TOPLUM, AHLAK VE ADALET
Medeniyet Yöneticisi · 10.08.2017 · 6 dk. okuma · Güncellendi 22.08.2026
Adalet kavramı hem bireysel hem de toplumsal boyutları olan bir kavramdır. Bu çerçevede adalet; toplumsal davranışlarda adalet, karar ve hükümlerde adalet, iktisatta adalet gibi çeşitli görünümlerde karşımıza çıkar. Günümüze değin adaleti ele alan görüşler, onu genel olarak ideal bir kavram biçiminde düşünmüşlerdir.
Söz konusu düşünme biçimleri, adaleti niceliksel veya niteliksel eşitlik kavramı ile birlikte ele almışlardır.
Batı’da Adalet Kavramı
Materyalist felsefeye dayanan kuramlar, adaleti insanın sadece doğa ve insanla ilişkileri çerçevesinde ele alırlar. Yunan filozoflarına göre adalet; herkesin layık olduğu şeyi talep etmesi ve layık olduğu muameleyi görmesi demektir. Örneğin; Platon ve Aristoteles’e göre adalet; yöneticilerde bilgelik, askerlerde cesaret, üreticilerde ölçülülük olarak belirlenen üç ana erdemle ilişkilidir.
Aristoteles’e göre adil olması beklenen sınıflar, yöneticiler, yargıçlar ve çiftçilerdir. Platon’a göre adalet, ancak örgütlü bir toplumun varlığı ile mümkündür. Platon devlet düzeni içindeki toplumsal sınıflar, kendilerine verilen görevleri yerine getirmeli ve yönetici sınıfın işlerine karışmamalıdır.
Aydınlanma Çağı düşünürlerine göre ise adalet, hukuk kurallarına uygunluğu, insanın özgür ve eşit olduğunu, bir insanın diğer bir insana zarar verme hakkının bulunmadığını ifade ediyordu. Machiavelli, Hobbes, Locke, Rousseau, Montesquieu, Voltaire gibi 17. ve 18. yüzyıl filozofları adaleti, ahlâk ve erdem kavramlarından ayrı olarak, siyasal ve hukuksal bir kavram biçiminde ele almışlardır. Bu durumda genel anlamda çağdaş adalet nazariyelerinin adaleti, bireysel hakların korunması ile birlikte ele aldıklarını söyleyebiliriz. Konunun özüne nüfuz edebilmek için modern düşüncenin Tanrı’nın ve kutsallığın yerine insanı koyduğunu belirtmeliyiz. Böylece modernleşmeyle birlikte değerleri insana dayandıran hümanist, akılcı ve seküler bir yaklaşım benimsenmeye başlandı.
Asr-ı Saadet ve Ütopyalar
Esasında hukuk temelinde adalet, üç unsur arasında ele alınmalıdır. Bunlar; insanın insanla, insanın doğayla ve insanın yaradan ile olan ilişkisidir. Bu üç unsur arasında cereyan eden karşılıklı ilişkiyi bir denge üzere kurabilen bir sistem adaleti tesis edebilir. Lakin tarihsel sürece baktığımızda Batılı kuramcıların görüşlerinde adaletin tek yönlü ve müstakil bir değer olarak ele alındığını görmekteyiz. Adaletin insan-doğa- Tanrı ile olan ilişkisini kurmadan bir düzen hayal etmek ütopyalarda söz konusudur. Bu çerçevede Batı toplumlarının tarihinde bir Asr-ı Saadet yoktur. Bu nedenle filozoflar ütopyaları çok önemli bulurlar. Ütopyalar var olan toplumsal yapıların bir eleştirisi olarak ortaya çıkmışlardır. Görülen eksiklik ve rahatsızlıklar ideal toplum tasarıları ile giderilmeye çalışılır. Ütopyalarda açlık, sefalet, savaş gibi olgulara yer yoktur. İnsanlar belirlenmiş bir hukuka göre yaşamayı kabul etmiş ve toplumsal düzen kurallara göre sağlanmıştır. Bu bağlamda ütopyalarda toplum, farklılıkların ve çelişkilerin yok sayıldığı bir biçimde tasarlanmıştır.
Görüldüğü gibi ütopyalar, dünyada gerçekleştiremediği ideal düzeni ve adaletli toplumu hayal etmekten başka bir yolu kalmayan insanların kaçışını ifade eder. “Asr-ı Saadet ve ütopyalar” iki farklı dünyanın zihin kodlarını resmeder bize.



