu, bir duruş ve tavır olduğunu da bilelim. Kritik anlarda konuşulmaması gerekenler konuşmasalar iyilik etmiş olurlar, konuşarak gürültü çıkaranlar gerçeklerin üstünü örtüyorlar.