• TÜRKİYE'NİN KARŞI KARŞIYA KALDIĞI MESELELER

      Türkiye, Birinci Cihan Harbi’nden bu yana bu kadar problemi aynı anda yaşamamıştır. Bir asırdır karşı karşıya kaldığımız her bir problemin birkaç katı kadar problemlerle yüz yüzedir ülkemiz. Bu durum; Türkiye’nin yanlışları yüzünden mi olmuş,...

DUYURULAR

BİRLİKTE YAŞAMAK

Bir arada bulunmak, birlikte yaşamak, farklılıkları mümkün mertebe zenginlik saymak bir olgunluk ve tahammül edebilme meselesi ve işidir. Aynı zamanda Allah’ın kainatta ve toplumsal işleyişte koyduğu ilahî kanunları kavrama, anlama ve anlamlandırma izanını görebilme basiretidir.

Basiretle, hikmetle, kâinatın yaratılış ve işleyişine bakan her insan varlık âleminin nasıl bir dayanışma ve ahenk içinde olduğunu görür. Gece ve gündüz, ay ve güneş, su ve ateş, diğer gezegenlerin birbirleriyle olan münasebetleri… bütün bunlar bir bütünün parçalarıdır ve yek diğerine muhtaçtır, biri ortadan kalkarsa düzen bozulur.

Demek ki kâinatın düzeni bu farklı varlıkların ve olguların birlikte hareketine bağlıdır. Biri ortadan kalkarsa düzen bozulur.

Beniadem de kainattaki varlıkların birbirine muhtaç oluşu gibi hatta daha fazla birbirine muhtaçtır. İnsanlığın tarihi serüvenine, bugüne gelişine bakılırsa görülecektir ki; her bir insanın, her bir medeniyetin yaptığı ayrı ve farklı işler, ameller, icatlar, teknik ve sosyal gelişmeler birbirini destekleyen, birbirini besleyen, birbirini tamamlayan ve yaşamamız için ortam hazırlayan unsurlardır.

İnsanın insana muhtaç olduğu, kimsenin tek başına yaşamayacağı bir gerçektir.İnziva, mağaraya çekilme, belki kendini yenileme ve eksikliklerini gidermek için arızi ve geçicizaman olarak kabul edilebilir, yoksa hayatın merkezine konulacak bir durum değildir.

Bu inzivayı kişisel olarak anlar ve görürüz lakin bunun bir de toplumsal ve ideolojik olanları da vardır. Şehrin orta yerinde gettolar oluşturmak, kendini toplumun diğer katmanlarına kapatmak da bir inziva değil midir?

İdeolojilere saplanıp kalmak, dünyayı kendi ekseninde döndüğüne inanmak, kendi doğrularının dışında doğru olabileceğine inanmamak, manevi olgunluğa eriştiğine kani olmak, insan-ı kamil olduğunu kabul etmek… bütün bunlar bir nevi inzivadır ve kendini dış dünyaya kapamadır. Zaten kendini kapatmak, kendi kendine yettiğine inanmak iletişimi ve ilgiyi keser. İletişimin kesildiği yerde bir arada yaşamaya ihtiyaç duyulmaz.

Bu istiğna beraberinde tekebbürü getirir, tekebbür ve müstağnilik tuğyana kapı aralar. Kendine güven ile istiğnayı birbirine karıştıranlar nefislerini ilahlaştırırlar ve bunun adına da bazen vakar, bazen şahsiyet, bazen ideolojik dik duruş diye dillendirirler. Bu istiğna öylesine gizli bir afettir ki kimi zaman tevazuu, kimi zaman takva diye de tezahür edebilir. Şeytanın sağdan yaklaşması gibi. Bütün bu haller insanın kendine yettiğinin emareleri sayılır ve diğer insanlarla irtibata geçmeyi, onlarla birlikte hareket etmeyi gereksiz görür. Bu hal ve tarz biraz toplumsallaşır, kendini döndürebilir, kendi kendine yetebilirse artık etrafında duvarlar örmeye başlar, kalın duvarlar arasında yeni bir dünya oluşur ve o dünyanın insanları kendilerini bulunmaz Hint kumaşı addetmeye başlarlar. Bu sefer herkese biraz yukarıdan bakar, kendilerini imtiyazlı bir zümre görürler. Bu hal gelişe gelişe toplumsal öncüler ve yüce sınıf doğurur. Bu bize batı medeniyetinin bir hediyesidir.

