• TOPLUMSAL VE KÜRESEL KARGAŞA VE ÇÖZÜM YOLLARI

      I Toplumsal ve küresel kargaşa, kaos, savaş, sömürü, adaletsizlik, ekonomik ve sosyal dengesizlikler, baskılar, zulümler... Dünyamızı sarmış durumda. Bunların müsebbipleri ve mağdurları, bozguncu başı Trump ve onun yavrusu Netanyahu başta olmak...

DUYURULAR

MEDENİYET DİNAMİZMİ

Toplumları, devletleri, ülkeleri ayakta tutan onların dayandığı dünya görüşleri ve bu görüşün müşahhas şekli olan medeniyetleridir. Medeniyet ufku, perspektifi, ideali olmayan toplumlar, medeniyet düşüncesi olmayan devletler, millî sınırlarına hapsolurlar, bunun sonucu olarak gelişmiş medeniyete mensup devletlere mahkûm olurlar. Bugün ulus-devletlerin hâkim olduğu bir dünyada bile ulus-devlet kalıbını kırarak veya onu genişleterek dünyada siyaset güdenler, bu ufuktan mahrum olan devletleri kendi kontrolleri altına alabiliyorlar, ulus-devletin zihni ve siyasi sınırlarına saplanıp kalan devletleri sömürüyorlar.

Modern dünya imparatorlukları yıktı, onun yerine adı imparatorluk olmayan yeni imparatorluk kurdu, ABD, Rusya, Çin… İster hükmettiği toprak açısından bakın, ister dünya siyasetine etkisi açısından bakın, ister iktisadî sömürü açısından bakın, ister kendilerine karşı olan devletlere, halklara uyguladıkları muamele açısından bakın, nereden ve hangi zaviyeden bakarsanız bakın modern imparatorluklar kötülenen ve insanlık için yüzkarası (hâşâ) kabul edilen imparatorluklarla bir kıyas yapılırsa görülecektir ki; yenileri daha zalim, daha gaddar, daha acımasız, daha tek tipçi, daha baskıcı ve nefes aldırmaz. Tüm dünyaya tek tip bir hayat dayatıyorlar.

Bütün bunları yok sayarak dönüp bize tarihte medeniyetimizin temsilcisi konumunda olan devletlerimize sırtımızı dönmemizi istiyorlar, bizden Osmanlı’yı, Abbasî’yi, Emevi’yi, Endülüs’ü… kötülememizi ve bunların yapıp ettiklerine karşı çıkmamızı istiyorlar, şayet biz onların yaptıkları yararlı işlerini, iyi devlet idarelerini gündeme taşısak, hemen harekete geçerek gericilikle imparatorluk hayalini kurmakla itham ediyorlar. Bugün bunun yerine güçlü İslâm devletlerinin kurulması ve bunların güçlü devlet olması için çalışılması gerekir. Tersine bugün devletleri güçlendireceğine önlerini kesmek ve küçültülmesi için çaba harcamak gayretlerinde olanları da görüyoruz. Dünyayı tanımayan küçüklüğe razı olan zihinler güçsüz devletlerin Müslümanlara nelere mal olacağını kestiremiyorlar. Güçlü devletlerin ıslahı da daha kolay, dönüşmesi de daha kolay, çünkü güçlü devletler halklarına dayanırlar ve dünyada var olmak için güçlü, beynelmilel bir vizyona ihtiyaç duyarlar. Halkı Müslüman olan böyle bir devlet, ister istemez İslâm medeniyetinin vizyonuna yaslanmak zorunda kalacak, başka türlü dünyaya söz söylemesi ve kendini kabul ettirmesi güçtür. Buna mukabil devletçikler büyük ve güçlü devletlere yaslanırlar bu yaslanma sadece askeri, iktisadi, siyasi değildir, bu yaslanışın esas omurgasını kültürel ve vizyon tarafı teşkil eder.

Medeniyetimizin müşahhas şekli; tarihte kurulan İslâm devletleri, imparatorluklarıdır. Biz onlardan yararlanır, dersler çıkarır, bize uygun kurum-kuruluşlarını bugüne taşımayı bir zenginlik sayarız, hiç kimse bizi köklerinden kopararak türedi bir güruh haline getiremez, buna asla razı olmayız ve müsaade etmeyiz, isteyen istediği yaygarayı koparsın, istediği gibi yeni Osmanlıcılık falan diye yaftalasın. Tabii tarihte hiçbir şeyin ayniyle tekrarlanamadığını da bilenlerdeniz, biz yararlanırız çünkü onlar bizim seleflerimiz.

Bu tür ithamları ve düşünceleri terk etmenin zamanı geldi, Batının ve Doğunun gerçek çehresi ortaya çıktı, tarafgirliği, adaletsizliği, tüm insanlığı temsil edemeyeceği gün yüzüne çıktı, artık Anka kuşu olmadığını anlamamız lazım ve kendi özümüze ve gerçeğimize dönmemizin zamanı da geldi. Kendi değer yargılarımızın diğer medeniyetlerin, diğer devletlerin, diğer imparatorlukların değer yargılarına göre daha kapsayıcı, bütün insanlığı kuşatıcıdır, bu hüküm bir hakikattir.

***

Medeniyetimiz zaman zaman krizlere girmiş, saptırılmaya rayından çıkarılmaya çalışılmış, başka medeniyetlerin alt birimi olarak takdim edilmek istenmiş, artık miadını doldurdu tarihte kalması gerekir denilmiş ve bunları kabul ettirmek için olağanüstü gayretler harcanmış, insanlık tarihinde eşi görülmemiş mezalimlere maruz kalmış, hamdolsun hepsinden alnının akıyla çıkmasını bilmiştir.

