MEDENİYETİMİZ ÖNCE GÖNÜL İNŞA EDER
Medeniyet Yöneticisi · 02.11.2016 · 5 dk. okuma · Güncellendi 22.08.2026
Kaynaklar, medeniyetin “şehir” manasına gelen Arapça “medine” kelimesinden geldiğini söyler. İslâm mefkûresinde medeniyet “beldelerin imar edilerek insanlığın ihtiyaçlarını karşılayacak, rahat ve huzur içinde yaşayacak bir şekle sokulması; insanların da ruh, madde, fikir ve ahlâk bakımından yükselmesi” manasına gelen “tâmir-i bilâd, terfîh-i ibâd” şeklinde tarif edilegelmiştir.
Bir başka ifadeyle medeniyet; bir ülke veya toplumun, diğer canlı türlerin, maddi ve manevi varlıkların, düşünce, kültür, sanat, bilim ve teknolojik ürünlerin tamamını ifade eder.
Bu hususta çok çeşitli tanımlar olmasına rağmen hepsinin de insan ekseninde temerküz ettiği görülür.
***
Medeniyet insanlığın bir devrinde başlamaz, bilakis devirlerden diyarlardan çok daha önce bizzat insanın kendisiyle başlar.
“İnsan tabiî olarak medenidir.” der İbn Haldun, “tabiî olarak”ı da vurgulayarak. Ona göre medeniyetin insanla, insanilikle, fıtratla ve tabiatla doğrudan ilişkisi söz konusudur.
İnsanoğlunun bütün meleke ve kabiliyetlerinin bir bestesi olan medeniyetler tek değildir. Türlü türlü medeniyetler ve medeniyet perspektifleri vardır. Yalnız medeniyetlerin “medenî” olma ölçüsünü insanî olmaları belirler. İnsana değmeyen medeniyet, denaet; kalbe dokunmayan umran, hüsrandır. Hüsran ise hem neslin hem ekinin hem de tabiatın yıkımıdır.
Medeniyet, aslında tek ve parçalanamaz olan hakikatin bir yansımasıdır. Bütün toplumlar da bir yönüyle öyle veya böyle “tek ve parçalanamaz” olan bu hakikatin peşinden koşarak medeniyetler kurmaya çalışırlar. Kimi toplumlar bunu başarır, insana huzur ve saadet bahşeder kimi toplumlar ise bunu başaramaz, başaramadığıyla da kalmaz insanlığa yıkım ve felaket getirir.
Medeniyeti “hakikat ve mana” boyutunda idrak eden toplumlar ancak, her şeyi ihya ve inşa ederler. Bunlar hak medeniyet taraftarlarıdır. Medeniyeti “reel ve madde” boyutunda anlayan toplumlar ise insanı ve tabiatı imha ederler. Bunlar da batıl medeniyet taraftarlarıdır.
Toplumlar medeniyetleriyle ayakta dururlar. İnsanın omurgası neyse toplumların medeniyeti de odur. Medeniyeti ve geleneği olmayan toplumlar madden ve teknik olarak ne kadar güçlü olurlarsa olsunlar varlıklarını idame edemezler. Güçlü ve kadim bir manaya sahip toplumların tesis ettiği medeniyetler ise her zaman yaşarlar ve yaşatırlar.
Hakikat medeniyeti evvela insanı inşa eder. İnşaya da kalpten ve gönülden başlar. Onun tasavvurunda içten/lik vardır. Hak medeniyet, sürekli içten dışa, manadan maddeye, özden kabuğa doğru bir düzen ve süreklilik arz eder. Hakikatle aydınlanmış insan; tasavvurda, tefekkürde ve tezekkürde kendini her dem yeniler her daim inşa eder. Gönül medeniyetini tamamlayan insan da gönüllerde medeniyetler tesis eder.
Modern/batıl medeniyet tasavvurunda hayatın merkezine madde konur, kadim/hakikat medeniyetinde ise hayatın merkezine mana ikame edilir. İlki dışsaldır, ikincisi içsel. Biri tenseldir, diğeri tinsel.
Maddeyi, kabuğu esas alan medeniyetler hazcıdır, hızcıdır, hedonisttir; bu nedenle sürekli “yaratıcı yıkım” gerçekleştirirler. Haz ve hız yıkım getirir. Yıkmanın sonsuzluğu modern maddi medeniyetin de “fena” lığına işaret eder. Yıkımlar acıdır. O yüzden “trajedi” , modern/batıl/batılı medeniyetlerin karakteristik özelliğidir.