Bu halet-i ruhiyede olanlar, topluma tepeden bakarlar ve toplum mühendisliğine soyunurlar, toplumu yukarıdan aşağıya doğru dizayn etmeye çalışırlar, onlara göre toplum güdülmesi gereken bir sürüdür. Bunu beceremeyince de bu sefer topluma hakaret ederler, kendi eksikliklerini görmek yerine toplumla bağlarını koparır kendi sırça saraylarına çekilerek yüce düşüncelerini kendi ilgi alanlarındakilere empoze ederler, bunu bir dava haline getirirler adına da hizmet, adanmışlık vb. derler. Böylece yeni bir zümre oluşturmuş olurlar.

Bu meyanda bir iki konuya değinme ihtiyacını duyuyorum;

Müslümanlık ile insanlık birbirinden kopmaz bir bütündür, insanı korumak, geliştirmek, olgunlaştırmak Müslümanın vazifesidir. Bu düşünceyi yok sayarak, insaniliği İslam ile çelişiyor düşüncesini yaymak veya insan hakları gibi evrensel değerlerin İslam dışı gibi göstermek bir tuzaktır. Maalesef bazı İslamî anlayışlar da bunu destekler mahiyettedir. Hâlbuki kâinatın yaratılışı, işleyişi, toplumların bağlı bulunduğu temel yasalar, insanın özellikleri bir bütünlük arzeder ve uyum içinde olursa gerçek manada bir düzenden söz edilebilir. İslam da böyle bir ortam oluşturma davasındadır.

İslam son ve mükemmel dindir, son din oluşu bütün insanlığın problemleriyle hemhal olması ve insanlık adına hareket etmesini gerektirir, hem İslam’a mensup olduğunu söylemek hem de insanlığı hatta kâinatı ilgilendiren meselelerden kaçmak bir dilemmadır. Son dine mensubiyet bütün insanların meselelerine sahip çıkmak ve insanın normal yaşamasını zorunlu kılan tüm alanlarda söz sahibi olmak ve her probleme çare bulmak vazifesini de beraberinde getirir. Yoksa son, mükemmel ve bütün insanların dini olma iddiası havada kalır.

Kendisini insanlığın varisi gören Müslüman, insana nasıl davranacağını da bilir/ bilmelidir. Müslüman’ın vazifelerini ister aşağıdan yukarıya doğru sıralayalım, yani nefsimizden başlayıp kâinatın muhafazasına kadar, ister yukarıdan aşağıya yani kâinattan insanın her bir duygu ve düşüncesine kadar sıralayalım, karşımıza bir davranış biçimi, bir hareket tarzı çıkar. Fıtratı merkeze koyarak yola koyulursak, gerek kendi nefsimize karşı davranışımızı gerek diğer insanlara karşı davranışımızı sahih bir zemine oturtabiliriz. Bu sağlanabilirse yapıp ettiklerimiz de sahici ve sağlam olur.

Fıtratı muhafaza etmek için fıtratı bilmekliğimiz icab eder. Her bir insan, insanın özelliklerini, yaratılış gayesini, zaaflarını ve meziyetlerini ne kadar iyi bilirse insanı değerlendirmesi de o denli doğru ve yerinde olur. Nefsini tanımayan onunla iç iletişime giremez ve onu ıslah da edemez, çağımızın insanı kendisiyle iletişim kurmakta zorlanıyor, zorlandığı için de kendinden kaçıyor veya kendine tapıyor.

