• TOPLUMSAL VE KÜRESEL KARGAŞA VE ÇÖZÜM YOLLARI

      I Toplumsal ve küresel kargaşa, kaos, savaş, sömürü, adaletsizlik, ekonomik ve sosyal dengesizlikler, baskılar, zulümler... Dünyamızı sarmış durumda. Bunların müsebbipleri ve mağdurları, bozguncu başı Trump ve onun yavrusu Netanyahu başta olmak...

DUYURULAR

MEHMET AKİF ERSOY

Akif’in hayatı, eğitimi, mücadelesi, ahlâkı, çektiği fikrî ve fiilî eziyetleri; Osmanlı Devletinin, son düşüş ve çöküş yılları, Birinci Cihan Harbi sıkıntıları ve çilesi, Cumhuriyetin kuruluşundaki kırılmalar ve travmaların bir özeti ve aynasıdır. Akif üzerinden ülkenin bugünkü durumunu da rahatlıkla anlayabiliriz. Aradan bu kadar sene geçmesine rağmen ülkemizin bugün karşı karşıya kaldığı iç ve dış problemler ile 1873-1936 yılları arasındaki problemlerin mahiyeti değişmemiş sadece bazı aktörler ve bazı sahneler değişmiştir.

Buhara’nın engin ruhu, estetiği, inceliği, zarafeti, dine bağlılık hassasiyeti, sadakati ile Arnavutluk’un, mertliği, açık sözlülüğü ve İslam başkenti İstanbul’un cihad ve devlet anlayışı ve ruhu, ilim ve irfan merkezinin aydınlığını bir araya getirerek yetişen/yetiştirilen bir şairdir Akif.

Şairimizin hayat hikâyesi ile Osmanlı Devletinin/ Türkiye Cumhuriyetinin yaşam savaşı birebir örtüşüyor. Akif’in yaşadığı ilk yıllar, Osmanlı çalkalanmaya ve Batılıların göz dikip yok etmeye çalıştığı zamana denk gelir. Tanzimat ile başlayan Batılaşma serüveni gittikçe Batı hayranlığına dönüşmüş ve batılı değerler asıl kabul edilerek bir çıkış yolu aranmaya başlanmıştı. Şairimizin yetişme dönemi de bu atmosfere uygun olarak gelişti.

Çok küçük yaşlarda geleneğe uyarak, ilim ve irfan merkezi Fatih’te eğitimine başladı, babası aynı zamanda ilk hocasıdır. Aldığı temel dini eğitim ve dine bağlılık hayatı boyunca ona yol gösterici olmuştur. Akif, bir sene içerisinde hıfzını tamamlamış bir şahsiyettir. Ayrıca edindiği çevre, dost ve arkadaşları da onun yükselmesinde ve ahlâkının yüceliğinde büyük rol oynamıştır.

O, sadece dini ilimlerle yetinmedi, girdiği Baytar Mektebinde aldığı müsbet ilimlerde, batı düşünce ve tekniğinde de ileri derecede kendini yetiştirdi. Arapça, Farsça ve Fransızcayı mükemmel okuyup yazabilen bir şair ve mütefekkirdir. Her üç dilde de yazabilen bir adamdır o.

Her ilim ve fen dalında insanların yetişmesi lazım geldiğine inanır ve bunun mücadelesini verirdi. Bir ülkede bunlardan biri eksik ise onu tamamlamak farz-ı ayn olur derdi.
Akif’i anlamak ve anlatmak çok sıradan bir iş değildir. Çünkü kendisi ve devri de sıradan değildir.

Akif’in hayat hikâyesini kronolojik olarak anlatma niyetinde değilim bu konu çok anlatılmış, yazılmış üzerinde durulmuş bir konudur, onu erbabına bırakmak istiyorum, bu yazıda Mehmet Akif Ersoy’un bazı özelliklerine değineceğim.

Akif’in şiirlerinde boş lakırdı yoktur, baştan sona, dertler ve çare arayışlar vardır. Çünkü o dertli bir adamdır, koskoca İmparatorluk gözünün önünde yok olup gidiyordu, ayağının altında hem toprak kayıyor hem idealleri bir bir sönüyordu. İslam âlemi baştan ayağa bir harabeye dönüşmüştü. Dava adamı Akif, “bunların üstesinden nasıl gelebiliriz, nasıl eski heybetli halimize dönebiliriz” diye düşünüyordu. Bu meseleler düşünürken uykuları kaçıyor, zihnini ve bedenini hırpalayarak canla başla çalışıyordu. 

Akif’in gözü ve kulağı, çağdaşlarının görmediklerini gördü, işitmediklerini işitti ve bu ruh haliyle milletine, insanlığa seslendi.

