DAVET SORUMLULUĞUMUZ
Medeniyet Yöneticisi · 29.12.2014 · 6 dk. okuma · Güncellendi 22.08.2026
Her din ve ideoloji müntesiplerinden kendisine tam bağlılık ister ve bu bağlılığını tabiri yerinde ise, cümle aleme ilanını bekler. Bu ilanda insanların inandıkları değerlere kendi dışındakileri davet etmesiyle gerçekleşir.
Yani bir din ancak kendine tabii olanların davetiyle hayatın yaşam alanında yer bulmasıyla hayatta kalabilir. Pratikte karşılığı olmayan teorilerin bir hükmü yoktur.
Buradan, iman edenlerin, yani Müslümanların davet sorumluluğunun ne kadar önemli bir durum arz ettiğine gelebiliriz.
Bu gün İslam’ı din olarak kabul etmiş ve dinin daveti konusunda kendisini mükellef gören Müslümanların, dinlerini davette ne kadar ağır ve duyarsız olduklarını görüyoruz. Her hangi bir farzdan bir ayrıcalığı olmayan davet konusunda, bu duyarsızlığa anlam vermek neredeyse imkansız bir durum olarak karşımıza çıkıyor.
Müslümanların bilgi birikimine ve kapasitelerine bakıldığında, olağan üstü bir yapıya sahip oldukları, dinleri hususunda kendilerine gerekli olan her konuyu bildikleri, her Müslüman’ın adeta ayaklı birer kütüphane gibi dolaştığı, davet etme konusunda her türlü donanıma sahip olduğu net olarak görülmektedir. Ama buna rağmen vurdumduymazlık denebilecek derecede İslami Davetin gereği gibi yerine getirilememesinin mutlaka sorgulanması gereken bir yanı olmalıdır. Nerde bir sorun varda, bugün bunca davetçinin varlığında, insanlar İslam’a azim bir gayretle gereği gibi davet edilemiyor?
Sanırım sorgulanması gereken taraf, davetçilerin bilgi ve kapasite olarak yeterli ya da yetersizliği değil de, davet konusuna gerektiği gibi önem verip vermemesi, eski aşk ve şevkini kaybetmesidir. Davetin, bir yaşam tarzı olduğunun, davetin dünya ahret kurtuluşuna vesile olduğunun, davetin, kulluk, ibadet, kurtuluş olduğunun, çok hızlı ilerleyen hayatta unutulmasa da birinci sırayı yitirmiş olması, İslami Davetin gereği gibi yapılmasına mani olmaktadır.
Allah(c.c.), son din olan İslam’ı yeryüzüne indirirken, insanlık tarihinin hiç görmediği bir planı da uygulamaya koymuştur ki, daha önce tarih böyle bir projeyle hiç karşılaşmamıştır. Bu da, yeryüzünde fitneden eser kalmayıncaya ve din tamamen Allah’ın oluncaya kadar mücadeledir. Yani yeryüzünde var olan her insanı Müslüman yapma, yeryüzünde yaşayan her insana İslami Daveti götürme mücadelesidir. Ve Allah(c.c.) bu muradını kendisine iman eden kulları, Müslümanların elleriyle gerçekleştirmek istemektedir. Yani iman edenleri kendisinin yardımcıları kılarak aynı zamanda şükrünü eda edemeyeceğimiz bir lütufla mükâfatlandırıyor.
Allah(c.c.), yeryüzünde fitnenin tamamını kaldırmak istiyor, bütün yetimlerin başını okşanmak, yüzlerini güldürmek, nerde gözü yaşlı var ise gözyaşını silmek, aç-açıkta kalanı örtmek doyurmak istiyor. Bacası tütmeyenlerin ocağını yakmak, sahipsiz mazlumlara sahip olmak, ihtiyaçlıların ihtiyacını gidermek, muhacirlere ensar olmak istiyor. Ve Allah, bütün bu murat ettiklerini, Müslümanların eliyle, Müslümanların vesilesiyle, Müslümanlara yaptırmak istiyor.
Allah(c.c.), Müslümanlara, kendisinin yardımcısı olmalarını söylüyor, dinin yardımcıları olarak gösteriyor, siz Allah’ın dinine yardım ederseniz, Allah’ta size yardım edecektir diyerek Müslümanları onurlandırıyor. Buradan çok önemli bir noktaya işaret ederek, Müslümanların davet sorumluluğunu kendilerine hatırlatıyor.



