Türkiye’nin muhtelif bölgelerinden çeşitli sivil toplum kuruluşlarına bağlı eğitimci, yazar, akademisyen, sanatçı, gazeteci, sendikacı İHH gönüllüsü on iki kişilik oldukça renkli, kaliteli ve bir o kadar da uyumlu bir grup ile kurban kesmek ve yetimleri sevindirmek gibi ulvi bir gaye için ilk hicret diyarımız Etiyopya’ya gidiyoruz. Tarih 2 Ekim 2014. Günlerden perşembe.
Havaalanı ortak buluşma yerimiz. Grupta kimler var, henüz bilmiyorum. Uçuş saati yaklaştıkça arkadaşlar bir bir damlıyor. Renkli ve önemli simalar görüyorum gelenler arasında… Prof. Dr. İskender Pala ve eşi Hülya Pala, gazeteci-yazar Merve Şebnem Oruç, Bem-Bir-Sen İstanbul 7 No’lu Şube Başkanı Niyazi Karakoç, Zonguldak Türkiye Taş Kömürü Kurumu’ndan Şeref Çokal, İHH bünyesinde görev yapan Bekir Çete, Ayşe Olgun, Zümrüt Sönmez, Sefire-i Âlem’de Türkçe öğretmeni Sümeyye Sevim, Afyon’da sınıf öğretmeni Mustafa Üngör, Kâğıt Gemi Ajansı’nın sahibi profesyonel fotografçı Sevde Sevan Usak ve Medeniyet Vakfı’nı temsilen bendeniz.
Başkent Addis Ababa’dayız
3 Ekim 2014, Cuma. Yaklaşık beş buçuk saat sonra 00.30’da başkent Addis Ababa’ya varıyoruz. Bizi İHH’nın Etiyopya’daki partner kuruluşu CDA yetkilileri karşılıyor. Birlikte otele gidiyoruz. Yaklaşık dört milyon nüfuslu büyük şehirde derin bir sessizlik hâkim. Cadde ve sokaklar geniş. Yollar tenha ve karanlık.
İlk gece mütevazı bir otelde kalıyoruz. Yatağa girdiğimizde saatler 02.30’u gösteriyor. Sabah namazına zar zor uyanıyoruz. Erken saatlerde otelin ikinci katından Addis Ababa’yı seyrediyoruz kuşbakışı. Hava kapalı, şehir gri sisler içinde siluet gibi görünüyor.
Addis Ababa, deniz seviyesinden 2500 metre yükseklikteki dağların üzerine kurulu bir plato. Bolivya 'nın başkenti La Paz 'dan sonra dünyanın ikinci yüksek başkenti. Şehir derin vadilerle yarılmış, dört bir taraf mükemmel okaliptus ağaçlarıyla kaplı.
Kentteki belli başlı yapıların çoğu beyaz badanalı, teneke çatılı. Şehirde modern yapılı binalarla birlikte çoğunlukla baraka türü evler var. Şehir bu yönüyle büyük bir köy görünümünde. Addis Ababa Amharice bir kelime ve “yeni çiçek” anlamına geliyor.
Saat 8.00 suları kahvaltıya geçiyoruz. Bir şey yiyememek korkusuyla aç indiğimiz yemek salonundan tok çıkıyoruz. Damak tadımıza uygun zengin kahvaltı ürünlerini görünce seviniyoruz ve gelirken yanımıza aldığımız ekmek, peynir, zeytin gibi nevalelere ihtiyaç kalmıyor. Anlıyoruz ki Etiyopya’ya gelen bir Türkiyeli, burada aç kalmaz, karnını gönül rahatlığıyla doyurabilir.
Kahvaltıdan sonra otelin önündeki şose yolda durup etrafımıza bakınırken, gözlerimiz yolun bir ucundaki İskender Hoca’ya takılıyor. Yavaş adımlarla yanımızdan geçiyor. Fırsatını bulmuşken birkaç kelâm edelim diyoruz, lâkin içinden mırıldanarak bir şeyler okuduğunu görünce vazgeçiyoruz.
Bir süre sonra kendisi geliyor yanımıza. Ayaküstü Habeşistan’ı, Necaşi’yi, Hz. Bilal’i, Hz. Osman’ı, Amr bin As’ı, Ebrehe’yi konuşuyoruz. Sohbetimiz esnasında öğreniyoruz Hoca’nın beş aydan beri edebî metin değeri taşıyan bir siyer çalışması içinde olduğunu. Siyer değil diyor İskender Hoca tebessüm ederek, edebî metin; ben siyer âlimi değilim, edebiyatçıyım; onu siyer âlimleri yazar, benim yazdığım ise sadece edebî metin, diye de vurguluyor tatlı üslubuyla.