O, toplumu ifsad eden, yanlış düşünce ve itikatlardan da kurtarmak için savaş verdi, bid’at ve hurafelerle ömrü boyunca mücadele etti. Ne yazdıysa, duyarak yazdı, ağlayarak yazdı, sızlayarak yazdı, kükreyerek yazdı, inanarak yazdı, sıhhatini hiçe sayarak yazdı, inanmadıklarına da asla iltifat etmedi, dönüp bakmaya değer bile bulmadı. Cehaletle, tembellikle, istibdatla, meskenetle, aç gözlülükle onun kadar uğraşan olmamıştır. Çünkü o, toplum ruhunu ve vicdanını kemiren, kurutan, fıtratı bozan ne varsa sezebilmiş, sezdiği için de yılmadan mücadele etmiş, savaşmıştır.

“Bizde İslam’ın ruhunu, İslam’ın felsefesini, İslam’ın samimiyetini en yüksek ve ince idrak ile şiir ile anlatan yegâne şahsiyet üstaddır.” der Hasan Basri Çantay.

Kendine, yani imanına, İslam’ına, bağlı bulunduğu medeniyetinin değerlerine sarsılmaz bir güven duyduğu için, Batıdan alması gerekenleri almaktan geri durmadı. Ama o, bir mukallit değildi, bağlı bulunduğu değerler süzgecinden geçirir kendi milletine, İslam âlemine yarar sağlar hale getirmeye çalışır. Onda batıya öykünme yoktur, onu değerlendirme ve tecrübe ve birikimlerinden yararlanma vardır.

Asrın idraki dediği şey, toplumu, yaşadığı dünyayı anlamaya ve Kur’an hakikatleri ışığında yol almaya yöneltmesidir. Yoksa iddia edildiği gibi İslam’ı çağın yanlış ve sakat anlayışına mahkûm etme değildir.

Sadeliği severdi, şatafattan ve gösterişten kaçardı. Ama nezafeti ve zarafeti de terk etmezdi. Mütevazı idi, kendisine yapılan iltifatlarda yüzü kızarır, utanırdı. Riyakârlık, yalancılık, hilekârlık, kanaatsizlik, karaktersizlik, vefasızlık onun düşmanıydı, bunlardan birini en yakınlarında sezdi mi hemen terk ederdi. Çok saf bir tarafı da vardı, söylenene inanırdı. Özüne, şahsına yapılan düşmanlıklara aldırmazdı, ama iş din, iman, vatan ve millet gibi hakikatlere gelmişse, o zaman o mütevazı ve mülayim adam gider başka bir Akif olurdu, artık af etmezdi gereken dersi de verirdi.

Tevfik Fikret’in Tarih-i Kadimi yazmasından sonra Akif’in sert cevabı bunun açık delilidir. Haksızlığa dayanamazdı; şöyle derdi bir şiirinde;

Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem;
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.
Biri ecdadıma saldırdımı, hatta boğarım! ...
-Boğamazsın ki!
-Hiç olmazsa yanımdan kovarım.
Üçbuçuk soysuzun ardından zağarlık yapamam;
Hele hak namına haksızlığa ölsem tapamam.

Az ve öz konuşur ve yazardı. Onda tekrar yok gibidir. Halim, selim ve munis bir adamdı.

Açlığa, yokluğa rağmen kimseye, hiçbir güce Allah dışında boyun eğmedi. Ne saltanat döneminde, ne meşrutiyet döneminde ne de cumhuriyet döneminde, kimsenin hatırı için ne yazdı ne de yazması ve konuşması gereken konuda sustu. 

“Umumi seferberlik döneminde bakanlık erkanından bir zat Akif’e; Yazılarında o derece ileri gitmemesini nazikçe söylemek isteyince o da; "Nazırına söyle; kendilerini düzeltsinler! Bu gidiş devam ettikçe bizi susturamazlar. Ben fasulye aşı yemeğe razı olduktan sonra kimseden korkmam.” der. (Bkz. Akifname, Hasan Basri Çantay,31)

Akif’in düşüncesinde; memleket, vatan, millet ve din birbirinden ayrılmaz bir bütündür. Onun için millet ve ümmetin selameti için, çok da hoşlanmadığı İttihat ve Terakki Cemiyetine girmiş millete ve vatana hizmet etmiştir. Ama o Akif’tir kayıtsız şartsız itaat ve teslimiyet onun lügatinde yoktur, olamaz, özgürlüğe âşık bir yüce ruh, İttihat’a boyun eğmez ve koskoca cemiyetin yemin metnini değiştirmiş ve öylece cemiyete katılmıştır. Katıldıktan sonra da kendi kişiliğinden ve inancından asla taviz vermemiştir. 

İzmir’in işgali sırasında Balıkesir Zağnos Mehmet Paşa camiinde ateşli vaazlar vermiş, konuşması Anadolu’nun yerli neşriyatında yayınlanmış ve yankı uyandırmıştır. 

