Gençlik, gelecek demektir. Bir ailenin, ülkenin, medeniyetin geleceği, dünyada yer edinmesi, gençliğin kalitesine bağlıdır. Gençlik gelecek toplumun kendisidir. Duyarlı olmak mesuliyetini müdrik hale gelmek, bir toplum için hayati önemi haizdir. Sezai Karakoç; “Bir toplum, sorumluluğa duyarlı insanların topluluğu olduğu sürece yükselir ve yücelir.
Sorumluluktan kaçanlar fazlalaştıkça da düşer, geriler.” der.
Sorumluluk; kendinin veya kendine bağlı olanların davranışlarından dolayı bir erke karşı hesap vermek durumunda olmak, mesul olmak, yaptığı iş ve davranışlardan doğacak maddî ve manevî sonuçlara katlanmak. Bir görevi yerine getirmekle yükümlü olmak. Davranış ve sözlerinin neticelerini göz önünde bulundurarak hareket etmek. Bir şeye neden olmak.Yükün altına girmek. Üzerine aldığı işten dolayı hesap vermek.
Bize görevi yükleyen Allah’tır. İmanımızdır, itikadımızdır, ahlakımızdır.
“Hepiniz çobansınız; hepiniz güttüğünüz sürüden sorumlusunuz. Devlet reisi de bir çobandır ve sürüsünden sorumludur. Erkek, ailesinin çobanıdır ve sürüsünden sorumludur. Kadın, kocasının evinin çobanıdır ve sürüsünden sorumludur. Hizmetkâr, efendisinin malının çobanıdır; o da sürüsünden sorumludur. Netice itibariyle hepiniz çobansınız ve güttüğünüz sürüden sorumlusunuz.” (Buhârî, Müslim, Ebû Dâvûd, İmâret 1, 13; Tirmizî)
Üzerimize yüklenen bu sorumluluğu nasıl taşıyacağız. Daha doğrusu bu sorumluluğu taşıyabilmek için nelere sahip olmamız elzemdir.
Müslüman genç, hayatını idame ettirmesi için kendini donatmalıdır. Mücadele donanıma bağlıdır. Donanım, iki ana başlıkta toplanır. Birincisi; maddidir. İkincisi manevidir.
Maddî donanım; en asgarisi hayatımızı sürdürebilmek için bir gelirimizin olması lazım, bunun temini de gerekli ve elzemdir. Üniversite genci, bunu ihmal etmemelidir.
Bunun birkaç yolu vardır, birincisi okuduğu okulla, bölümle alakalı olanıdır. Kendi bölümüyle ilgili meslekte hayatını devam ettirmek istiyorsa, mesleğini iyi bilmeli ve kendini o hususta yetiştirmelidir. Okulda mı kalacak, iş hayatına mı atılacak, bunların hesabını iyi yapmalıdır. İkincisi, eğer okuduğu okulla, bölümle hayatını sürdüremiyorsa, o zaman nasıl geçineceğini hesaplamalı ve ona göre kendini donatmalıdır. Üçüncü- dördüncü veya son sınıflarda kendisine yol gösterecek bir danışman bularak onunla hayatının idamesi için istişare etmeli ve onun tecrübelerinden yararlanmalı ve yolgöstericiliğe kulak vermelidir.
Hz. Peygamber efendimizin bir duası; “Allah’ım senden yararlı ilim, temiz/güzel/ helal rızık ve makbul amel dilerim.” (İbn Mace, İkametü’s-Sala, 925) buyurmuştur. Helal, temiz ve bol rızık insanın yaşamını kolaylaştırır, kendine vakit ayırmasını sağlar, daha iyi hizmet etmesine yardımcı olur.
Manevî donanım; gencin; hayatını her hâl ve şartta ve ömür boyu İslam üzere yaşamasını sağlayacak bir kişilik sahibi olmasıyla mümkün olur. Biz bir hayat yaşıyoruz, ne ile karşılaşacağımızı tam bilemeyiz, karşımıza nasıl zorluklar çıkacağını da tam bilemeyiz. Allah Teâlâ bizi ne ile imtihan edeceğini de bilemeyiz. O halde ne yapacağız, kendimizi öyle donatacağız ki karşılaşacağımız her zorluğun üstesinden Allah’ın izni ve keremiyle gelebilelim.
