Ey rahmeti ve merhameti sonsuz olan Rabbimizin “Size ne oluyor da ‘Rabbimiz, halkı zalim olan şu şehirden bizi kurtar, katından bize bir sahip gönder, bir yardımcı yolla.’ Diyen zavallı çocuklar, erkekler ve kadınlar uğrunda Allah yolunda savaşmıyorsunuz?” emrine kulak tıkayan dünya Müslümanları!
Duyun feryadımı, ben Halep’im!
Yeryüzü insanlarının kendi kaderine terk ettiği mazlum şehir! Yarınlar çok geç olmadan yetişin!
Ben Halep’im; bildiğiniz, duyduğunuz, atasözlerinizde “Halep ordaysa arşın burada!” diye kullandığınız; ama nerede olduğumu pek düşünemediğiniz, hemen yanı başınızda, bir nefeslik uzaklıkta olan şehir!..
Ben; ölüme meydan okuyan ve yaşamlarını şehadetle taçlandırmak isteyen yiğitlerin koşup geldiği cennet kapısıyım!
Ben; ayyuka çıkan feryatlarına, medeni dünyanın kulak tıkadığı “Şam ehli fesada uğrarsa sizde artık hayır kalmaz.” diyen son peygamberin çağrısına tabi olan imanlı gençlerin cennet mekânıyım!
Nemrut’un yaktığı kahredici ateşin alevleri arasında İbrahimî bir duruş sergileyen, Adı ‘Tevhid’ olan şanlı direnişin adıyım!
Ben; Çeçenistan topraklarında çarları dize getiren Şeyh Şamil’in imanı karşısında tükenen Rusların; “İntikam, intikam!” diye nâralar atarak “Enkaz-ı Beşer” haline getirdiği kardeş kentiyim!
Ben; gül bahçelerine ve ekin tarlalarına yağmur kuşlarının anılarını bıraktığı, cennet çocuklarının özgürlük şarkısıyım.
Yüreğimdeki kor ateşi söndürmeye gelmek isteyip de gelemeyen gözleri nemli, bakışları özlem kokan gönlü kırıkların tesellisiyim!
Ben; iniltileri çocuk seslerinde yiten annelerin yüreğindeki kor ateşin sıcaklığında Allah’a ulaşan feryadıyım! Ben Halep’im! Şam Fatihi Nureddin Mahmud Zengi’nin gözbebeğiyim, onun Şam ehline bıraktığı mirasıyım!
Çığlıkları, göklerin maviliğinde eriyen gurbet yolcularının acı vatanıyım! Ben, hüzün kokan çiçeklerin kızıl kanlara boyanmış rengiyim!
Ben Halep’im! Derin kuyulara attığınız Yusuf’un duası, giydiği ateşten gömlekle cellatlara gülümseyen ölümün adıyım.
Ben Halep’im! Medeni dünyanın gözünü kör ettiği, -sözde- insan hakları savunucularının katliam rakamlarına kalem yetiştiremediği şehitler şehri, Muhammedi bir mücadelenin başladığı Daru’l-Erkam’ın kendisiyim.
Ben Halep’im! Peygambere komşu olma sevdasıyla ölümü öldürenlerin kılıcı, asrın Ebrehelerine dünyayı zindan eden Ebabiller yurduyum.
Çorak topraklarda yeşeren aşklara can simidi olan yağmur damlalarında kılıcını kuşanmış bir öfkenin seliyim, ben!
Ben Halep’im! Ekmeğini acı ve gözyaşıyla yoğuran, ateşin harında kuduran saclarda pişiren ninelerin ve gelinlerin öfkesiyim!
Çakalların parçalamak için üstüne üşüştükleri, küfrün karanlığında ölüme terk edilmiş, kanadı kırık kuşların dağılan yuvasıyım.