Vakıf Başkanımız Musa Özdemir Hoca, Kurban Bayramı dolayısıyla bir tebrik mesajı yayımladı. Özdemir, mesajında İslam âleminin bayramını kutlayarak, hac ibadetini yerine getirmek üzere Mekke ve Arafat’ta bulunan…
Bu bayram, fedakârlığın bir nişanesi olarak kurbanların kesildiği, toplumsal dayanışmanın elle tutulur hale geldiği, dünya Müslümanların birbirleriyle kaynaştığı atmosferin oluşmasıdır. Hz. İbrahim'in imtihanı, Hz.…
Hz. İbrahim aleyhisselamı konuşmak, yalnızca tarihte yaşamış büyük bir peygamberi anmak değildir. Bu konuşma, hakikatin izini sürmek, teslimiyetin ne olduğunu yeniden anlamak, tevhidin neyi zorunlu kıldığını kavramak ve…
Bazı insanlar hayattan çekilip gittiklerinde geride sadece bir isim değil, bir iklim bırakırlar. Onlarla geçirilen günler, yapılan sohbetler, paylaşılan hatıralar birdenbire daha kıymetli görünmeye başlar. Alparslan…
"Eski hâl muhal; ya yeni hâl veya izmihlâl..." - Said Nursi Mütefekkirimiz bununla neyi kastetmiş olursa olsun elan dünyamızın ahvaline uygun bir tesbit. Üzerinde idame-i hayat ettiğimiz yerküre, üzerimize tavan olan�
Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta yaşanan, okullarda öğrencilerin yine öğrencileri hedef aldığı saldırılar hepimizi derinden üzmüştür. Masum öğretmenlerimizin ve çocuklarımızın hayatını kaybetmesi ve yaralanması, sadece bir…
Bloglar
Arabalarımıza binip İHH’nın partner kuruluşu CDA’ya gidiyoruz. Kısa bir tanışma faslından sonra CDA yetkilileri bizlere Etiyopya’nın tarihî-sosyal-kültürel özellikleri ve kurum faaliyetleri hakkında bilgiler veriyor. Tercümanımız ve mihmandarımız Türkçeyi çok iyi bilen Fennan Bey. Yıldız Teknik Üniversitesi Elektrik Mühendisliği Bölümü mezunu. Güler yüzlü, sıcak kanlı, zeki ve espritüel.
İlk Hicret Diyarımız
Tarihte Habeşistan olarak bilinen Etiyopya, hem dünya hem İslâm tarihi açısından çok önemli bir ülke.
Allah Rasûlü’nün “adil kral” diye methettiği Habeş Necaşi’si Eshame’nin memleketi.
Müslümanların müşriklerin zulmünden kaçarak 615 ve 616 yıllarında iki kez gitmek zorunda kaldıkları ilk hicret diyarı. Aralarında Hz. Osman ve eşi Hz. Rukiyye, Hz. Cafer-i Tayyar, Hz. Zübeyr bin Avvam, Hz. Abdurahman bin Avf, Hz. Abdullah bin Mesud gibi çok önemli simaların da bulunduğu kadın erkek doksan sahabeye kucak açan yardımseverler ülkesi.
Etiyopya, Afrika ülkeleri arasında Hristiyanlığı da İslâmiyet’i de ilk kabul eden ülke. Eski Ahit’teki Hz. Süleyman ve Belkıs kıssasında geçmesi, Hristiyanlığı ilk kabul edenler arasında Aksum Krallığının da bulunması ve Müslümanların ilk hicret diyarı olması, Etiyopya’yı her üç din için de çok önemli kılıyor.
Her üç din için de böylesine büyük bir önemi haiz olan ülke, Kanuni Sultan Süleyman döneminde Osmanlı Cihan Devleti’ne bağlı Habeş eyaleti olarak hayatını sürdürmüş. Cihan Devleti’ne bağlılığı yaklaşık 350 yıl sürmüş. Sultan II. Abdülhamit Han devrinde Kudüs'teki Habeşli Hristiyanlara ait Kopt Kilisesi'nin kitaplığı Ermeniler tarafından yağmalanmış ve Kopt papazları ağır hakaretlere maruz kalmış. Bunun üzerine Habeşliler Osmanlı Sultanı II. Abdülhamit Han’dan yardım istemişler. Sultan II. Abdülhamit Han da olaya hemen müdahale edip mağduriyetleri gidermiş.
Bu müşterek duygu, düşünce, inanç ve tarih, Etiyopya insanı ile aramızda kopmak bilmez bir bağ meydana getirmiş. Bu bağı Etiyopya insanının gözlerinde, tavır ve hareketlerinde, sevgi ve hürmetlerinde her daim görebilmek pekâlâ mümkün. Öyle ki, bizleri kendilerinden, kendilerini de bizden sayıyorlar. Tanışırken “Türkiye’den geliyoruz.” dediğimizde vermiş oldukları güzel reaksiyonlar bunun en güzel ispatı.
Sömürge Olmayan Tek Afrika Ülkesi: Etiyopya
Kaynaklar, Etiyopya’nın kuruluşunu M.Ö. 13. yüzyıla kadar götürüyor. Mısır firavunları Kızıldeniz boyunca altın, fildişi, tütsü ve habeş (köle) aramak üzere keşifler yaparken buraya geliyor.
Bu topraklarda modern anlamda ilk devlet M.Ö. 8. yüzyılda D'mt Krallığı adıyla kuruluyor. D'mt Krallığının M.Ö. 1. yüzyılda çöküşü ile birlikte bölgede yine aynı yüzyılda Aksum Krallığı ortaya çıkıyor.