Müslümanlar arası ilişki de Müslim-gayr-i Müslim ilişkisi de bundan bağımsız değildir, Müslüman insanı tanımayan onunla istenilen düzeyde irtibat kuramaz, insan melek de değildir şeytan da değildir. Günah işler yanlış yapar, ama günahında ve yanlışında ısrar etmez, döner tevbe eder, hatasını düzeltir yoluna devam eder. Eğer biz insanı hata etmeyen varlık olarak görürsek bir hata görür görmez hemen mesafe koyar veya ilişkiyi keser yollarımızı ayırırsak ortak hareket etme ortamını baltalamış oluruz. Cemaatler ve toplumsal yapılar/yapılanmalar da böyledir. Cemaatler de yanlış yapar, eksik yapar/ en azından yapabilir diye inanmamız lazım. Bir cemaat, Müslüman topluluk, parti dernek vb. hep doğru yaptığına inanıyorsa onunla iş tutmak zordur. Yanlışı fark edince dönüp düzeltmesi gerekir, onun için yapılanmalar da sık sık nefis muhasebesi yapmalıdırlar, eğer muhasebe uzarsa aradaki olumsuz boşluklar çoğalır ve telafisi imkânsız hale gelebilir.

Müslüman ekoller, anlayışlar hatta mezheplere de böyle bakmamız lazım gelir. En üstte din vardır onun altında ekol, mezhep, meşrep vardır. Ekol ve mezhep sahibi olmak ile ekolünü veya mezhebini din saymak arasındaki ince farkı da görmemiz ve bilmemiz gerekir. Ortak hareket etmek için her bir insanın kendisi olması gerekir, olmayanla ne dostluk kurulur ne de düşmanlık yapılır. Onun için mezhep, meşrep, ekol sahibi olmak elzemdir, sınırını ve durması lazım gelen yeri bilmek kaydıyla. Kimsenin kendisi olmadığı bir dünya yaşıyoruz, ne Müslüman tam Müslüman’ım diyebiliyor, ne Hıristiyan tam Hıristiyan’ım diyebiliyor, ne Yahudi tam Yahudi’yim diyebiliyor. Böyle olunca ortada mutabakata varacak kimse yok demektir, onun için kendini iyi tarif eden ve bu böyledir, ben böyle düşünüyorum, buna inanıyorum diyen diyebilen insanlara, böyle bir dünyaya ihtiyacımız var. Başkasının varoluşundan korkmak, kendine güvenememektir, kendine güvenemeyen içine kapanır ve etrafına duvar örer.

Müslüman’ın Müslüman ile ilişkisi; önce fıtrata, hikmete, ahlaka dayanmalıdır. Hikmetsiz, ahlaksız, düşüncesiz ilişkiler uzun süreli de olmaz, hayırlı neticeler de doğurmaz.

Kendine yakın olduğunu sandığı Müslüman ile sağlıklı ilişki kuramayan, Müslüman olmayan biriyle sağlıklı ilişki kurması mümkün değildir. Müslüman, insanlık ailesine mensup olduğunu bilerek Müslüman olmayan insanlık ailesinden bir fertle irtibata geçtiğinin bilincinde olmalıdır. Ortak taraflarımızdan yola çıkarak bir ilişki geliştirmeyi takip etmeliyiz.

Kendimizi merkeze koyarak, kendimizi özne kabul ederek ilişki kurmalıyız, kendi öz değerlerimizden koparak, kaçarak, değerlerimizi başkalarının hoşuna gitsin diye eğip bükerek kurulan ilişki sonunda bir yerde kopar, kesilir. Çünkü kendini başka türlü gösterme bir yere kadardır. Açık ve sarih olmak en doğru yoldur. Fakat dikkat etmemiz gerek husus; karşımızdaki muhatabımızı iyi tanımamız, onun ne dediğini iyi anlamamız, aramızdaki farklıkların, zıtlıkların neler olduğunu iyi bilmemiz gerekir. Yumuşak söz ile sulandırmayı tefrik edecek temyiz sahibi olmamız gerekir. Kendimizi olduğu gibi anlatalım diye kaba ve sertlik göstermek peygamberlerin anlatımı değildir. Firavun’a bile yumuşak söz söylemeyi bize emreden Rabbimiz, bir yol/yöntem bize öğretiyor demektir.

Dünya durdukça yeryüzünde her tür insan olacaktır, bütün insanların Müslüman olacaklarına inanmak akıl işi değildir, öyle ise bu dünyada değişik dinlerden ve dine inanmayanlardan müteşekkil bir hayat süreceğiz demektir. Biz Müslüman’ız ve dinimizin hak ve son din olduğuna inanıyoruz, bu aynı zamanda mesuliyetimizi de artırıyor. Biz, diyaloga gireceğiz, biz tebliğ edeceğiz, biz insanlık adına hareket edeceğiz, merkez de biz varız veya olmalıyız.

