MUTE ŞAVAŞI'NDAN BİR İKİ ÇİZGİ
Medeniyet Yöneticisi · 14.05.2018 · 7 dk. okuma · Güncellendi 22.08.2026
Hicret'in sekizinci yılıydı. İslâm ordusu Suriye topraklarında, Mute ovasındaydı. Bizans'ın dev ordusuyla karşı karşıyaydı. İnsanlık tarihinde eşine az rastlanır bir savaştı. Üç bin kişilik İslâm ordusu, iki yüz bin kişilik Bizans ordusu ile savaşıyordu.
Bu tablo akılları zorlayan bir tabloydu. Üç bin İslâm evladı bunu nasıl göze alabiliyordu? Bu denli korkusuzluğun arkasında yatan şey neydi? Hangi manalar gizliydi? İki yüz bin kişilik bir ordunun üzerine yürümek, ölümün üzerine yürümekti. Ölümü bu denli hafife almak ya da ölmeyi ciddi bir olgu olarak görmemek nasıl mümkün olabiliyordu? Daha da ilerisi vardı; ölüme seve seve gitmek vardı. Ölüme güle oynaya gitmek vardı.
Ölüme “Hoş geldin, sefalar getirdin.” diyen bu İslâm erleri var oluşun sırrına erenlerdi. Hayatın ve ölümün anlamını kavrayanlardı. Yaşadıkları şu dünya nasıl gerçekse ahiret hayatının da öylece gerçek olduğunu bilirlerdi. Ahirete yakînen inanırlardı.
Onların imanı yakîn imandı. Yakîn imanın dereceleri vardı. Önce ilme'l‑yakin vardı. Sonra ayne'l‑yakin vardı. Daha sonra hakke'l‑yakin vardı.
Önce ilme'l‑yakin olurdu. Kesin bir bilgiye dayanarak iman etmek vardı. Kalplerin o bilgiden zerre kadar şüpheleri olmazdı. Kalpler o bilgiyi bütün varlığıyla onaylardı. O bilgi ise vahiydi. Rabbani bilgiydi. Rahman‑ı Rahim'in Resulüne vahiy yoluyla bildirmesiydi; ayetlerdi, surelerdi.
İçtenlikle iman eden mümin, ayetlerin iklimine yürürdü. Ayetlerin inşa ettiği Peygamber ikliminde yürürdü. İman etmenin canlı hâlini Peygamberde görürdü.
Bu hâl, bu gayret ayne'l‑yakine doğru yürümekti. Var oluş sırrını, imanın iklimini gözlerle görür boyutlara ulaşmak olurdu. Artık bilgiden öte bir boyuta geçmiş olurdu. Hazreti Ali Efendimiz öyle diyordu: “Ben ahireti görsem yakînimde bir değişiklik olmaz. Onlar yakîn bilgiyi hayat hâlinde yaşıyorlardı.” Ayetler hayatlarının esasları oluyordu. Ayetlerse bu dünyayı ve öbür dünyayı tam bir gerçeklik çerçevesinde öğretiyordu. Biz ona şöyle diyorduk: Hayatı ahiretten dünyaya bakarak yaşamak.
Sözler, davranışlar ve hareketler yarın önümüze getirilecekti. Onlardan hesap istenecekti. Hayatın her karesinden hesap vermek vardı. O zaman bütün hâllere öbür dünyada nasıl karşılık bulacak diye bakmak vardı. Hayatı yaşarken ahiretten dünyaya bakarak yaşamak gerekiyordu. Ahireti görür gibi yaşamaktı.
Hz. Sa‘d bin Ebi Vakkas (r.a.) İslâm ordusuyla İran üzerine yürürken İran ordu komutanına yazdığı mektubunda “Sizin dünyayı sevdiğiniz kadar ahireti seven bir orduyla geliyorum.” diyordu.
Bir de hakka'l‑yakin vardı. Hakikati duya duya yaşamaktı. Hakikati bütün varlığında yaşamaktı.
Enfal Suresi'nin ikinci ayetinde “Onlar öyle müminlerdir ki Allah zikredildiği zaman kalpleri titrer. Allah'ın ayetleri okunduğunda imanları dalga dalga büyür ve onlar sadece Rablerine dayanırlar, güvenirler.”
Hz. İbrahim (a.s.) Nemrut tarafından dağlar misali ateşlere atılıyordu. Hz. İbrahim (a.s.) ateşlere düşerken “O ne güzel mevladır. O ne güzel yardımcıdır. O ne güzel vekildir.” diyordu.