Yine kaynaklar, tarih boyunca bağımsızlığını koruyabilmiş tek Afrika ülkesinin Etiyopya olduğunu belirtiyor. Buna göre Etiyopya, hiçbir dönem Avrupalılarca sömürge yapılamamış. Yalnız 1936-1941 yılları arasında Mussolini İtalya’sının işgaline uğramış, işgalden ancak İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda kurtulabilmiş. 1970 ve 1984’te çok ciddi kıtlık ve kuraklık felaketi yaşamış, bunun sonucunda yüz binlerce insan hayatını kaybetmiş. Derg isimli diktatör 1974 yılında, 1930’dan beri ülkeyi yöneten ve Müslüman lara dinî, siyasî, kültürel çeşitli baskı ve zulümler yapan İmparator Haile Selasiye’yi devirerek sosyalist bir cunta rejimi kurmuş. Sosyalist rejim, Rusya ile her sahada yakın ilişkiler içine girerek Müslümanlara baskı ve zulümlerini daha da artırmış. Sonunda 1991’de isyancı bir koalisyon tarafından devrilmiş, 1994’te anayasa kabul edilmiş, 1995’te de seçimler yapılmış ve ilk çok partili hayata geçilmiş. 1960’dan 1990’a kadar Eritreli Müslümanlar ile yaşanan sorun ancak 1991’de sona ermiş, Birleşmiş Milletler referandum sonucu Eritre’yi bağımsız bir devlet ilan etmiş. 12 Aralık 2000’de Eritre ile barış antlaşması imzalanmışsa da bazı sorunlar hâlâ devam etmektedir.
1.104.300 km 2 yüz ölçüme sahip Etiyopya Federal Demokratik Cumhuriyeti toprakları üzerinde bugün gayr-i resmî rakamlara göre 90 milyonu aşkın nüfus yaşıyor. Bu nüfusun %45 - %50’si Müslüman, %35 - %40’ı Hristiyan Ortodoks, %12’si Animist ve diğer pagan dinlerine mensup. Bu nüfusla Etiyopya, Afrika kıtasının Nijerya ve Mısır’dan sonra en kalabalık üçüncü büyük ülkesi. Etiyopya’da bir insanın ortalama ömür süresi eskiden 44 yıl iken bugün bu rakam 60-61 bandında. Çocuk sayısı genel olarak 6-12 arasında değişiyor. Tek eşli evlilik yaygın. Boşanma vakaları özellikle Müslüman ailelerde hemen hemen hiç yaşanmıyor. İstatiskî bilgiler, Etiyopya insanının genel olarak ailesine ve çocuklarına düşkün olduğunu gösteriyor.
Etiyopya, yer altı ve yer üstü zenginlik kaynakları bakımından da Afrika kıtasının en zengin ülkeleri arasında yer alıyor. Özellikle altın, platin, bakır, doğalgaz, kahve, şekerkamışı, mısır ve patates üretimi çok yaygın. Birçok Afrika ülkesi gibi Etiyopya’nın da potansiyel olarak daha pek çok zenginliğe sahip olmasına rağmen siyasî ve sınaî sebeplerden dolayı bu kaynakları hakkıyla değerlendirilebildiğini söylemek çok zor.
En önemli şehirleri başta Afrika Birliği’nin de başkenti Addis Ababa olmak üzere Hawassa, Shashamane, Mekele, Axum, Gonder, Diredawa, Harar, Adama, Bale, Jimma, Jijiga, Asayta, Asosa, Dilla vb…
Nüfusun büyük çoğunluğu kırsal bölgelerde, %20’lik bölümü ise şehirlerde yaşıyor. Müslüman, Hristiyan, Animist iç içe yaşıyor. Buna rağmen dinî çatışmalar yaşanmıyor. Sosyal ilişkiler, yardımlaşma, komşuluk, alışveriş vs. çok iyi.
Özellikle Müslümanlara karşı büyük bir güven ve saygı duyuluyor. Öyle ki, Hristiyan yahut Animist olsun ticaretle uğraşan insanlar, yanlarında taşımak istemedikleri para gibi çok kıymetli eşyalarını gönül rahatlığıyla bulundukları bölgenin herhangi bir Müslüman şahsiyetine emanet edebiliyorlar. Bu güzel örneklik, “ Emîn ” bir peygamberin ümmeti olarak bizleri gururlandırıyor, göğsümüzü kabartıyor.
Ülkemizde olduğu gibi dört mevsim yaşanmıyor Etiyopya’da. Yağmurlu ve yağmursuz diye sade iki mevsim yaşanıyor. Tropikal muson yağmurları çok şiddetli bastırıyor. Buna rağmen ülkede kuraklıklar yaşanıyor. Sıcaklık ortalaması 35 ila 15 derece dolaylarında değişiyor. Ülkenin okyanusa veya denize kıyısı yok, göl ve akarsular bakımından ise zengin.
Dünyanın en büyük nehri olan Nil’in iki kolu da (Beyaz Nil %85, Mavi Nil %100) kaynağını buradan alıyor. Alıyor ama Etiyopya halkı bu bereketli sulardan pek istifade edemiyor. Bir dönem İngilizler, Nil Nehri’ni kullanmamaları şartı ile Etiyopya ile silah antlaşması imzalamış. Son yıllarda ise artık devlet nehirden yararlanmak ve elektrik enerjisi üretmek istiyor. Bu yüzden de Mısır’la sürekli problemler yaşıyor.
Bir başka önemli nehir ise ülkeyi bir baştan bir başa dolaşan Awaş Nehri. Etiyopya’nın Nil’i diye anılıyor.
Awaş, boz bulanık hırçın bir nehir. Arabayla ahşap köprüden geçerken kulakları dolduran müthiş bir uğultu duyunca merak edip aşağıya bakıyoruz. Gördüğümüz manzara içimizi ürpertiyor. Çamur renkli dev dalgalar korkunç homurtularla kayalıklara çarpıyor ve anaforlar halinde vadilerden akıp gidiyor…
Kahve Etiyopya’dan Gelir
Etiyopya’nın geçim kaynağı daha çok tarım ve hayvancılığa dayanıyor. Ülkedeki arazilerin %80’i verimli olmasına rağmen bunun ancak %8 gibi çok cüzi bir miktarı kullanılabiliyor. Tarımcılık hâlâ genelde eşeklerin koşulduğu kara sabanlarla yapılıyor.