Vakıf Başkanımız Musa Özdemir Hoca, Kurban Bayramı dolayısıyla bir tebrik mesajı yayımladı. Özdemir, mesajında İslam âleminin bayramını kutlayarak, hac ibadetini yerine getirmek üzere Mekke ve Arafat’ta bulunan…
Bu bayram, fedakârlığın bir nişanesi olarak kurbanların kesildiği, toplumsal dayanışmanın elle tutulur hale geldiği, dünya Müslümanların birbirleriyle kaynaştığı atmosferin oluşmasıdır. Hz. İbrahim'in imtihanı, Hz.…
Hz. İbrahim aleyhisselamı konuşmak, yalnızca tarihte yaşamış büyük bir peygamberi anmak değildir. Bu konuşma, hakikatin izini sürmek, teslimiyetin ne olduğunu yeniden anlamak, tevhidin neyi zorunlu kıldığını kavramak ve…
Bazı insanlar hayattan çekilip gittiklerinde geride sadece bir isim değil, bir iklim bırakırlar. Onlarla geçirilen günler, yapılan sohbetler, paylaşılan hatıralar birdenbire daha kıymetli görünmeye başlar. Alparslan…
"Eski hâl muhal; ya yeni hâl veya izmihlâl..." - Said Nursi Mütefekkirimiz bununla neyi kastetmiş olursa olsun elan dünyamızın ahvaline uygun bir tesbit. Üzerinde idame-i hayat ettiğimiz yerküre, üzerimize tavan olan�
Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta yaşanan, okullarda öğrencilerin yine öğrencileri hedef aldığı saldırılar hepimizi derinden üzmüştür. Masum öğretmenlerimizin ve çocuklarımızın hayatını kaybetmesi ve yaralanması, sadece bir…
Bloglar
Bunun için, önce özümüzü/ kendimizi eğiteceğiz. Nasıl hayatımızı sürdürmek için maddî imkanları oluşturmak gerekiyorsa aynen onun gibi zatımızı ruhî, manevî, İslamî yönden de eğiteceğiz. Kendimizi tanıyacağız, içimizdeki duygu ve düşünceleri tasnif edeceğiz, Allah’ın bizde yarattığı hasletleri bir bir inceleyeceğiz. Nefsimizde/ özümüzde olan, merhamet-gazap, kin- muhabbet, dostluk- düşmanlık vb. hasletlerini tanıyacağız. Bunların nasıl kullanılması lazım gelir onu öğreneceğiz. Mesela; “Muhammed Allah’ın Rasulüdür. Onunla birlikte olanlar kafirlere karşı sert ve katı, kendi aralarında birbirlerine karşı merhametlidirler.” (Fetih, 29) burada yüce Allah, iki zıt hasletimizin nerede kullanacağını bize bildiriyor.
İman, amel, ahlak açısından kendimizi kontrol edeceğiz. Kızgınlığımızı, nasıl frenleyeceğimizi öğreneceğiz.
Bir de biz tek başımıza yaşamıyoruz bir ailemiz var, annemiz- babamız var. Onlarla ilişkilerimizi nasıl ayarlayacağız. Onların bizim üzerimizdeki hakları nelerdir, onlara nasıl davranmalıyız. Rabbimiz “Rabbin, kendisinden başkasına asla ibadet etmemenizi, anaya-babaya iyi davranmanızı kesin olarak emretti. Eğer onlardan biri, ya da her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına ulaşırsa, sakın onlara “öf!” bile deme; onları azarlama; onlara tatlı ve güzel söz söyle.” (İsra,23) buyuruyor. Anne - babayla ilişkilerimizde bu ayeti merkeze koyarak hareket etmeliyiz.
Sonra diğer akrabalarımız var onların da hakları var onlara da davranılması lazım geldiği davranacağız.
Sonra beraber olduğumuz dava arkadaşlarımız var, onlarla irtibat ve birlikte iş yapma anlayışını geliştirmeliyiz. Kardeşlerimiz var, onların bizden beklentileri var, onlara usulüne uygun yardımcı olmalıyız.
Sonra içinde yaşadığımız toplum var onlarla nasıl bir iletişime girmeliyiz. Bunun da bir hakkı ve yol- yöntemi var.
Sonra dünya Müslümanları var, bunların bütününü hesaba katarak adım atma zorunluluğumuz var.
Sonra halkı Müslüman olan ülkeler var, onları istila eden emperyalistler var, onlarla mücadeleleri var, onların da bizim üzerimizde hakları var.
Sonra insanlık âlemi var, onların problemleri var, zulme uğrayan mazlumlar var Müslüman olmasalar da malumdurlar, onların hakkını korumak ve önlerini açma görevimiz var.
Sonra kâinat var, börtü böcek, var kurt- kuş var, dağ- deniz var, bunların muhafazası var, bütün bunlar bizim sorumluluğumuz tahtı olanlardır.
Öyle ise biz nasıl bir zihne, bir ahlaka sahip olmalıyız ki bütün bu sorumlulukların üstesinden gelebilelim.