Vakıf Başkanımız Musa Özdemir Hoca, Kurban Bayramı dolayısıyla bir tebrik mesajı yayımladı. Özdemir, mesajında İslam âleminin bayramını kutlayarak, hac ibadetini yerine getirmek üzere Mekke ve Arafat’ta bulunan…
Bu bayram, fedakârlığın bir nişanesi olarak kurbanların kesildiği, toplumsal dayanışmanın elle tutulur hale geldiği, dünya Müslümanların birbirleriyle kaynaştığı atmosferin oluşmasıdır. Hz. İbrahim'in imtihanı, Hz.…
Hz. İbrahim aleyhisselamı konuşmak, yalnızca tarihte yaşamış büyük bir peygamberi anmak değildir. Bu konuşma, hakikatin izini sürmek, teslimiyetin ne olduğunu yeniden anlamak, tevhidin neyi zorunlu kıldığını kavramak ve…
Bazı insanlar hayattan çekilip gittiklerinde geride sadece bir isim değil, bir iklim bırakırlar. Onlarla geçirilen günler, yapılan sohbetler, paylaşılan hatıralar birdenbire daha kıymetli görünmeye başlar. Alparslan…
"Eski hâl muhal; ya yeni hâl veya izmihlâl..." - Said Nursi Mütefekkirimiz bununla neyi kastetmiş olursa olsun elan dünyamızın ahvaline uygun bir tesbit. Üzerinde idame-i hayat ettiğimiz yerküre, üzerimize tavan olan�
Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta yaşanan, okullarda öğrencilerin yine öğrencileri hedef aldığı saldırılar hepimizi derinden üzmüştür. Masum öğretmenlerimizin ve çocuklarımızın hayatını kaybetmesi ve yaralanması, sadece bir…
Bloglar
Ben Halep’im! Müstekbirlerin ordularına, silahlarına ve tuzaklarına karşı ölüme koşan cennet sevdalıları Selman’ları bekleyen Halep!..
Diktatörlerin kültürünü, Ebu Cehillerin puthanelerini ve bel’amların makamlarını başlarına geçiren, şirkin en büyük putunu kıran, iman ve tevhidin şerefli insanı, Nemrut’un korkusu İbrahimî yiğitleri bekleyen son devrin İslâm kalesiyim!
Kanayan yarasına merhem olmak yerine tuz bastığınız, ölüm ile yeniden dirilişe geçmiş, anıları isimsiz mezar taşlarında buharlaşan çocukların, bir ölüm şarkısıyla elma kokusunda şehadete koştukları Halep( çe’y)im!
Şirk ordularını tevhidin sellerinde boğan Salih’leri bekleyen yakın zamanların ticaret ve kültür merkeziyim! Toprakları varil bombalarıyla kızıla boyanmış Şam çocuklarının, zirvesinde Ebabil kuşlarını bekledikleri gönül dağıyım!
Ey akıllarının üstünlüğüne inanan ve Allah’ı akılları nispetinde tasavvur eden inanç yoksunu zavallılar! Sizler namuslu olma şerefiyle sessiz sokakların kaldırım taşlarına hayâsızlığın mührünü vururken kıyam türküleri söyleniyor dağlarımda.
Ey gökyüzünü saran kara bulutlar! Ne zaman kuruyan dudakları ıslatan bir damla su olup yağacaksınız? Ey yaratan, yaşatan, öldüren ve hayatın her anında söz sahibi olan Allah’ım!
Bugün; kadınların feryatlarının, çocukların çığlıklarının Halep’in sessizliğine bir bomba gibi düştüğü gündür! Bugün başka; bulutlar yağmursuz, ağaçlar yapraksız, çiçekler kokusuz, güller boynu bükük, buğdaylar yanık, kuşlar kanatsız!..
Bugün başka; gövdeler başsız, bedenler ayaksız, ayaklar parmaksız, parmaklar tırnaksız!..
Ey özgürlüğüm için savaşan Allah erlerine “hırsız” diyen arsızlara ses çıkarmayan medeni dünyanın şuurlu Müslümanları!