Ülkenin güney kesimlerinde bir çeşit uyuşturucu özelliği olan “gat” bağımlılığı yaygın. Daha çok Yemen taraflarında görmeye alışık olduğumuz bu bitki türünün de asıl vatanı Etiyopya imiş. Çiğneyenlerde uyku, rehavet ve tembellik meydana getiriyor. Bazı yönlerden bizdeki Maraş otuna benziyor.
Kahvenin de Yemen’e ve diğer ülkelere buradan gittiği söyleniyor. Hem üretim çokluğu hem de kalite bakımından Etiyopya kahvesinin dünyanın en lezzetli kahvesi olduğu kabul ediliyor.
Edindiğimiz bu bilgiler, kahveye dair bütün bildiklerimizi yeniden gözden geçirmemize sebep oluyor. Hakikat böyle olunca meşhur türkünün “Kahve Yemen’den gelir…/ Kahve Yemen’siz olmaz…” mısraları sanki geçerliliğini yitiriyor.
Etiyopya’da çay da var ama kahve gibi pek tiryakisi yok. Kahveler itinayla pişiriliyor, zevkle içiliyor. Önce közde bir güzel kavuruluyor, sonra iyice dövülüyor. Servis yapılıncaya kadar yaklaşık 30-40 dakika emek istiyor. Taze yapılıyor, taze içiliyor. Sade kahve, çok acı. Acı ama çok lezzetli. Bizim birazcık mırramızı andırıyor. Bir iki yudumdan sonra alışıveriyorsunuz.
Fincanların desen ve türleri genelde aynıymış Etiyopya'da. Altlarında hep "Made in China" yazıyor. Her yerde olduğu gibi burada da Çin malları çok yaygın. Sonra sırasıyla Hint ve Türk malları geliyor.
Tropikal iklim kuşağında bulunması Etiyopya’ya ananas, mango, guava, papaya, avokado ve muz gibi tropikal meyveler bakımından çok büyük zenginlik kazandırmış. Üstelik doğal ve lezzetli. Özellikle ananas ve karışık meyve suyu içilmeye değer.
Etiyopya’da hayvan potansiyeli çok olmasına rağmen sistemli bir hayvancılık yapılamıyor. Bir iki gelişmeyi saymazsak henüz devletin hayvancılıkla ilgili ciddi ve sistemli bir organizesi yok. Buna rağmen hayvan besiciliğinde Afrika kıtasında birinci, dünyada yedinci sırada bulunuyor. Süt dışında peynir, yoğurt, ayran gibi hayvan ürünleri -kültür gereği- pek yaygın değil.
Seksenden Fazla Kabile ve Seksenden Fazla Dil
Etiyopya’da kabile kültürü hâkim. Oromo, Amhara, Tigre, Somali, Gurage, Sidamo, Velayta bu kabilelerin en büyükleri.
Her kabilenin kendine özgü bir dili var. Buna göre şu an Etiyopya’da 80’den fazla kabile ve 80’den fazla dil bulunuyor. Resmi dili Amharice olmasına rağmen en kalabalık kabile olan Oromo, resmi dilin Oromice olmasını istiyor.
Bunun dışında Tigrinya, Oromigna, Somalice ve diğer yerel lehçelerle birlikte Arapça ve İngilizce de konuşuluyor. Biraz da ülkenin beş altı sene İtalyan işgalinde kalmasından dolayı o dönemlerde askerlik yapan seksen-doksan yaşlarındaki ihtiyarlar İtalyanca da biliyor.
Tarih 2014 Değil, 2007
Etiyopya her yönüyle ilginç bir ülke. K endilerine özgü bir çeşit İskenderiye takvimini kullanıyorlar.
Bu takvime göre bir yıl on iki ay değil on üç ay. On üçüncü ay sadece beş gün. O da bayram olarak kutlanıyor. 11 Eylül, yılbaşı. Bir ay otuz gün. Yirmi dört saatlik gün on iki saatlik iki bölümden oluşuyor. İlki sabah 6.00’da başlıyor ve buna “gündüz saati” deniyor. Diğeri 18.00’da başlıyor buna da “gece saati” deniyor.
Gün, güneşin doğuşuyla başlıyor. Güneş doğduğunda saatler 1.00’ı gösteriyor. Şu an ülkede takvimler 2014 değil, 2007.Takvimleri Hz. İsa’nın doğum tarihiyle değil, Hristiyanlığı kabul ettikleri tarih ile başlıyor. Dünyayı yedi yıl geriden takip ediyorlar. Sebebi ise Hristiyanlığı yedi yıl sonra kabul etmeleri.
İHH’nın Partner Kuruluşu CDA
Etiyopya’daki ilk günün sabahında yaptığımız toplantıda yetkililerden çok önemli bilgiler ediniyoruz.
CDA (Charity and Development Associaation/Kalkınma ve Yardımlaşma Derneği) eğitimden sağlığa, iaşeden ibateye kadar hemen her alanda hizmet veren Müslüman bir sivil toplum kuruluşu. 1992 yılında kurulmuş. Merkezi Addis Ababa’da bulunuyor, daha pek çok şehirde ise temsilcilikler açıyor. 49 profesyonel resmî çalışanı var. Başkanı Muhammed Ali Nadiso. Çalışanların hepsi de maaşlarını kurumdan alıyor. Toplam 9.300 yetime hizmet veriyor ve bu sayı sürekli artış gösteriyor. Açtığı kliniklerde 5237 kişiye katarakt ameliyatı yaptırmış.
