HATALARIMIZI DUYMAYA OLAN İHTİYACIMIZ
Medeniyet Yöneticisi · 03.10.2016 · 7 dk. okuma · Güncellendi 22.08.2026
İnsanların hayatlarında maksat ve gayeler hemen her zaman önemli bir yer tutar. Her sabah uyanıyor, gün boyu çalışıyor, akşamları da ertesi gün tekrar çalışmak için dinleniyor olmamızın bizde bir anlamı vardır. Hayatın akışı içerisinde kimi istek ve arzularımızı aslî gaye; kimilerini de bizi bu gayelere ulaştıracak ara gayeler haline getiririz.
En sıradan olanından en ulvî olanına kadar gayeler hayatımıza yön verir, yaptığımız ve yapmaktan imtina ettiğimiz eylemleri tayin ederler. Gayeler bütün bir hayata yön verirken, hayatın bütün ücra köşelerine nüfuz ederler. Bu sebeple hayatımızın her noktasında maksatlarımıza ve de gayelerimize uygun olarak biçimlenen kural ve kaideler, ayrıca biçimlendirilmesi beklenen tavırlar/davranışlar/eylemler bulunur.
İnsan ya da beşer olarak bizler yaşamın her bir durağında kendini aşikâr eden kural-kaide çokluğunda çoğu zaman maksadımızın/gayemizin bizden beklediği tavır, tutum ve eylemde bulunma gücü gösteremeyiz. Gösterilmesi gerekli olan eylemin ne olduğunu bilemiyor veya öğrenememiş olmanın yanında gelgeç hevesler, hırslar, kişisel zaafiyetler, problemlerle uğraşmada sabırsızlık, fazla idealistlik, hızlı sonuç alma isteği ve daha sayılabilecek pek çok sebepten dolayı tavır ve tutumlarımızla maksadımızın, gayemizin dışına çıkabiliriz. Diğer bir deyişle maksadımızın gerektirdiği ölçüye uygun bir tavır sergileyemeyiz. Maksadın dışındaki tavır ve tutumların adı ‘hata’dır.
Hayatın herhangi bir noktasında, herhangi bir işte ya da topluluk içinde iken, insanlarca makbul olmayan, yaptığımız işin aslına uygunluk göstermeyen ve dolayısıyla maksadın kendisi ile hâsıl olmadığı eylemlerin tümüne hata deriz. Hata olan eylemimiz maksadımıza veya maksadımızın bizden beklediği tavır biçimlerine uymadığı için olumsuz neticelere yol açar. Olumsuzluklar kendi kendimize küçük ya da büyük, maddî ya da manevî zarar vermek olabileceği gibi çevremize vereceğimiz zararlar da olabilir.
***
Dünyaya hiçbir şey bilmiyor olarak gözlerini açan insan, aklı temyiz gücünü elde etmeye başladıkça iyi-kötü, doğru-yanlış, güzel-çirkin adına hemen her şeyin temel kaidelerini öğrenmeye ve davranışa dönük olanlarını tatbik etmeye başlar. En başta annesi ve babası olmak üzere aile fertlerine nasıl davranması gerektiğini yine bu aile ortamı içinde öğrenir. Ölçülere uymadığı zaman ikaz edilir, uymamakta direndiğinde ailesinin yaptırımları ile karşılaşır. Annesine, babasına, kardeşine, yakın akrabalarına nasıl davrandığında iyi/doğru/güzel; nasıl davrandığında ise kötü/yanlış/çirkin bir tutum sergilemiş olacağını bu ailenin içindeki bir muallimden öğrenir. Bu muallim yerine göre babasıdır, yerine göre annesidir. Hatta yerine göre kardeşleridir.
İnsan, dünyaya gözlerini açtığı mekân olan ailesi içinde büyüyüp serpildikçe eylem alanlarını ailesinin dışına taşır. Çocukluk arkadaşları, mahallesi, ilkokulu, sınıfı, öğretmeni ile bu süreç devam eder. Girdiği her yeni ortamın kendisinden beklediği bir davranış modeli bulunur ve bu modelleri yine bu ortamdaki muallimlerden öğrenir, tatbik eder. ‘Davranış modeline uymama ya da uymamakta direnme’ gibi bir tavır sergilerse, evvelinde ailesinde gördüğü yaptırımların çok daha çetin olanlarıyla yüzleşmek durumunda kalır.