Çocuklarım göz damlalarıyla cennetin çiçeklerini suluyor, neredesiniz?
Ebu Cehil’ler, Ebu Leheb’ler, Ebrehe’ler ve çağdaş firavunlar buradalar; sizler neredesiniz? Sokaklarım yalnızlığa terkedildi, neredesiniz?
Sevdiklerim, sevenlerim, uzak ve yakın dostlarım çekilip gitti, içimdeki şarkı bitti, neredesiniz?
Ey zulmün karşısında öfkesini yutanlar, bugün öfkenin şiirinin yazıldığı gündür.
Ben Halep’im!
Vakit; bir düşünce derinliğinin sonsuz mesafelerinde eriyip giderken, gök kubbeyi kuşatan bir ezan sesiyle sıkılaşıyor saflar düşman kurşunlarına inat.
Umutlar yeniden yeşeriyor her namaz sonrası sizler geleceksiniz diye. Gözler ufukta, eller sonsuzluğa açılmış, dillerde samimi sözcükler, dudaklarda acı bir tebessümle kâinatın sahibine yapılan yakarışlar ve sonrasında yeniden başlayan ümitli bekleyişler...
Ey Musa Peygamberin “Ey Rabbim! …Şimdi içimizdeki birtakım beyinsizlerin işledikleri günahlar sebebiyle bizi helâk mı edeceksin?” duasına karşılık veren Allah’ım! Görünen ve görünmeyen ordularınla bize yardım et! Bizi yalnız bırakma Allah’ım!
Ey vicdanları kilitli, yüreklerinde merhamet tomurcuklarının yeşermediği kimliği Müslüman, benliğini birilerinin iki dudağı arasından çıkacak bir cümleye satmış olanlar!
Beni kahreden düşmanlarımın bombaları değil, sizin suskunluğunuzdur!
Yarının büyükleri olacak çocuklarım anılarına kan düştü.
Kadınlarım ve kızlarım akbabalara yem olarak sunuluyor; sizler televizyonlarınızın başında bilmem hangi uyduruk senaryoyu çaylarınızı yudumlayarak izlerken!
Ey çıkarları için bukalemun gibi renkten renge giren münafık tipli şahsiyetsizler!
Sizler, vurdumduymazlık ve aymazlık haliyle sokaklarda Müslümanım diye dolaşırken ben ölümle kol kola dolaşıyorum, korkuyla karışık karanlık sokaklarda! Yetim ve öksüz çocuklarım, kızlarım ve bir damla süte muhtaç bebelerimle…
Gözlerim ufka kilitlenmiş “Geleceksiniz!” diye umut besliyorum, neredesiniz?
Ben çaresizliğin girdabında akıntıya giriftar olmuş gidiyorum, neredesiniz?
Meçhul denizlerin karanlık ve derin sularında umuda yolculuğu son bulan bir geminin içinde ölümün soğuk kollarında yapayalnız ve ezansız ölüyorum, neredesiniz?
Ey kardeş ülke Türkiye’nin cesur evlatları!
Sizler, şehitlerin kanıyla yoğrulmuş topraklarınızda güvende yaşarken kutsallarım yerle bir ediliyor, tankların namlularından çıkan küfrün öfke ateşiyle!
Ben atalarınızın mirası olan Halep’im!
Ben ölüyorum ve beni öldüren sizin o umursamaz tavrınız ve sönük bakışlarınızdır!
Susuzluktan kavrulan bu topraklarda üzerime gelen cehennem ateşine karşı Yusuf’un kanlı gömleğini, kendime siper edinmişim, neredesiniz?
Ben Halep’im! Ümmetin gözbebeği Halep!
Yanan yüreklerimizi göz pınarlarımızdan boşalarak dudaklarımızda tuz olan gözyaşlarımızla serinletiyor ve kanlarımızı onunla siliyoruz, neredesiniz?
Bir yudum su veren yok mu içsin, masum çocuklarım, günahsız bebelerim, anıları topraklarımın her zerresine nakış nakış işlenmiş ihtiyar çınarlarım!