Kurumun ve kurum çalışanlarının İslâmî hassasiyetleri çok fazla. Milliyetçilik, bölgecilik, kabilecilik, demokrasi, laiklik, liberalizm gibi gayr-i İslâmî anlayışlardan uzak; nasları esas alan ümmetçi bir düşünceye sahipler.
Dünyada olup biten sosyal-siyasî hareketlenmelerde hep ümmetin hep Müslümanların yanında olduklarını söylüyorlar. Mısır’da, Suriye’de, Irak’ta, Filistin’de, Türkiye’de Müslümanların muzaffer olması için dua ediyorlar ve imkânları el verdiğince maddî manevî yardımlar yapıyorlar.
Mihmandarlarımızla yaptığımız sohbetlerden edindiğimiz bilgilere göre Etiyopya’da siyasî anlamda bir selefiliğe rastlamak mümkün değilmiş. Bunun yerine naslara bağlı, aşırılığı olmayan, mutedil, ilmî bir selefilik anlayışı hâkim imiş. Bunun gibi daha pek çok anlayış ve hareketler de aynı şekilde selefî anlayışa dâhil edilebilirmiş. Hatta bidat ve hurafelerle mücadele eden tasavvuf ehli insanlar da bu cümleden sayılıyormuş. Anladığımız kadarıyla Etiyopya’da cemaat, cemiyet, tasavvuf, selefilik gibi anlayışlar da kendine özgü bir nitelik arz ediyor.
Etiyopya’da halen hayatta olan Şeyh Abdüllatif Haramaya, Şeyh Muhammed Beşir Motta, Şeyh Muhammed İbro Diredawa, Şeyh Emin Ebro, Şeyh Âdem Musa, Şeyh Said Mustafa gibi daha pek çok saygın âlim, irşad ve davet çalışmaları yürüterek ülkenin ihya ve inşasında çok önemli roller üstleniyorlar. Bu davet çalışmaları sebebiyledir ki Müslüman nüfus Etiyopya’da her geçen gün daha da artıyor.
Kiliseler ve Misyonerlik Faaliyetleri
Etiyopya’da misyonerlik faaliyetleri çok yaygın.Elli sene öncesine kadar tamamı Müslüman olan Hadiye bölgesindeki kabilelerin maalesef %75’i bugün misyonerlik faaliyetleri sonucu Hristiyanlığı kabul etmiş durumda. Daha önceleri bu rakam %98 iken Müslümanların yoğun çalışmaları neticesinde bu oran daha da düşmüş.
Önceleri ilk eğitim kiliselerde başlıyormuş. Bunun için Müslümanlar çocuklarını kiliselere göndermek zorunda kalıyormuş ama bu uygulama daha sonraları kaldırılmış. Bugün için Müslümanlar kendi okullarında dinî eğitimlerini nispeten daha rahat verebiliyor.
Adım başı kiliselere yahut kilise için çeşitli çalışmalar yürüten bürolara rastlamak her zaman için mümkün Etiyopya’da. Bu bürolar ya sarı-kırmızı-yeşil rengiyle ya da hac işaretiyle belli ediyor kendisini. Kiliseler hâlâ eski Etiyopya bayrağını kullanıyor. Eski bayrak sarı, kırmızı ve yeşil renklerden oluşuyor. Bugünkü bayrak da aynı renklerden oluşmakla birlikte üzerinde bir de arma ve etnik grupları, cinsiyetleri, inançları temsil eden yıldızlar bulunuyor. Her rengin ayrı bir anlamı var. Y eşil renk ülkenin verimli topraklarını, sarı renk ana yurda duyulan sevgiyi, kırmızı renk ise gücü ve kanı temsil ediyor. Beş eşit boydaki ışın ise Etiyopya'nın parlak geleceğini gösteriyor.
Bayraktaki renkleri ve hac sembolünü herhangi bir toplu taşıma araçlarında veya evlerin, iş yerlerinin duvarlarında, çatılarında görebilmek mümkün. Afrika ülkelerinin pek çoğunda sıkça görmeye alışık olduğumuz üç tekerlekli, üstü kapalı ve en fazla üç kişi alabilen bajaj isimli minik arabaların yanında yöresinde bile bu sembollere rastlamak mümkün.
Çanlar Çalıyor
Kiliseler Etiyopya’da çok aktif. Ayinler gece saat üçte başlıyor, sabah ona veya akşama kadar sürüyor. Haftanın bir günü değil her günü faaliyet gösteriyor. İnsanlar her gün her saat rahatça kiliseye gidip ibadet edebiliyor. Kadınıyla erkeğiyle kiliseye giderken siyah değil beyaz şallara bürünüyorlar. Her an her saat kilise ile içe içe bir hayat yaşıyor Etiyopya’nın Ortodoks insanı.
Üçüncü gün Hawassa’da kaldığımız Central Otel’de sabaha karşı uyuyamıyoruz. Sebebi ise yandaki kiliseden gelen çan sesleri. Sabahın dingin saatlerinin derunî sessizliğini yırtarak mütemadiyen çalıyor…
Çalan çanlar bize Üstat Necip Fazıl’ın “Çan Sesleri”ni hatırlatıyor:
“Sağa sola sallanıp dan, dan, dan, çaldı çanlar,
Durmadan çaldı çanlar, durmadan çaldı çanlar…
Sular ürperdi, eşya ürperdi, tunç ürperdi.