Kastamonu Nasrullah Camiinde verdiği vaaz basılarak tüm ülke sathına yayılmış ve emperyalizme karşı koyuşta büyük bir vazife ifa etmiştir. 

Düşman Ankara’ya doğru yürürken bile o ümidini muhafaza etmiş ve millete direnme gücünü vermeye gayret göstermiştir;

 

Cehennem olsa gelen, göğsümüzde söndürürüz.

Bu yol ki Hak yoludur, dönme bilmeyiz, yürürüz;

 

Akif çok iyi bir gözlemcidir, ülkenin hemen hemen tümünü gezmiş, sefalet, cehalet ve atalete bizzat şahit olmuştur. Bu müşahede sonucu çareler aramış ve çözümler üretmiştir.

Akif, nesli gibi çok erken bir dönemde politikaya bulaşmış ve siyasetle yakından ilgilenmiş, ama onun bu ilgilenişi İttihatçılar gibi kaba, zorba, önünü göremeyen ve halktan kopuk olmamıştır.

Tabiatın işleyişinden cemiyetin işleyişine rahat geçiş yapmış, aldığı dinî, millî ve irfanî eğitim onu diğer realistlerden ayırmış, fakat hayatında ve yazılarında acı da asla gerçeklerden kaçmamış, olduğu gibi görmüştür. Buna rağmen meselenin büyüklüğü karşısında yese kapılmamış, ümidini ve inancını daima muhafaza etmiş bir inanç, hizmet ve umut aşılayıcısı olmuştur.

Akif, önce şahsiyetini inşa etmiş, sonra kişiliğini bu şahsiyetle bina etmiş, sonra söz ve eylemlerini bunlara dayandırarak bir mücadele ve mücahede yoluna girmiştir.
Batı eğitimini almış ama batıcılara katılmamış, yer yer onlarla mücadele etmekten de kaçınmamıştır. Çünkü batının hilelerini seçebilmiştir. 

Akif bilmediğine rahatlıkla “bilmiyorum” diyen bir adamdı. Sevmediği birinde de bir hüner varsa onun o hünerine “var” diyendir.

Dinlediğini sahiden dinler, kimsenin hususiyetini konuşmazdı.

Akif, bugünü ve kendi hayatını merkeze alan bir yol tutmuştur denilebilir, geçmişi de geleceği de bugüne getirir ve siz mazideki hali ve geleceği onun sayesinde bugün gibi görür yer yer yaşarsınız. Onda görkemli mazi bugünü harekete geçirmek için anlatılır. Halkın içine girer, onlardan biri olur, onların argosunu da şiirine katmayı ihmal etmez, bu haliyle şiiri hikayeleşir, ama şiir tekniğinden de asla taviz vermez, ilk bakışta size yavan gibi gelir lakin üzerine biraz eğilince, iyice anlamaya ve anlamlandırmaya çalışınca fark edersiniz ki arkasında bir derin kültür, milletin/ümmetin ızdırabı ve hüznü vardır. Onda; İslam- Milliyet- Vatan ve realite bir bütün olarak karşınıza çıkar, Akif’in tarzı olur. Bu sadelik ve derinlik; onun elimizdeki Kur’an mealinde de mevcuttur.

Akif, 42 yıllık arkadaşı, dostu ve bazen yol göstericisi olarak takdim ettiği, Babanzade Ahmed Naim Efendi için; “Ashabtan sonra en sevdiğim adam” dermiş.

Akif, Naim Efendi ve Mehmet Şevket birlikte Arapça en zor metinleri mütalaa ederler, ayrıca Naim Efendi başta olmak üzere bazı arkadaşlarıyla da Fransızca metinleri de okur değerlendirirlerdi.

Akif; Ahmed Naim ve Elmalılı Hamdi Yazır hakkında; sika (güvenilir) ve ne diyorlarsa sözleri senettir, değerlendirmesinde bulunur.

Naim Efendinin vasıtasıyla Akif; “Servet-i Fünun” a Farsçadan tercümeler yapıyordu, çünkü Naim Bey de o dergide Arapçadan tercümeler yapardı.

1908 meşrutiyetten sonra, Naim Efendi; İttihat ve Terakki tarafından teftiş ile görevlendirilir, Naim Bey; valilere teşkilat tarafından baskı yapıldığını rapor eder, ama Cemiyet bunu kaale almaz, bunun üzerine Akif ve Naim Efendi teşkilata karşı soğur ve mesafe alırlar, İttihat ve Terakki ile araları açılır.

Ecnebi istilasına karşı ateş püskürten, istibdad idaresini telin eden, şark ve İslam dünyasındaki atalete(tembelliğe), bidat ve hurafelere savaş açan bir kişiliğe sahip idi. Afgani ve Abduh’u çok seven ve onların düşüncesinden yola çıkarak ülke insanına bir şeyler vermeye çalışan insandır.

