TÜRKİYELİ MÜSLÜMANLARIN SERENCAMI
Medeniyet Yöneticisi · 25.06.2019 · 7 dk. okuma · Güncellendi 22.08.2026Bireysel ve toplumsal vakıaların sonuçlarından hareketle yargılara varmak, son/ucu yanlış yere varacak iki yanlış yoldan birinin bizleri doğru yere taşıdığını düşünmekle eş anlamlıdır. Bu türden yargı/ların/ kabullerin üzerine bina edilecek her düşünüş ve ardı sıra gelecek eyleyiş içinde bulunduğumuz çözümsüzlüğü derinleştirir. Peki, bu durumdan nasıl çıkabiliriz, sorusu bizleri üçüncü yolun imkânı üzerine düşünmeye taşıyorsa gönlümüzü ferah tutmak için sebebimiz vardır, diyebiliriz. Çünkü mevcut hâliyle içinde bulunduğumuz durum tam olarak buna karşılık gelmektedir. Bu duruma muhatap olarak bizler, maalesef üçüncü ya da bir başka yolun imkânı üzerinde düşünüyor değiliz. Böyle olmadığı için de kendimizi devamlı olarak çözümsüzlüğün çölünde susuz olarak mukim görüyoruz. Şimdi aşağıda çözümle ya da doğru bir çözümle sonuçlanmayan birkaç cevap arayışını zikredeceğim.
• Neden kendi kavram ağımızı inşa edemedik/edemiyoruz?
• Neden kendi kahramanlarımızı üretemedik/üretemiyoruz?
• Neden bu kadar dünyevileştik?
• Dindar gençler arasında deizm neden bu kadar yayılmaktadır?
• Bu kadar İmam-Hatip olmasına karşın mevcut tablo neden bu kadar kötü?
• Neden nitelik değil nicelik artmaktadır?
• Gençler arasında dinî yaşam biçiminin gerileme sebebi nedir?
• Bu denli toplumsal yozlaşma, bireyselleşme, diğerkâmlığı yitirme nasıl oluyor?
Elbet de örneklerin sayısı bununla sınırlı değil. Muhtemelen bu sayıyı arttırabiliriz. Bizler üçüncü bir yolun imkânı üzerine konuşmadığımız, konuşamadığımız için sürekli olarak semptomlardan hareketle reçeteler peşine düşüyoruz. Oysa semptomlar üzerine değil sorunlarımızın kökenine/özüne dair düşünüş içine girmeliydik ki en azından bir yol hâli yaşıyor olalım. Maalesef bugüne kadar cılız birkaç ses birkaç arayış dışında bu tavra oldukça uzağız. Peki, ne oldu da bugün bu hâldeyiz?
Ne İdik Ne Olduk?
I.
Takriben 1950-2000 yılları arasında Türkiye Müslümanlarının, büyük ideali, “Yeni bir toplum ve devlet düşüncesi: İslâmileşme”ydi. Şüphesiz ki bu ideal, sadece İslâmi devletle sınırlı değildi. Bununla beraber mevcut cahiliye toplumu ortadan kaldırıp yerine İslâm toplumunu ikame etmeyi de içeriyordu. Eğer biz bu iddiayı bir nehir olarak kabul edecek olursak Türkiye'de o yıllarda bu nehri besleyen ciddi toplumsal akış/hareket durumu söz konusuydu. Peki, neydi bu akış? Şöyle ki bu dönemde Türkiye'de büyük bir sosyal göç hareketi başlar. Kırsaldan kente doğru olan bu göç hareketi, kentin sosyal yapısında, iç dinamiğinde önemli bir dönüşüm yaşanmasına sebep olur. Bu dönüşüm, yukarıda zikrettiğim söz konusu ideale önemli bir imkân tanımıştır. Çünkü daha önce ülkede tepeden inmeci bir toplumsal ideal vardı ve bu ideal, bireylerin tercihine bakmaksızın onları bu ideale uymaya icbar ediyordu. Ama oluşan yeni toplumsal yapı, bu durumu tersine çevirmiş. Yani artık toplumsal hareketin seyri önemli oranda aşağıdan yukarıya doğru bir ivme kazanmıştır.
Söz konusu göç akışını da arkasına alan ve devletin köklü bir şekilde yeniden yapılanmasını isteyen Türkiye Müslümanları, yukarıdan aşağıya bir seyri olan mevcut ideolojinin sosyo-kültürel yapısına itiraz ediyorlardı. Onlara göre bu yapı toplumun değerleri ile uyuşmuyordu ve bu hâliyle devam etmemeliydi. Bu düşünce, onlara önemli bir hareket alanı sağlıyordu. Durum bu olunca onlar yeni topluma yeni bir bakış açısı sundular. Bu bakışa göre İslâm, bütün zaman ve mekânlarda yaşayan/yaşayacak olan bir din olduğundan siyasetten ahlâka, kültürden sosyal hayata, hukuktan ekonomiye, hülasa hayatın her alanına müdahale eden bir idealdi. Bu ideal onlar için müthiş bir motivasyon imkânı sundu.



