TÜRK MODERNLEŞMESİNDE AYDIN
Medeniyet Yöneticisi · 04.07.2017 · 6 dk. okuma · Güncellendi 22.08.2026
Aydın, Osmanlıca “münevver” kelimesinin muadilidir. Batı dillerindeki karşılığı entelektüeldir. Entelektüel “intellect” teriminden türemiştir. Kelime beyin, zihin, akıl, idrak gibi anlamları ihtiva eder. Kelimenin kökeninde akıl ve zihinle iş görme yer alır. Entelektüel akıl ve mantık ile iş gören insandır.
Kavramın kendisinde bile metafiziği dışlayıp salt akılla iş görme, bilginin yanında hikmeti, ilmin yanında irfanı yok sayan tek yönlü bir bakış açısının yansıması vardır. Kavram, Aydınlanma sonrası yaygınlaşmıştır. Aydınlanma, Kant’ın kısa deyişiyle; “Aklını kullanma cesareti göstermektir.” Kişinin kendi eliyle düşmüş olduğu karanlıktan kurtulmaya çaba göstermektir. Aydın; doğanın sırlarını matematik, fizikle çözen seçkin bir sınıftır. Ele geçirdiği bilgiyi insan hayatını kolaylaştırmak ve doğaya hükmetmek için kitlelerin kullanımına sunar ve insanlardan ona hayranlık duymasını bekler. Çünkü bu sınıf modern dönemin pagan peygamberi gibidir. İnsan-evren-Tanrı bağlamında Tanrıyı dışlamıştır. Onun için elde edilemeyecek hiçbir bilgi, ele geçirilemeyecek hiçbir sır yoktur. Doğa bir laboratuvar, aydın bir gözlemci, bilgi ise örtünün altında saklanan bir çocuk gibidir. Bilgi, insana lütfedilmiş, -tenezzül edilen- bir hakikat değil, insanın kendi çabasıyla elde ettiği bir üründür. En azından modern aydın sınıfın temel iddiası budur.
Aydın, kimleri kapsar? Ayırt edici nitelikleri nelerdir? Aydın yukarıda da söz ettiğimiz gibi kafa ile iş gören bir sınıfı kapsar. Yani beyaz yakalıdır. Karşıtı beden gücüyle iş gören yani mavi yakalı insanlardır. Mühendis, doktor, mimar, öğretmen, avukat, yazar, sanatçı, akademisyen bu sınıfa girer. Elbette salt üniversite mezunu olmak aydın olmak için yeterli değildir. Bunun ötesinde aydının ikinci bir fonksiyonu toplumu etkileme, kendine ait bir ses ve söze sahip olma ve bunu topluma ulaştırabilme gücüdür. Aydının toplum üzerinde bir etkide bulunabilmesi için her şeyden önce ondan beslenmesi, onu anlamaya çalışması gerekir. Ona yüksek perdeden seslenip, ev ödevi vermek yerine toplumun inanç, düşünce, metafiziğini anlamaya kafa yorması şarttır. Aksi durumda kendine ve toplumuna yabancı bir aydın tipi ortaya çıkacaktır. Nitekim yaşadığımız toplumun temel sorunlarından biri de bu çerçevede ortaya çıkmış bir aydın sorunudur. Yaşadığı toplumla kronik biçimde uyuşmazlık sorunu yaşayan, halkı güdülmesi ve terbiye edilmesi gereken bir sürü gibi gören aydın tipi nasıl ortaya çıkmıştır? Bu sorunun yanıtı, modernleşme sürecinin kısaca değerlendirilmesiyle mümkün gözükmektedir. Bu topraklarda modernleşme ile hesaplaşmadan birçok sorunun izahı mümkün gözükmemektedir. Kopuşlar ve kırılmaların sonucunda yaşanan değerlere yabancılaşma; yabancılaşmanın neticesinde ortaya çıkan kimlik bunalımı modernleşme süreciyle ele alınmalıdır. Bu garip hal içerisinde en fazla yadırganması gereken durum ise aydın denilen kişilerin hesaplaşmak yerine, kendine olduğu gibi bakmaya cesaret edememesi ve derin bir kompleks duygusuyla ait olduğu toplumun öz değerlerini reddetmesidir.
Tanzimat sonrası Türk aydını kendi toplumuna Batı’nın gözlükleri ile bakmaya başlamıştır. Bu bir tür “yerli oryantalizm”dir. Kendi toplumuna bir yabancıya bakar gibi bakan Türk aydını için, toplum Batı’nın “evrensel” formlarının dışında kalmış, hızla değiştirilmesi gereken bir toplumsal mühendislik malzemesidir. Cemil Meriç’e göre; “Tanzimat’tan bu yana Türk aydının alınyazısı iki kelimede düğümleniyordu: aldanmak ve aldatmak.” Batı’yı tanımak üzere yola çıkan Türk aydını kendi toplumuna düşman olmuştu. Batı’daki senaryonun bir kurbanı olduğu kadar kendisi de yeni kurbanlar yaratmıştı.