Ey İslâm ümmetinin yiğit evlatları!
Ben cennet gülü Şam toprağı, ben içinizdeki ölüm sancısıyım! Sessiz, umursamaz ve ürkek bakışlarınız arasında ölüyorum, neredesiniz?
Ben Halep’im! Yalnız ve çaresizim!
Allah’a münacat edecek dilleriniz, duaya kalkacak elleriniz
ve gözyaşıyla ıslanacak secdeleriniz ve kabul edilecek
bir duanız da mı yok sizin?
Ben Halep’im! Ehl-i Sünnet’in son kalesi!
Çocuklarım öldüğü için gecelerimde penceremden ay parçası ışıklar süzülmüyor artık! Gündüzleri ağaçlardan yayılan kuş sesleri, meltemlere karışıp çocuklarımın o tatlı yüzlerini okşamıyor.
Ben minareler şehri Halep’im!
Göklerinde dalga dalga yayılan ve sonsuzda Allah’a ulaşan ezanların hiç dinmediği şehir!..
Ey Kudüs Fatihi Selahaddin’in, Endülüs Fatihi Tarık bin Ziyad’ın, Anadolu Fatihi Alpaslan’ın yiğit çocukları! Yağmurun özlemiyle çatlamış bir toprağın suyu beklemesi gibi İncinen gönüllere kurşun sıkan canileri cehenneme yollayacak ölümü kuşanmış savaşçılar bekliyorum, neredesiniz?
Ekmek ve su gönderme derdiniz olmasın. Çünkü ölüler ekmek yemez ve su içmezler. Dedim ya artık ölüyorum! Gücüm tükeniyor, neredesiniz?
İmanla küfür arasına kesin bir çizgi çizip de şu mazlum Halep’in derdine deva olasınız, küfrün kanlı pençelerini sinemden çekesiniz diye bekledim, gelmediniz.
İşte ölüyorum! Beni öldüren, kurşunlar değil; sıcak çay ve keyif veren kahve gibi yudumladığınız kapkara ve kör vicdanlarınızdır!
Sizi merhameti sonsuz olan Cabbar ve Kahhar olan Allah’a havale ederek gözlerim nemli gidiyorum.
Allah’a yemin olsun ki kıyamet günü, bütün hayatınız açık bir kitap gibi Allah’ın önüne konulacak ve bu kitaba göre hakkınızda hüküm verilecek!
Utanın!
Ey İslâm ümmetinin marşlar, ezgiler ve özgürlük türküleriyle galeyana gelen ateşli gençleri!
Benim mücadelem kölelik ve özgürlük mücadelesiydi ve ben mücadeleyi kaybettim!
Ben; düşmanlarımın zafer sarhoşluğu içinde sokaklarımda gezip dolaştığı, sahipsiz bir köleyim!
Ben ümmet-i Muhammed’in sözde kanayan yarasıyım! Şimdi benliğine zillet ve yoksulluk damgası vurulmuş İsrailoğulları gibiyim!
Ben, dünya Müslümanlarının eliyle çağdaş firavunların kucağına itilmiş, esaret damgası yemiş, ayakları prangalı zulmün kölesiyim!
Çakıl taşlarını ayıklamaya, kum tanelerini seçmeye çalışan ve bunlar arasında bir zamanlar sokaklarımda, kaldırımlarımda, caddelerimde ve toprağımın her zerresinde ruhları kuşlar gibi özgür dolaşan çocuklarımın ayak izlerini görmeye çalışıyorum, göremeyeceğimi bilerek. Sizden kutlu sabahın şafağı sökerken, yıldızlar dökülüp sular durulmuşken adı “Direniş” olan bir destan yazılsın istedim toprağımda!
Nasırlaşmış yüreklere merhem, mümin gönüllere kazınan bir sevda olsun, dillerde bir ezan olup ruhlar huzur, Allah’a açılan eller karşılık bulsun istedim, gelmediniz! Ben Halep’im! Yıkıntılar arasındaki hayalet kent!