Çanlar, kocaman çanlar, korkunç korkunç ürperdi.
Gördüm ki adım adım, gölge gölge keşişler,
Ebedi karanlığın mahzenine inmişler...”
Ne garip, kaderde üstadı yâd etmek de varmış bu topraklarda…
Müslümanlar Baskı Altında
Resmî rakamlar Müslüman nüfusun oranını düşürmeye çalışsa da Etiyopya, Afrika kıtasının Müslüman nüfusu en çok barındıran ülkesi.
Resmi adı Etiyopya Federal Demokratik Cumhuriyeti olan devlet, Müslümanların varlığından değil ama onların yükselişinden ve ülke siyasetinde söz sahibi olmak istemelerinden rahatsızlık duyuyor. Eğitim oranı Müslümanlar arasında sürekli yükseliyor. Bu yüzden son iki üç yıldan beri ülkede Müslümanlara yönelik büyük bir baskı politikası uygulanıyor. Ne yazık ki, bazı dinî çevreler de başörtüsü yasağı gibi yasakçı politikalara destek vermeye başlamış.
Yetkililer bize “Sizin 28 Şubat’a benziyor.” diyor. Takibatlar, teftişler, sindirme operasyonları, çeşitli yasaklar ve engellemeler bölge Müslümanlarını daha titiz ve daha dikkatli çalışmaya sevk etmiş.
Sümeyye Mescidi’nde Cuma Namazı
CDA’daki tanıtım toplantısının ardından cuma namazı için hazırlıklara başlıyoruz. Mescidin biraz uzak olduğunu ve ancak arabayla gidilebileceğini söylüyor yetkililer. Hazırlığımızı yapıp Toyota marka eski jeeplere biniyoruz. Burada daha çok bu markanın yaygın olduğunu ve hemen hepsinin Arap ülkelerinden ikinci el olarak geldiğini öğreniyoruz.
Yaklaşık on beş dakika sonra Sümeyye Mescidi’ne varıyoruz. Bir dağın yamacına sırtını vermiş olan mescit, büyükçe ve sade bir mimariye sahip. Ayakkabılarımızı çıkartmaya daha dış merdivenlerden başlıyoruz. Mescidin müştemilatından sayıldığı için merdivenlere ayakkabı ile basılmıyor. Ayakkabılarımızı emanetçiye para karşılığında teslim edip üst kata çıkıyoruz.
Cemaat kalabalık. Gençlerin çoğunlukta oluşu dikkatimizi çekiyor. Yöresel kıyafetlerini giyenler tek tük. Genelde bizim gibi giyiniyorlar. İmam minberde sıcak bir diyalog halinde hutbesini veriyor. Bir elinde metin bir elinde asa var, gür ve coşkulu sesiyle Arapça hutbe okuyor. Belli ki hac ve kurbandan bahsediyor. İmam Fatiha’yı bitirince cemaat bizim alışık olduğumuzdan çok daha yüksek bir sesle “Âmin.” diyor.
Türkiye’de olduğu gibi cemaatin bir kesiminin farzdan sonra sünnetleri kılmadan hemen dağıldığına şahit oluyoruz. Şahit olduğumuz bir şey daha var: Mescidin yanındaki kilise! Merak edip soruyoruz. Aldığımız cevap bizi ürkütüyor: Etiyopya’da Hristiyan anlayışı hâkim olduğundan devlet genelde mescitlerin hemen yanına bir kilise yapma politikası uyguluyormuş. Hatta bazı zamanlar ezan ve namaz vakitlerinde çan özellikle çalınıyormuş.
Daha bu üzüntünün etkisinde iken öğrendiğimiz şu bilgi ise üzüntümüzü ikiye katlıyor: Etiyopya’da mescit yapımı çok zormuş, bu nedenle camilerin sayısı çok azmış. Eskiden toprakların üçte biri kilisenin malı kabul edildiğinden mescit yapımlarına karşı çıkılıyormuş. Etiyopya’da mescit demek şehit demekmiş biraz da. Çünkü birçok mescit yapımında en az bir veya iki şehit veriliyormuş. Mescit inşaatları en hafifiyle kanla, gözyaşıyla tamamlanabiliyormuş. Eskiden yeri çöplük olan Sümeyye Mescidi için de dört beş şehit verilmiş.
Cuma namazı çıkışında insanlar, çoluk çocuk dikkatli ve meraklı gözlerle bizlere bakıyor. Pek sevimli çocukların “many, many” sesleri arasından geçerek arabalarımıza atlıyoruz ve öğlen yemeği için Kayserili bir iş adamının Türk lokantasına gidiyoruz. Bahçeli, güzel, yeşil ve temiz bir yer. Çalışanları Etiyopyalı genç kızlar. Henüz Türkçe öğrenememişler. Lokanta sahibi Kayserili iş adamı ise anlaşabilecek kadar Amharice öğrendiğini söylüyor.
