KÜÇÜK ALEMDEKİ MEDENİYET
Medeniyet Yöneticisi · 04.05.2017 · 5 dk. okuma · Güncellendi 22.08.2026
İnsanın hikâyesi Allah’ın (cc) bir gün meleklere yeryüzünde halife yaratacağını söylemesi ile başlar. Yeryüzünde Allah’ın halifesi olarak yaratılan insan, bütün bir hayatı Rabbine adayacak, tüm işlerinde O’nun tesis edilmesini istediği adaleti kuracaktır. Bu adaleti kurabilmesi için Allah ona bir akıl vermiş ve bu aklı kendisi ile
kullanacağı isimleri/ilmi de öğretmiştir. İsimleri/ilmi doğrudan Allah’tan (cc) alan ilk insan, şeytanla ilk sınanmasından sonra Allah’a adanmış bir hayatı ilmek ilmek dokumak üzere yeryüzüne gönderilmiştir.
İlk insanın, Rabbinin kendisine bahşettiği akıl ve ilimle hayatı inşâ etmeye başlaması, zamanla evlatlarının çoğalması ve nesillerin artması ile bir medeniyetin inşâsına dönmüştür. Bir toplumda tezahür eden ve insanın ilmiyle şekil-şemâl verdiği her bir kurum bu medeniyeti beslemiştir. İnsanın, akıl/ilim birlikteliği ile nefsinin karşılıklı işbirliği ya da çekişmesi onun ruhunda bir ahlâk şekillendirmiş ve medeniyeti besleyen her kurum tam da bu ahlâktan neşet etmiştir.
İnsan Rabbinin vazifesini bildiğinde huzur bulmuş, bu huzur onu tabiatla ve kendisi ile barışık kılmış, böylece halifeliğini güzelce yaptığı medeniyetleri kurabilmiştir. Ancak vazifesini bilemediğinde, insan sonu gelmez bir anlam arayışına düşmüş, bu arayışının sonuçsuz kalması ile dehşete kapılmış, hırçınlaşmış ve bu hırçınlıkla başta kendisi olmak üzere her şeyle çatışır hale gelmiştir. Ruhu böylesi bir ahlâk kazandığında insan, tabiat ve toplumla çatışan medeniyetler kurmuştur.
*** İnsan hem ruhu hem de bedeni ile taşıdığı hususiyetler bakımından pek çok düşünürce “küçük âlem” olarak isimlendirilir. İnsanın bütün bir eşyaya halifelik vasfını icra edeceği medeniyetin görücüye çıktığı ilk mevkî, küçük âlem olan kendisidir. Giyim kuşamından hâl ve tavırlarına kadar sirayet edecek olan ilk medeniyet cemresi, insanın ruhuna düşer ve beden toprağında filizlenir. Başka bir deyişle medeniyetin ilk vatanı beden memleketidir.
Medeniyetin, kendisi ile inşâ edildiği ilim ancak akıl ile kavranır. Bu ilmi kavramış olan akıl iradeyi yöneterek beden memleketinde medeniyeti inşâ eder. Şu durumda beden memleketinin hükümdarı akıl olarak temayüz eder.
Her hükümdarın kendisini iyi yetiştiren bir muallime ihtiyacı vardır. O muallimin nasihatleri, emirleri ve sakındırmaları hükümdarı yanlışa düşmekten korur. Beden memleketinde hükümdar olan aklın muallimi ise yine Allah (cc) tarafından ona gönderilen vahiydir. Vahy akla ihtiyaç duyduğu ilmi verir. Tıpkı Hz. Âdem’e öğretilen kelimeler gibi, akıl da vahyden şaşmaz doğruları ihtiva eden ilmi alır, üzerinde tefekkür eder, çıkarımlar yapar.
Aklın sözlerine riayet edeceği muallimden başka danışmanları da bulunur. Bir hükümdarın istişare meclisine benzeyen bu danışman, kimi filozofların “Tanrı’nın içimizdeki sesi” diyerek takdim ettiği vicdandır. Vicdan bir hükümdara sunulan siyasetnameler, nasihatnameler gibi akla sürekli eylemlerde itidali tavsiye eder. Sürekli danışmanlarının tavsiyelerini alan bir hükümdarın işlerinde isabetli davranması gibi, akıl da vicdanına danışırsa tefekküründe, yaptığı çıkarım ve değerlendirmelerde isabet eder.