Maddî ve manevî gücümüz bizim varlığımızın işaretleridir, itikadi, iktisadi, askeri, kültürel, siyasi gücümüz bizi dış dünyaya gösteren göstergelerdir.

Küreselleşen dünyada ülke sınırları anlamsızlaşmaya başlamıştır, ulus-devletler, şirketlerin, kurum ve kuruluşların gerisinde kalmıştır. Global dünyanın şartlarını hesaba katarak yeni bir dil ve tüm insanları ilgilendiren yeni anlayış, yaşayış ve idare ediş şeklini insanlığa sunmanın tam zamanıdır. Cihan şümul İslam anlayışı için, tüm insanlara gönderilmiş dinimizin temel düşüncesini anlatmamız, tebliğ etmemiz için en uygun zamandır. Yeter ki bu asrın insanının idrakine hitap edebilelim.

Uzlaşma, hoşgörü, müsamaha, Müslüman olmayanlarla birlikte yaşama konuların birkaç yönü vardır. Evvela, kişisel ilişki ile kurumsal ilişki farklıdır. Saniyen kurumsal ilişki ile devletlerarası ilişki de farklıdır. Salisen, medeniyetler arası ilişki ile devletlerarası ilişki de farklıdır.

Bunları birbirine karıştırmamak lazımdır. Kişisel uzlaşı, kişisel hoşgörü, bir tevazuu sayılabilir, kurumsal uzlaşı zarar da doğurabilir fayda da sağlayabilir. Devletlerarası uzlaşı, daha çok güce dayanır, güç yetirebildiği halde müsamaha, eğer bir stratejiye dayanıyor ve ileride büyük fayda sağlayabilirse o uzlaşı, hoşgörü kabul edilir ve faydalıdır. Bu da devletin siyasi basiretine ve ileri görüşlülüğüne bağlıdır. Medeniyetler arası ittifak veya uzlaşı/hoşgörü, genel manada kültürel, düşünsel ve bir bakıma itikadi sayılabilir. Bu konuda ortak hareket eden taraflar -yani biz ve batı, biz ve doğu- uzlaşmaya giderken şartların eşit olması lazımdır. Batı medeniyetini esas kabul ederek bir uzlaşmaya, işbirliğine gidersek bunun adı işbirliği, ortak hareket etme, gerçeği bulma değil düpedüz batı medeniyeti içinde erimedir. Buna kimsenin hakkı yoktur, bu konuda İslam’ın temel değerlerinden asla taviz verilemez.

Teknik ve sosyal yapılandırmalarda işbirliği ve tecrübelerden yararlanma tabii ki olmalıdır, ama bizi biz kılan değer yargılarımızı zedeleyerek, onları batı değer yargılarına uydurarak yapılan uzlaşı ve hoşgörü sonunda bize zarar verir. Unutmayalım ki; batı çok hilekar ve sinsidir. Bize sundukların cem-i cümlesinin içine gizledikleri hile ve tuzakları fark edebilen basiret sahibi Müslümanlar ancak anlayabilirler. Onun için çok ince eleyerek sık dokuyarak batıyla irtibata geçmeliyiz. Çünkü batının geçmişi çok temiz değildir.

Önce kendimiz olalım. Kendimiz olduktan sonra kiminle nasıl ve ne kadar irtibat kuracağımıza, kime nasıl hoşgörü göstereceğimize, nasıl uzlaşacağımıza biz karar vermeliyiz. Çünkü İslam bütün insanlara gönderilmiş dindir, tüm insanların açmazını çözebilecek kabiliyette ve kapasitededir. Bizim İslam’a layık, onu maddî ve manevî olarak temsil edebilmemizdir asıl problem, bunu sağlamaya gayret edelim, suçu da çareyi dışarıda arama ucuzluğunu bırakalım.

Kâzım Sağlam

medeniyet bulten logo

ömer hoca ile röportajlar

tefsir 2017 2018 1

Yazanlarımız