Mihmandarlarımız ve Zilhicce Orucu
Dikkatlerimizden bir şey kaçmıyor. Bizlere altı gün boyunca mihmandarlık yapan CDA yetkilileri yemek vakti gelince dışarıda çardak altında beklemeyi tercih ediyorlar. Niçin, diye sorduğumuzda rahat edebilmemizi gerekçe gösteriyorlar. Gönlümüz razı olmuyor. İskender Hoca “Biz birlikte yersek daha çok rahat ediyoruz.” diye sesleniyor. Tercümanımız Fennan Bey, konuşmalarımızı tercüme ediyor kendilerine. Birer ikişer geliyorlar yanımıza. Sonrasında masaları birleştirip yan yana, kardeşçe yemeklerimizi yiyoruz. Yine de masaya oturmayan iki üç kişi çarpıyor gözümüze. Israr edince gerçeği öğreniyoruz. Tek tek “Ene sâim.” diyorlar.
Doğru ya, bugün arife, yarınsa bayram, hacılar bembeyaz ihramlar içinde Arafat’ta vakfeye duracaklar. “Lebbeyk, Allahumme lebbeyk!” nidalarıyla emre amade olup akın akın Arafat’a koşacaklar. Günahlardan arınacaklar yeni doğmuşçasına.
Kardeşlerimiz de arınmak için zilhicce orucunu tutarak hacılarla aynı atmosferi solumaya çalışıyorlar burada. Gaye bir, hedef bir, kalpler bir, dertler bir… Birazcık gıpta, birazcık mahcubiyet içinde sükût ediyoruz. Tek tesellimiz seferi olmamız…
Daha fazla beklememeliyiz. Yolumuz uzun. Yarın bayram. Yoğun ve yorucu bir gün bizleri bekliyor. Kurban kesmek ve yetim evlerini ziyaret etmek için dört ayrı arabaya binip 15.30 suları Langano’ya doğru yolaçıkıyoruz. Yol boyunca sohbet ediyoruz yüzleri beyaz yürekleri kavruk arkadaşlarımızla. Bir kendi halimizi düşünüyoruz, bir de ümmetin halini. Can yakıcı soruların cevaplarını arıyoruz “bir iç ülkeden bir iç ülkeye” seyahat ederken…
“Cennet gibi güzel şu ülkenin bahtı kara bu güzel insanları nasıl bu hale düşürüldü, nasıl zayıf bırakıldı? Kendi zenginlik kaynaklarımızı neden biz kullanamıyoruz da Batılı ülkeler kullanıyor? Ümmetin bu acziyeti, fakirliği, tembelliği niye; müstebitlerin, müstekbirlerin bu zulmü, bu haksızlığı niye? Ümmet daha ne zaman uyanacak gaflet uykusundan? İşimiz zor, yükümüz ağır, zamanımızsa hiç yok…”
Ömer el-Hattap Mescidi ve İkindi Namazı
Bu derin tefekkür yolculuğuna kısa bir ara veriyoruz. İkindi namazı için yol kenarındaki Ömer el-Hattap Mescidi’ne gidiyoruz.
Mescidin merdivenlerine oturmuş yaşları seksen beş-doksanı bulan ihtiyar dedeler ile küçük çocuklar beyaz tebessümlerle gönlümüzü okşuyor. Abdestlerimizi mescidin bahçesinde plastik şişelerle alıyoruz. Bahçe diyoruz, lâkin sözün gelişi, zira bahçeden eser yok, kocaman büyüklükte bakımsız, düzensiz yemyeşil bir alan, o kadar…
Şişelerle abdest alırken İskender Hoca “Ben dökeyim.” diyor, kabul etmiyoruz. Bizim teklifimizi de kendisi kabul etmiyor.
Yaşlı dedeler ve tatlı çocuklarla bol bol fotoğraf çektiriyoruz. Sıcak ilgi, meraklı bakış ve sevimli tebessümler eşliğinde vedalaşıyoruz. Eller havada, gülleşiyoruz…
Muhteşem Manzaralar
Yollar asfalt, bazen dümdüz bazen kıvrım kıvrım. Her taraf göz alabildiğine yeşillik, göz alabildiğine gırar ağaçları…
Avuç içi gibi düz ve geniş tarlalar mısır, buğday, ay çiçeği ve daha adını bilemediğimiz sayısız bitki ve çiçeklerle kaplı. Enva-i çeşit yeşillik, enva-i çeşit kuş sesleri…
Yüksek platoda kurulmuş ülkenin neredeyse her tarafı yemyeşil otlarla, yüksek yüksek ağaçlarla bezeli. Ağaçların dallarındaki kuş yuvaları ayrı bir güzellik katıyor manzaraya. Şemsiyeyi andıran mükemmel görünümlü yüksek gırar ağaçları arasından mütemadiyen uzayıp giden incelen yollar ilerde ufukla birleşiyor. Gökyüzü topak topak beyaz bulutlarla kaplı. Mavilik sanki griye çalıyor. Yer ile gök, yüksek yüksek apartmanların bulunmadığı Etiyopya’da sanki birbirine daha yakın ve daha geniş.
Bu yalın ortamda kendimizin daha çok farkına varıyor, adeta özümüze dönüyoruz. Varlığımızı daha bir şuurlu hissediyoruz. Kalplerimiz gibi yüzlerimiz de buradaki kardeşlerimizin fıtrî rengini alıyor. Aynîleşmek, hemhal olmak ne güzel…
Kabile Köyleri ve Daracık Evler
Etiyopya’da kabile köyleri çok fazla. Şehirlerin bitiminden hemen sonra tipik Afrika kabile köy evleri başlıyor. Evler yolun hemen kırk-elli metre içerisine doğru başlıyor. Daha ilerisi ise geniş ormanlık.
Evler; samanlı çamurla sıvanmış kerpiç görünümlü, tek katlı, okaliptus bitkilerinden yapılmış koni çatılı. En fazla beş altı metre karelik büyüklüğe sahip bu dar yuvarlak evlerde bazen altı, bazen yedi, bazen dokuz, bazen de on-on iki nüfus barınıyor.
