NEDEN MEDENİYET NEDEN VAKIF
Medeniyet Yöneticisi · 04.02.2014 · 7 dk. okuma · Güncellendi 22.08.2026
Merhum Mehmet Âkif’in ve benzeri ilim ve fikir erbabının “Medeniyet”e yönelik eleştirileri dikkatle ele alındığı taktirde onların mutlak olarak medeniyet’i eleştirmediklerini, özellikle batı medeniyetini eleştirdiklerini kolaylıkla anlarız.
Bizim burada ele almak istediğimiz hususlar ile yapacağımız değerlendirmeler kendi öz “medeniyet”imize dair olacağından, bu eleştirilerin bizi bu hususta doğrudan ilgilendiren bir tarafı olmayacaktır.
Medeniyet’in, “inanç, fikir ve ideallerin somutlaşmış ve kurumlaşmış halleriyle müşahhaslaşarak yansıması” şeklindeki tanım, yapılmış tanımlar arasında maksadımıza oldukça yakın bir tanımdır.
Bundan dolayı bizim anlayışımıza göre yüce Rasûle indirilen ilk vahiy olan “Yaratan Rabbinin adıyla oku!” buyruğu “medeniyet”imizin miladı dır.
Bu buyruk, medeniyetimizin hem inanç, fikir ve ideallerinin neler olduğunun, hem de bu inanç, fikir ve ideallerin medeniyet olarak nasıl müşahhaslaşacağının temel işaret taşlarını ihtiva etmektedir.
İlk nazil olan surenin muhtevasını adım adım izleyecek olursak, medeniyetimizin esasını teşkil eden tevhid akidesinin ve bu akide doğrultusundaki “medeniyet”i oluşturma ve müşahhaslaştırma mücadelesinin türlü baskılara maruz kalacağının işaretlerini içerdiğini görürüz.
Sure: “O halde secde et ve (Rabbine) yaklaş!” buyruğu ile sona ererken, bu medeniyetin nihâî bir amacınada işaret etmektedir.
Tevhid’i esas alarak kâinatı ve eşyayı okuma, bu okumanın oluşturacağı medeniyetin temel esasını ve ana malzemesini teşkil eder. Yani bu medeniyetin en önemli müşahhas ifadesini okuma ve onun ürünü kitap oluşturur . Kitap da ilmin yani medeniyetimizin en önemli unsurunun kalıcılığını, sonraki kuşaklara aktarıcılığını yapan tedris kurumlarında baş tacıdır. Kitap, aynı zamanda “okuma emri”nin yerine getirilebilmesi için şart olan yazılı dokümandır.
İşte bunun için mescidlerimiz, secdegâh olduğu kadar ilimle dünyayı ve beşeriyeti aydınlatan medeniyetimizin ilk kurumları olmuştur.
İlk mescidimiz, Mescid-i Nebevî, aynı zamanda hem medeniyetimizin hem ilk İslâm Devletimizin müşahhas ilk kurumlarının başında yer alır.
Bu mescidin inşa edildiği sırada başta yüce rasul olmak üzere ashabın tümünün duyduğu ve yaşadığı coşku gerçekten anılmaya değer önemli bir coşkudur.
İbn Hişam bu hususta bizlere şu önemli bilgileri vermektedir:
“Mescidin inşa edilmesinde Müslümanları çalışmaya teşvik etmek amacıyla bizzat Rasulullah da çalıştı. Muhacirler de ensar da onun inşaatında devamlı çalıştılar. Müslümanlardan biri:
“Nebi çalışırken biz oturursak eğer Bu yaptığımıza dalalettir denilse, değer” dedi.
Müslümanlar binayı yükseltirlerken “recez” türünden beyitler söyleyip durdular:
“Yaşamak diye ancak âhiret hayatına denir Allah’ım, ensâr ile muhacirlere rahmetini yağdır.”
İbn İshak dedi ki: Rasûlullah da –bazı kelimelerin yerini değiştirerek- bu sözleri tekrarlıyordu.”(1)
Onlar Peygamber Mescid’ini inşa ederlerken, aslında büyük bir medeniyetin en temel esaslarından birsini örneklendirdiklerinin farkında idi. Çünkü anlamını aktarmaya çalıştığımız iki beyitin ikincisinde bu medeniyetin kurulup yükseltilmesinde en önemli dinamik olan “gayb akidesi” ne vurgu yapılırken, ilk beyitinde de yüce Rasûl ’ün ta baştan beri örnek alındığına ve bu medeniyetin ilk müessisi ve banisi olduğuna dikkat çekilmektedir.