Koyu bir matem havası her yerimi sardığında, taze bir güneşin bulutların arasından göz kırpışını özlüyorum. Sizler bu mektubu okurken hüzün çiçekleri filizleniyor boyunları bükük. Gecenin iniltili sesini bombalar ve kurşun sesleri bölüyor yine. Yine hazin bir sesin ağırlığı altında eziliyor, parçalanıyor özgür bedenler!
Uykuya o kadar çok ihtiyacı var ki halkımın, gecenin en derin anında beynine paslı bir çivi çakılmış gibi irkiliyor her altmış saniyede bir!
Uykuyu unuttuk; ekmeği, suyu ve özgür olmayı unuttuğumuz gibi! Zaman akrep ile yelkovan arasında şaşırmışken gecenin zifiri karanlığında, her ses ürkek bakışlara gamlı bir görüntü veriyor şimdi.
Ülkemin ölüme sevdalı insanı; yağan fosfor yağmurlarıyla toprağa dökülürken, dudaklarında titrek ve hazin bir sesle ruhlarını boşluğa bırakarak “kelime-i şehadetle noktalıyor ömrünün bütün acılarını!
Ben Halep’im, işitin feryadımı!
Dökülen her masum kanda, toprağa düşen her canda ve gözyaşında sizin günahlarınız var, bunu bilin! Ölüm makineleri bir karabasan gibi dolaşırken tepemde, gökten bir elin yaşlı gözlerimi silmesini bekledim. Düşman, bir kurdun elmayı içten içe kemirmesi gibi kemiriyor bütün bedenimi. Ve güneş eskisi gibi ısıtmıyor ruhumu.
Genç kızların pembe hayallerini yeniden yeşertmek için kanatlarına yükledikleri göçmen kuşları artık dönmüyor. Moskof’un ölüm kusan çelik kanatlı kuşlarından bıraktığı her bomba; direnişçilerin böğrüne hınçla saplanan birer hançer olup ciğerlerini dağlıyor. Ve sonra sırra kadem basıyor, geride harap olmuş bir şehir ve acıyı kendine azık edinen bir millet bırakarak!
Ben Halep’im! Şehit kanlarıyla sulanmış şehir! Halkım çaresizlik ve umutsuzluk içinde toprağıma son gözyaşlarını döke döke, bir daha onları görüp görmeyeceğimi bilemediğim yerlerin sınır tanımayan mesafelerine doğru akan şuursuz bir sel gibi akıp gidiyor ve ben burada ölümü bekliyorum!
Sizler bu mektubu okuduğunuzda ben düşmanların kirli çizmeleri altında çiğnenmiş bir halde zillet elbisesi giymiş olacağım.
Ben Halep’im! Sizler, beni kaderim ve kederimle baş başa bırakıp gittiniz!
Oysa ben sizlerden sadece bir şey istedim: Allah Resulü’nün “Allah’ın kılıcı” diye şereflendirdiği büyük komutan Halid bin Velid’in düşmana dönüp: “Sizin hayatı ve şarabı sevdiğiniz kadar ölümü seven bir orduyla geldim.” diyen bir orduyla gelmenizi istedim. Asrın firavunları ölüm fermanımı imzaladı çoktan. Cellatlar şimdi darağacında boynuma yağlı ipi geçirip beni zevkle sallandırmayı beklerken yanı başımda, bu son sözü söylemeden ölürsem içimde bir ukde olarak kalsın istemiyorum. Ve diyorum ki; siz, iman ve amel sermayesi bol olanlar! “Hay huy,” naralarıyla ortalığı inletip acılarıma kulaklarını tıkayanlar!
Ben ölüyorum! Bir gün sizler de öleceksiniz! Ben yandıkça sizler de yanacaksınız. Yanacaksınız, tükenmiş olacaksınız. Tükenmiş olacaksınız, yaktığınız cehennem ateşinde!