Durumu biraz daha iyi olanlar, kare yahut dikdörtgen biçiminde yine tek katlı, sarı-kırmızı-yeşil renklerle boyalı beton evlerde hayat sürüyor.
Karanlık Yollar ve Muazzam Kalabalıklar
Yolculuk esnasında en dikkatimizi çeken şey, yolun sağında ve solunda kâh bekleşen kâh yürüyen yüzlerce, binlerce insan oluyor. Mitingden dağılıyormuş izlenimi veren muazzam bir kalabalık. Kadın erkek, çocuk, genç, hayvan, otomobil ne varsa yol üstünde.
Arabamız kalabalıklardan geçemiyor. Her an önümüze bir insan, bir koyun, bir keçi veya bir inek yahut bir eşek arz-ı endam edebiliyor. Araba çarpması nedeniyle siyah asfalta yapışıp kalmış kırmızı kanlar içindeki hayvan leşleri arabamıza kavisler çizdiriyor.
Kırsal bölgelerde, ev ve yollarda elektriğe rastlamıyoruz. Hava aydınlandığında ağaçların gerisine kondurulmuş evleri görünce anlıyoruz gecenin bir yarısı karanlıklar içinde yürüyen kadın, erkek ve çocukların nereye doğru gittiğini.
Kalabalığın nedenini soruyoruz radyodaki şarkıya ritim tutan şoförümüze, burada hayat böyle diyor sempatik bir tavırla, biraz da taaccüp ederek...
Gördüğümüz manzara üzüyor bizi. Fakirlik, yoksulluk bazen mukadderdir, bu kabul edilebilir bir durumdur; lâkin tembellik kader değildir. Onca insanın, onca gencin yollarda işsiz güçsüz eğleşmesi mazeret kabul edilemez. Ne var ki, bu başıboşluk ve tembellik din farkı da gözetmiyor Etiyopya’da. Hangi dine mensup olursa olsun maalesef durum pek değişmiyor.
Önümüzde Langano Gölü
Hawassa’dan geçiyoruz. Kasaba görünümlü bir şehir Hawassa. Evler ekseriyetle birer katlı, ana caddeler geniş, yollar asfalt, ara sokaklar ise şose.
Sokak lambaları sadece ana cadde üzerinde var, onlar da cılız ışıklı ve çok seyrek. Akşamın erken saatleri olmasına rağmen dükkânlar, çarşı pazarlar kepenklerini indirmiş. Şehir derin bir sessizliğe bürünmüş. Dükkânlardan yeni kavrulmuş nefis kahve kokuları geliyor burnumuza.
19.00 suları Langano’yavarıyoruz . Akşam saatlerinde muazzam bir yağmur yağıyor. Arabanın silecekleri zor yetişiyor. Tropikal muson yağmurlarının yollarda açtığı yarıklar şoförümüze zor anlar yaşatıyor.
Otelimiz, Langano Gölü’nün hemen yanı. Arabalarımızdan inip otele zor atıyoruz kendimizi. Bir süre sonra yağmur diniyor. Bir saat sonra restoranda buluşmak üzere yan yana inşa edilmiş müstakil odalarımıza geçiyoruz. Odalar sade ve güzel. Yatağın hemen üstünde sineklerden korunmak için tavana renkli bir cibinlik kurulmuş.
Abdest alırken nerden geldiğini anlamadığımız bir kayganlık bulaşıyor elimize. Sabunla bol bol yıkıyoruz ellerimizi, olmuyor. Havluyla kurulayıp tekrar yıkıyoruz, tekrar tekrar sabunluyoruz, yine olmuyor. Öyle ki ellerimizi sabunlamaktan yoruluyoruz. Anlıyoruz ki kayganlık sudan kaynaklanıyor.
Namazlarımızı odalarımızda kılıp yemek için salona geçiyoruz. Herkesin ilk konuştuğu şey su oluyor. Niyazi Bey, “Yarım saat boyunca sabunlanmaktan bir hal oldum.” deyince gülüşüyoruz. Zira herkes aynı durumu yaşamış. Toprağın volkanik yapısından kaynaklanıyormuş bu kayganlık. Çamur renkli Langano Gölü de böyle...
Sabah namazına uyandığımızda elektriklerin olmadığını görünce anlıyoruz önceki gece geç saatlere doğru otel görevlilerinin bizlere niçin kibrit ve mum dağıttıklarını. Meğer gecenin ilerleyen saatlerinde elektrikler kesiliyormuş.
Fedakâr, Cömert ve Yardımsever Kardeşlerimiz
Her zaman olduğu gibi o gece de CDA yetkililerinin çok büyük ikram ve fedakârlıklarını görüyoruz. CDA Başkanı Muhammed Ali Nadiso’nun yirmi yıldan beri ailesiyle bayramı doğru dürüst birlikte geçiremediğini öğrenince bu samimi insanlara karşı minnet duygularımız bir kat daha artıyor.
Sıcak ve samimi bir sohbet eşliğinde cömertçe hazırlanmış sofralarımıza oturduğumuzda saatler gecenin bir yarısını gösteriyor. Ne zaman kalkmaya davrandıysak, Ensar gibi gerçek bir ev sahipliği yapan kardeşlerimiz, bizi ricalarla oturtmaya çalışıyorlar. İkram üstüne ikram, hizmet üstüne hizmet…