Medeniyetimizin dinamiklerinin toplandığı iki alanı, iki belirgin varlığı var; biri ümmet, diğeri güçlü devlet. Bu ikisin zayıflaması medeniyetimizin zayıflanmasına yol açmış, bunların güçlenmesi de medeniyetimizin güçlenmesine neden olmuştur ve olacaktır.

Ana dinamizm ümmettir, ümmet bilinci, çöken devleti tekrar diriltebilir, ihya edebilir ayağa kaldırabilir, çünkü bu bilinç, bu diri ve canlı yaşayış mutlaka bir işleyişe bir yapılanmaya dönüşecek ve istenen devleti kuracaktır. Ümmet bilinci, büyük tehlikeyi görebilir ve ona göre iç farklılıkları erteleyerek birlik oluşturmayı birinci vazife sayar. Ümmet bilinci güçlü devlet de çıkarır, güçlü ekonomi de oluşturur, güçlü ve güvenilir idari sistem de vücuda getirebilir.

Tarih bunun canlı şahididir, bizi yok etmeye gelen istilacılar -Moğollar- bizde dirildiler, çünkü biz o zaman diri idik, diri ve canlı yaşayan ümmet dönüştürücüdür, Hz. Ömer’in Müslüman oluşu da böyle bir vakıadır. Ümmeti diri ve diriltici tutan beslenmeden mahrum bırakmak en büyük vebal, ihanet ve zulümdür. Çünkü ümmet; merhametin, rahmetin, gerçek gücün, mahza adaletin, dengenin, itidalin ta kendisidir.

Ümmetin ete kemiğe bürünmüş şekli devlettir, devlet eliyle gelişen müesseseler, ahlakî olgunluk, fikrî hayat daima dışa dönüktür ve beynelmilel güçleri hesaba katarak yoluna devam eder. Gelişen olayları kontrolü altına alır, daima önde gider, diğer medeniyetler ve devletlerle rekabet içinde olduğundan kendini yenilemek ve gelişen yeniliklere karşı hem devleti hem de medeniyetini korumak zorundadır. Bu hal onu daima uyanık tutar, kendini geliştirmek zorunda bırakır, ülkesine ve insanına güvenmek mecburiyetini duyar, insanının kalitesini yükseltir. Böylece durmadan gelişen bir hareketlilik yaşar, dinamizmini daimî kılar.

Medeniyetimizin dinamizmi kendini yenilemesini becerebilmesidir, bu yenilenme; diğer medeniyetlerde olduğu gibi ana ekseninden kopma veya sapma değildir, kendi değer yargılarına bağlı kalarak hayata hakim olabilme yeteneği ve özelliğidir. İnsanlığın son kalesi, son ve kâmil dinin sahibi oluşu, aynı zamanda bütün insanlık adına hakikati ayakta tutma görevi ile görevlendirilişinin meyvesidir.

Medeniyetimiz iki önemli özelliği onu müstesna bir yere yerleştirir ona büyük imtiyaz sağlar; bunlardan birincisi bağlı bulunduğumuz naslarımızdır. Kitap-Sünnet’tir, ikisinden çıkarılan hükümlerdir, bu bizi sapmaktan, inhiraftan, zamanın hile ve desiselerinden korur. Geçici başarıların cazibesine kapılmayı önler, yerel, bölgeselin ve beynelmilel tuzağına düşmekten kurtarır, geçici heveslerin ve ileride insanlığa bela olacak sahte başarıların kucağına düşürmez. Tüm zamanların ve mekanların işine yarayacak kalıcı ve bütün insanlığın yararına olan hayırlı olanlara yöneltir. İstikamet üzere yoluna devam eder, güven ve dinginliği sağlar.

İkincisi içtihat anlayışımızdır, o bizi donmaktan, devre dışı kalmaktan, alıkoyar. Dinimizin ve medeniyetimizin yenidünyada yer edinmesine vesile olur. Her gün gelişmekte olan iktisadî, askerî, sosyal, siyasal, toplumsal, teknik yenilikleri içine almayı ve bize uyumlarını sağlamayı becerir, bunu sağlar. Naslarla birlikte yürüdüğü için, diri ve canlı olarak geliştiği için, bu yeniliği getirenlerin de nass ve içtihat tartışmaların içinde bulundukları için ayrıca neyin neresi İslâm ile çelişir veya uygundur tartışması da yersiz olur, nass-ictihat iç içe ve beraber bir arada bulundurularak vücuda getirilmiş bir yenilik hakkında bu tartışmalar abes olur. Bu da dinamizmimizi hem güvenli hem de daimi kılar.

Medeniyetimiz dünyayı kontrol etme ve geliştirme vazifesi ile vazifelidir, bu vazifeyi icra etmek tabii olarak bir gayreti ve hareketliliği icbar eder. Bunun için de medeniyet dinamizmi tüm dünyayı tanımayı, olup-bitenleri günbegün takip etmeyi, bunları değerlendirip daima bir adım önde gitmeyi gerekli kılar yoksa dünya liderliğini her an kaybetme tehlikesi vardır.

Bütün bunlar yapılırken merkeze Allah rızası ve ahiret düşüncesi, yapılanların hesabının verileceği korkusu taşıyan Müslümanlar tabii ki, zülüm edemezler, haksızlık yapamazlar, başkasının hak-hukukuna riayet ederler.

tefsir dersi 2020

whatsapp takip edin

Yazanlarımız