Ecnebilerden herhangi birine taraftar olanı Akif asla sevmezdi. Bu tür insanlara “vatansız menfaat düşkünü” derdi.

Balkan harbi son zamanlarında ecnebi okullar aleyhinde bir atmosfer oluşmuş, kapatılmaları gündeme gelmiş idi, Akif; o okullar ayarında eğitim vermedikçe bunların kapatılması çare olmaz diyerek işin aslını dile getirmiştir.

Akif fıkracıdır da, en zor ve müşkil problemleri önce bir fıkra ile yumuşatır, neşelendirir okuyucuyu, sonra yavaş yavaş kendine çeker ve sonunda mutlaka ağlatır, çünkü kendisi daima İslam ümmeti için gözyaşı dökmektedir, bunu okuyucusuna da aksettirir. Akif’in tasvirleri hem nüktedanlığını, hem zekâsını hem de olayları resmeder gibi sunmasını bir arada düşünürsek nasıl bir insanla karşı karşıya olduğumuzu da farkederiz. Kişi ve olayları tasvirle yetinmez, bazen düşünceleri de anlamamız için tablo halinde sunar.

Akif, edebi değeri olan bütün eserlere değer verirdi. Ahlâksız sanatın cemiyette açtığı derin yaralardan son derece bizar idi. 

Şair, edip, muharrir, vb. kendisini cemiyetin tabii olduğu bağların haricinde tutamaz.

Disiplinli bir adamdı, şiirlerini bile önceden planlar ve o plan doğrultusunda yazardı. Kelimeleri seçer üzerinde uzun uzun düşünür sonra kâğıda geçerdi.

Mahir İz Akif’i tanıtırken bir yerde şöyle der: “Sabahleyin bizim ders bitince Balıkesir Mebusları Hasan Basri (Çantay) Bey ile beraber oturdukları Müftüzade Abdulgafur Efendi ve arkadaşlarına Muallakat okuturdu. Öğleden sonra Meclis’e gelir, yerine oturur, müzakere başlayıncaya kadar Fransızca bir eseri tercüme ettiğini görürdük. Gece yatsıdan sonra da yine Taceddin Dergahı’nın kıymetli misafirlerinden Hariciye Hukuk Müşaviri Münir (Ertegün) Bey’e Hafız Divanı’nı okuturdu.”

Süleyman Nazif; Akif’i etkileyen dört şairden bahseder; 1-Muallim Naci, 2- Abdulhak Hamid, 3- Kemalzade Ali Ekrem, 4- Tevfik Fikret.

Araplardan İbn Farız, Türklerden Fuzuli, Acemlerden Sadi-i Şirazi, Fransızlardan Lamartin. Ayrıca Alfons Dode, Emil Zola, Nedim, Eşref.

“İnsanının mahiyeti söylemek değil, sözünü tutmaktır.” der. Sefalete acır, fazileti severdi.

Gazali’nin kudretini ve büyüklüğünü takdir eder ona saygı duyardı. Mevlana’yı çok severdi.

Akif’i İttihat ve Terakki’ye davet eden ve girmesine vesile olan Fatin Gökmen; evine davetli olan Akif, meşhur yağmurlu ve fırtınalı günde evine gelir zatı evde bulamaz ve geri gider kendisinden özür beyan edildiği halde sözünde durmadı diye altı ay dostuyla konuşmaz.

Akif, sportmendi, güreşçi idi şiirinde bu husus açıktır. İyi bir yüzücüydü, Boğazı yüzerek geçmiştir. İyi bir koşucuydu, yüksek ve normal atlamalarda dereceleri vardır, saatlerce kürek çekerdi, iyi taş atardı, gülle atmada derecelere sahiptir.

Güneşli havaları çok severdi, kırlarda gezmeyi ve tabiatla haşir neşir olmaya özen gösterirdi. Genelde gideceği yerlere yaya gider, mümkünse vasıtalara binmezdi.

Yurdundan cüda kalan Şairimizin Mısır’daki halini anlatan Ali Ulvi Kurucu’nun Şeyhü’l-İslam Mustafa Sabri Efendinin oğlu İbrahim’den naklettiği ile bitirelim;

“İbrahim Bey, ben yalan söylemem, Allah şahiddir yemin de etmem… Yeminim olsun ki, mecalim kalmadı, kendimi toparlayamıyorum. Bu yapılanlar bana çok ağır geldi. Perişanlığımın derecesini size şöyle anlatayım: Secde-i sehivsiz namaz kılamaz oldum. Yahu namazda dalıp gidiyorum. Zihnim perişan…”  Unutmalıyım; Akif çok güçlü bir hafız idi.

Kâzım Sağlam

tefsir dersi 2020

whatsapp takip edin

Yazanlarımız