Evvela tüm insanlıktan ve kâinatın korunmasından sorumlu olduğumuzu bileceğiz. Son ve mükemmel din İslam’ın müntesibi olmak adı geçen sorumluluklarımızın olduğunu kabul etmek ve ona göre kendimizi bir yere konumlandırmak zorundayız. Tüm insanlığın problemlerine çare aramayan insan İslam’ın cihan şümul anlayışını kavrayamıyor demektir.
Müslüman genç, kendisiyle barışık olmalıdır, imanıyla, ameliyle, ailesiyle, toplumuyla, ümmetin geneliyle, kâinatla, börtü- böcekle, su ve havayla, deniz ve dağla barışık olmalıdır. Fıtratı muhafaza etmeklik ile namaz kılma arasındaki bağı ve illeti keşfedebilmelidir.
Ahlak dediğimiz şey; insanın zorlanmadan kendiliğinden yapabildiğidir. Bir Müslüman için güzel ahlak; ibadetleri yerine getirirken, günahlardan kaçınırken, insanlarla iletişim kurarken Kur’an ve sünnete uygun hareket etmede zorlanmayacak, su içer gibi nefes alır gibi rahat ve tabii olabilme becerisini kazanmadır.
Ailesiyle irtibatta, toplumla ilişkilerde, daima hakkı gözetecek ve kimseyi de incitmeyecek kadar geniş ve rahat olmalıdır. Bu da bağlı bulunduğu İslam’ı derinliğine kavramasına bağlıdır. Toplumla karşılaşınca; o toplumun örf- adet, geleneği vardır, onlara bakacak, bir daha bakacak ve şöyle bir değerlendirmeye tabi tutacak; eğer İslam’ın tevhid akidesini bozmuyorsa –kendi mizaç, meşreb vb. ters de olsa- kabul edecek. Tevhide ters tarafları var ise, düzeltmeye çalışacak düzeltilmesi mümkün ise düzeltecek değilse bırakacak. Eğer tevhide tamamen ters ise o zaman tereddüt etmeden ayağının altına alabilecek. Tabii ki bunu yaparken İslam’ın naslarının o konudaki inceliklerini bilebilecek, sosyal yapının işleyişini de bilecek ikisi arasında nasıl bir yol izleyeceğini hikmetli bir şekilde takip edecek.
Müslüman genç, kendi nefsi, ailesi, toplumu, içinde yaşadığı coğrafyayı, bütün Müslüman coğrafyasını ve üzerinde yaşayan Müslümanlar, dünyanın içinde olduğu mevcut ahvali beraber değerlendirecek ve öyle adımın atacak. Bu içiçe girmiş halkaların hiyerarşisine de riayet edecek. nefisle mücadele ve murakabe her daimdir, aile ikinci derecededir. Toplum üçüncü derece, devletler dördüncü, ümmet beşinci, insanlık altıncı derecede yer almalıdır. Bu sıra değiştirilirse zincirler bir nevi kopar. Bunlardan biri ihmal edilirse biz yerli yerince iş yapmamış oluruz. İnsan- kainat bir bütündür bunların kopukluğu zihni kopukluk getirir, bu bunları birbirine karıştırmak değil beraber ve bir bütün olarak bir arada düşünmek ve ona göre adım atmaktır.
Kâzım Sağlam
Necip Fazıl Kısakürek'in Gençliğe Hitabe'sinin Tam Metni
Devlet ve milletinin 7 asırlık hayatında dört devre...
Birincisi iki buçuk asır... Aşk, vecd, fetih ve hakimiyet... İkincisi üç asır... Kaba softa ve ham yobaz elinde sefalet ve hezimet... Üçüncüsü bir asır... Allah’ın, Kur'ân'ında 'belhümadal-hayvandan aşağı' dediği cüce taklitçilere ve batı dünyasına esaret... Ya dördüncüsü? .... Son yarım asır! ..İşgâl ordularının bile yapamayacağı bir cinayetle, madde plânında kurtarıldıktan sonra ruh plânında ebedî helâke mahkûmiyet... İşte tarihinde böyle dört devre bulunduğunu gören... Bunları, yükseltici aşk, süründürücü satıhçılık, çürütücü taklitçilik ve öldürücü küfür diye yaftalayan ve şimdi, evet şimdi... Beşinci devrenin kapısı önünde nur infilâkı yeni bir şafak fışkırışını gözleyen bir gençlik...
Gökleri çökertecek ve son moda kurbağa diliyle bütün 'dikey'leri 'yatay' hale getirecek bir çığlık kopararak 'mukaddes emaneti ne yaptınız? ' diye meydan yerine çıkacağı günü kollayan bir gençlik...
Halka değil, Hakka inanan; meclisinin duvarında 'Hakimiyet Hakkındır' düsturuna hasret çeken, gerçek adâleti bu inanışta bulan ve halis hürriyeti Hakka kölelikte bilen bir gençlik...
Emekçiye 'Benim sana acıdığım ve seni koruduğum kadar sen kendine acıyamaz, kendini koruyamazsın! Ama sen de, zulüm gördüğün iddiasıyla, kendi kendine hakkı ezmekte ve en zalim patronlardan daha zalim istismarcılara yakanı kaptırmakta başı boş bırakılamazsın! ' diyecek... Kapitaliste ise 'Allah buyruğunu ve Resûl emrini kalbinin ve kasanın kapısına kazımadıkça serbest nefes bile alamazsın! ' ihtarını edecek... Kökü ezelde ve dalı ebedde bir sistemin, aşkına, vecdine, diyalektiğine, estetiğine, irfanına, idrâkine sahip bir gençlik...
Bir buçuk asırdır türlü buhranlar içinde yanıp kavrulan ve bunca keşfine rağmen başını yarasalar gibi taştan taşa çalarak kurtuluşunu arayan batı adamının bulamadığı, Türk'ün de yine bir buçuk asırdır işte bu hasta batı adamında bulduğunu sandığı şeyi, o mübarek oluş sırrını, her sistem ve mezheb, ortada ne kadar illet varsa devasının ve ne kadar cennet hayâli varsa hakikatinin İslâmda olduğunu gösterecek ve bu tavırla yurduna, İslâm âlemine ve bütün insanlığa model teşkil edecek bir gençlik...
'Kim var? ' diye seslenilince, sağına ve soluna bakmadan fert fert 'ben varım! ' cevabını verici, her ferdi 'benim olmadığım yerde kimse yoktur! ' fikrini besleyici bir dâva ahlâkına kaynak bir gençlik...
Can taşıma liyakatini, canların canı uğrunda can vermeyi cana minnet sayacak kadar gözü kara ve o nispetle usûle, stratejiye uygun bir gençlik...
Büyük bir tasavvuf adamının benzetişiyle, zifirî karanlıkta, ak sütün içindeki ak kılı farkedecek kadar gözü keskin; ve gerçek kahramanlık mâdeniyle sahtesini ayırdetmekte kuyumcu ustası bir gençlik...
Bugün komik üniversitesi, hokkabaz profesörü, yalancı ders kitabı, demagog politikacısı, çıkartma kâğıdı şehri, muzahrafat kanalı sokağı, takma diş fabrikası, fuhuş albümü gazetesi, mümin zindanı mâbedi, temeli yıkık ailesi, hâsılı kendisini yetiştirecek bütün cemiyet müesseselerinden aldığı zehirli tesiri üzerinden atabilecek, kendi öz talim ve terbiyesine memur vasıtalara kadar nefsini koruyabilecek, destanlık bir meydan savaşı içinde ve bu savaşı mutlaka kazanmakla vazifeli bir gençlik...
Annesi, babası, ninesi ve dedesi de içinde olsa, gelmiş ve geçmiş bütün eski mümin nesillerden hiçbirini beğenmeyecek, onlara 'siz güneşi ceplerinizde kaybetmiş marka müslümanlarısınız! Gerçek müslüman olsaydınız bu hallerden hiçbiri başımıza gelmezdi! ' diyecek ve gerçek müslümanlığın 'nasıl'ını ve 'ne idüğü'nü her haliyle gösterecek bir gençlik...
Tek cümleyle, Allahın, kâinatı yüzü suyu hürmetine yarattığı Sevgilisinin fezayı bütün yıldızlariyle manto gibi saran mukaddes eteğine tutunacak, ve O'ndan başka hiçbir tutamak, dayanak, sığınak tanımayacak ve O'nun düşmanlarını ancak kubur farelerine lâyık bir muameleye tâbi tutacak bir gençlik...
İşte bu gençliği, bu gençliğin ilk filizlerini karşımda görüyorum. Şekillenmesi, billurlaşması için 30 küsur yıldır, devrimbazkodamanların viski çektiği kamış borularla kalemime ciğerimden kan çekerek yırtındığım, paralandığım ve zindanlarda süründüğüm bu gençlik karşısında, uykusuz, susuz, ekmeksiz, başımı secdeye mıhlayıp bir ömür Allaha hamd etme makamındayım. Genç adam! Bundan böyle senden beklediğim şudur: Tabutumu öz ellerinle musalla taşına koyarken, Anadolu kıtası büyüklüğündeki dâva taşını da gediğine koymayı unutma ve bunu tek vasiyetim bil! Allah’ın selâmı üzerine olsun...
Surda bir gedik açtık; mukaddes mi mukaddes!
Ey kahbe rüzgâr, artık ne yandan esersen es!